İNSAN, MADDE ve İNANÇ
Heybet AKDOĞANFelsefe dünyasında düşünülen bir konudur: Madde mi düşünceyi biçimlendirir, yoksa düşünce mi maddeyi biçimlendirir? İnsanlık tarihimizin köklerine kadar inen bu soru hayatın anlamını, varoluşun sebeplerini açıklamamıza yardımcı olmaktadır. Tarihin diyalektik kanunlarını açıklayan bu konu; materyalist bakış açımıza delil olabilecek kanıtları bulmamızı sağlamaktadır. Aynı zamanda dini düşünceler bakımından kutsallaştırılmış birçok konu ve yorumları soyut ve somut olarak ele almamızı ve materyalist bir inançla düşündüğümüzde soyut olanları, somut bir şekilde akılcı ve bilimsel argümanlarla ispatlamamıza yardımcı olmaktadır. İnsanlık tarihimizin bilimsel araştırmalarını okuduğumuzda, insanın madde karşısında anlam acizliği yaşayarak, soyut düşünceler birikimine sahip olduğunu anlamaktayız. Zaman içinde insanlık tarihimizin
doğa kanunları gereği ve yaşamını devam ettirebilmesi için, aşama aşama evrim geçirdiği sabitleşmiş bilimsel bir gerçektir. İnsan, evrimi yaşadığı her aşamada maddeye biçim ve şekil vererek vahşi doğa karşısında, direnen ve us yetisini geliştiren bir varlıktır. Maddenin insanı düşünmeye yönlendirmesi, insanın aç kalma kaygısından kurtulup üretim aşamasına geçtiğini göstermektedir. Düşüncenin maddeyi anlamlandırması, insanın maddeye olan ihtiyacındandır. Maddenin düşünceyi geliştirmesi ise; maddenin her bakımdan kendiliğinden bir değeri olduğunu kanıtlamaktadır. Doğa ve insanın etki- tepki süreci, doğanın ve insanın evriminin tarihsel kanunlar içerisinde birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu teorize etmiş bir doğrudur. Mevcut olan bu teori şimdiye kadar çürütülmüş olsaydı, insanın hayvan konumundan insan konumuna geçmediği ve içgüdüleriyle hareket ettiği kanıtlanmış olurdu. İnsanın insan olma koşulu olan insanın doğa içinde madde ile savaşması,
insanın ve insanlığımızın varoluş sebeplerini açıklamaktadır. Hayatta kalabilmek için düşünerek mücadele eden insanlığımız doğaya ihtiyaç duyarken, doğayla uyum içinde yaşamıştır. Fakat, insanlık tarihimizin üretim güçlerini geliştirmesiyle, doğada yaşamak için ihtiyacından fazlasını karşılaması, artık doğayla uyum sürecini bozan, doğayı tüketmeye yönelen insanlık aşamamızı başlatmıştır. Gelişen bu farklılıkla birlikte insanlık tarihimizde soyut düşüncelerin kendini göstermesi; özel mülkiyetle yaratıcılığını bir yaratana teslim eden düşünce serüvenimizin ilerlemesi olmuştur. Bu ilerlemeye birlikte, egemenlik ve sömürgecilik olayları toplumsal çöküşlerimizle, tarihcil devrimlerimizin başlangıcını hazırlamıştır. Böylelikle, yavaş yavaş bireysel karakterimizde oluşmuş ve toplumsal hayatımıza sirayet etmiş tabular ve korkular, şiddet olgularımızın kökleşmesine zemin sunmuştur. Savaşlarımızın ve kölelik sistemimizin nedenlerinde yaşanılan bu toplumsal gerçekliklerimiz her zaman
olagelmiştir. Bireysel ve toplumsal olarak yabancılaşma sürecimizin yaşanmasıyla gelişen; korku, tabu, ve egemenlik olguları, medeniyetler sürecinde toplumlarımızın birleşmiş tezahürleridirler. Toplumsal bakımdan köleleştirilmemiz, yaşadığımız yabancılaşmanın evrensel boyutta ezen- ezilen sınıflarımızın çoğalmasıdır. Sınıfsal sorunlarımızın evrensel boyutta gelişmesi, yeryüzü insanlığımızın komünal toplumdan, çekirdek aileye doğru parçalanarak, egemen sistem içinde sömürülen birey ve kitlelerimizin gerçeği olmuştur. Çekirdek aile içinde bireylerimizin ve ailelerimizin yaşadıkları huzursuzluklar ve çatışmalar, komünal insanlığımızın kaybettiği toplumsal iradenin kendisidir. İnsanlık olarak tarihimizi incelemediğimiz müddetçe ve tarihin diyalektik kanunlarıyla birlikte, çelişkilerimizin ana sebeplerini saptamadığımız müddetçe; birey ve toplumumuzun madde karşısındaki ezikliği ve inançlar nezdindeki köleliği, kapitalist sistem sayesinde günden güne artmaya devam
edecektir. Emperyalist düzenin toplumları egemenliği altına alması, düşünceyi biçimlendiren maddenin zamanla bilinçleri yönetmesi ve toplumsal çöküşlerin başlaması demektir. Bilinçlerimizin ilerlemesini sağlayan madde, tarihte ortak üretimimizle bizleri geliştirmiş ve toplumsal- düşünen bir varlık oluşumuzu bizlere kazandırmıştır. Toplumsal düşünce gücümüzle birlikte maddeyi şekillendirmemiz ve toplumsal ihtiyaçları gereğinden fazla karşılamamız, ürettiğimiz yaşam ürünleri ve araçlarına karşı yabancılaşmamızı ve emeklerimize hakim olmamamızı sağlamıştır. Ne zaman ki toplumsal gereksinimlerimiz, ihtiyacı aşan bir üretimle ilerlemeye başladı; ihitiyaç dışı olan üretimimizde, emeklerimiz karşısında toplumsal hakimiyetimiz yitirildi ve köleleşmemizin ilk başlangıçları oluştu. Komünal birlğimizin içinden sivrilip, artı ürüne sahip olanlar tarafından ilk sömürü biçimleri bu şekilde başlamıştır. Ve sömürüyle birlikte şekillenen üstyapı
kurumumuzun inançsal bir hâli olan ve günlük hayatımız içinde yaşanılmaya başlayan tesadüf ve kader aldatmacaları, böylelikle bizleri esir alan inançsal kurumlarımız olmaya devam etmektedir. Yabancılaşmayla içselleşmiş bu duruma insanlık tarihimizin gözüyle baktığımızda: İnsanlık tarihimizin ilkel sosyalist toplumlarının, ürettikleri ürünün ne olduğunu bildiklerini fark ediyoruz. Ürünlerini aynı elden üretiklerini ve tüketiklerini anlıyoruz. Ürünlerin ilkel sosyalist toplumun elinden çıkmaması, ilkel komünal toplumlarının ürettiklerine hakimiyetini ve kendilerine yabancılaşmadıklarını belirtmektedir. Böylece, ilkel komünal toplumda tesadüf ve kader kavramlarının toplumsal bir karşılığı olmadığına inanabiliyoruz. Daha sonra medeniyetlerin başlamasıyla birlikte, ilkel sosyalist toplumun içinde yavaş yavaş iş bölümünün başlaması, üretim ve benimseme komünalliğini yitiren ilk toplumsal birlikteğin dağılmasına neden olmuştur. Kişi olarak üretimi benimseme ve sahip olma, hakim güdü olarak
kendini göstermeye başlamıştır. Böylelikle kişisel dönüşümün ilk safhalarıyla birlikte, toplumsal dönüşümde başlamıştır. Adım adım Bezirgân ekonomi biçimi baş göstermeye başlamış, böylelikle ekonomi politiğin tarihsel başlangıcı ve bilimsel boyutu da şekillenmiştir. Bezirgân ekonomi ile birlikte, tüketim için değilde, değişim için üretimin yapılmaya başlanması, insanın emeği karşısında yabancılaşmasını, emeğine yabancılaşan insanların kendilerine ve birbirlerine yabancılaşmasına neden olmuştur. Metaların fetişizmi komünal parçalanmayı bu şekilde başlatıp; toplumların kendilerinin üstünde sığınacağı güç ve güçleri doğurmasına sebep olmuştur. Bunun yanısıra, insanlık tarihimizin gelişen dönemlerinde maddenin üretim güçleriyle ilerlemesini incelediğimizde, toplumda üretici güçlerin gelişmesiyle; toplumların sanata ve bilime olan ilgilerinin azaldığını görmekteyiz. Toplumsal yapının sınıfsal çelişkilerle gelişimi, her çağın kendine özgü ileri ve gerici yanlarını anlamamızı sağlamaktadır. Keza, uygarlık
süreciyle birlikte, eski çağ insanlarının kültürel etkinliklerini araştırdığımızda, sanat ve bilim alanında ilerleme kaydettiklerini görüyoruz. Ortaçağ insanlarını araştırdığımızda ise, Ortaçağ insanlarının sanata ve bilime olan ilgilerinin çok az olduğunu görmekteyiz. Ortaçağ insanlarının içinde sanat ve bilime ilgi duyan insanlarında; feodal sistem içerisinde her zaman engellendiğini ve sansürlerle karşılaştıklarını tarihi kayıtlardan öğrenebiliyoruz. Örneğin; feodal sistemin, dini inançların tabularıyla beslenmesi, ressamları tanrı gibi canlıya şekil verenler önyargısıyla karşı karşıya getirmiş ve ressamları feodal yönetim suçlu ilan etmiştir. Galileo’nun ‘’dünya yuvarlaktır, dünya dönüyor’’ demesi Galileo’nun, Engizisyon mahkemelerinde yargılanmasına neden olmuştur. Feodal sistemin içinde bulunan bu tür dinsel engellerin ve yasakların özünde, özel mülkiyetin hakim rol oynadığını diyalektik bakış açısıyla tespit edebiliyoruz. Nitekim barbarlıktan medeniyete geçiş, Allah’ın malını ( topluma kutsalca
adanmış mülkiyetini) bezirganlık yolundan, özel kişi mülkü hâline geçirme; konumuzu niteleyen bir hakikattir. Teknik olarak maddenin imkanlarıyla ilerleyen toplum, üstyapısını kültür, altyapısını ise teknik olarak belirleyip, tarihin gidiş aşamalarına yön verdirmiştir. Maddenin karşısında kişi mülkiyetiyle gelişen toplumlar; dini, benliğine hakim kılarak yaşam çabalarına gerçeklikten uzak anlamlar yüklemişlerdir. Tarihte yaşanmış olan bütün din savaşlarına baktığımızda; özünde sınıf kavgalarını görmemizin nedeni budur. Konumuza bir örnek verecek olursak: İnsanlık tarihimizde efsaneleşmiş ve kutsal kitaplarda dahi delil kaynağı olarak gösterilen ‘’Habil- Kabil’’in kardeş kavgalarını materyalist bir tutumla sorguladığımızda, yaşanılmış kavganın özünde ilahi bir boyut olmadığını ve halen günümüzde varlığını koruyan çiftçi ve çoban kavgaları olduğunu anlayabiliyoruz. Habil ve Kabil’in kavgası insanlık tarihimizin en eski ‘sosyo-ekonomik’ çatışmasıdır. İnsanlığın tarım
devrimini başlatması sonucu yaşanılan bu olay, komünal toplumun dağılması sonucu meydana gelen çiftçi ve çoban kavgalarının, özel mülkiyet iradesiyle oluşturmuş olduğu çatışmaların devamıdır. Çocukluk yıllarımda tarım ve hayvancılıkla uğraşan insanların buna benzer kavgalarına bir çok kez şahit olmuşumdur. Toprağın hem bitki hem de hayvancılık alanında verimli olması sonucu bu tür kavgalar, üretici güçlerin daha tam olarak ilerleyemesinden ve sınıfsal bir sorun olan toprağın paylaşılamamasından kaynaklanmaktadır.
İnsanlık hayatımızda asırlardır maddenin düşüncemizi yarattığını kabullenemeyişimiz, yaşamakta olduğumuz köleliğin ve asimilasyonun başlangıcıdır. Sınıflı bir dünyada yaşamamıza neden olan bu olgu bütün tarihsel birikimiyle bizleri sınıfsız bir dünyada varolmaktan alıkoyan ve insan kimliğimizi başkalaştıran temel nedendir. İnsan ve maddenin sınırsız birlikteliğinin çağlar boyunca toplumsal hayatımızda gerçek anlamıyla
anlaşılmaması, mitolojik ve dinsel birikimlerimizin bizleri uygarlık süreciyle köleleştirmesinin devamıdır. Tarihin insan ve madde konusunda diyalektik olarak kavranamayışı, insanlık tarihimizin ve bugünümüzün bilimsel olarak sorgulanmasını engelleyen ciddi bir yanılsamadır. Bizlerin ve maddenin materyalist bilimin dışında sentez ve teorilere konu olması; defalarca tekrarlanan toplumsal arayışlarımızın ve yıkımlarımızın uzantısı olacaktır. İnsan, madde ve inanç dünyamızın hakikat arayışında somut bir ölçüt olan sınıf bilinçli düşünme yetimiz, insanlık hayatımızın ve doğanın kurtuluşu için, hiçbir zaman çürütülemeyecek asıl rehberdir.
(Heybet Akdoğan)
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Popülist siyasetin yeni gözdesi İmamoğlu
- Mali oligarşinin vazgeçilmezi Macron
- Söz Netanyahu'dan açılmışken
- Bosna Hersek'in AB süreci
- İran'ın uranyum zenginleştirme hamlesi
- Rusya ve ABD arasındaki hibrit savaşı
- Suriye'nin Arap Birliği'ne geri dönüşü
- Güney Kore ve ABD arasındaki nükleer ilişkileri
- Çin'e çip ambargosu
- Nükleer silahlar ve istenilen anlaşmalar
- Macroncu rejim ve toplumsal öfke
- O artık milletvekili













