SIRR-I HAKİKAT
Kemal ATALARAlevi literatürlerinde geçen bu terim, ilim ve bilim gerçekliğinin bir sırda vücut bulduğu ve bu vücutta Hz. Ali’nin zuhur ettiği, ancak Ali'nin bu sırr-ı hakikati alenileştirmediği gibi herhangi bir yazılı kaynakta bırakmadığı; en erken yazılı kaynağın, kendisinin torunlarından olan İmam Bakır'ın oğlu İmam Cafer-i Sadık sonrasında başladığıdır.
Ancak; İslam peygamberi Hz. Muhammed'in "Ben ilmin şehriyim ama bu şehrin kapısı ve anahtarı (damadım) Ali bin Ebu Talib'dir" diyerek Ali'deki sırların, yani hakikat sırlarının varlığını açıklamıştır.
Burada, zaten Alevilerin en büyük sorunu ve kendini tam ifade edememelerinin nedeni olan yazılı kaynakların olmaması, var olanların da Halife Yezid ile başlayan Ehlibeyt'e dayalı tüm yazılı belge ve notların yakılıp imha edilmeleridir.
Dikkat edilirse, İslam ilmihali gerek fıkıhda gerek hadislerde gerekse yorumlarda gündemlerindeki müelliflerin hemen hemen tamamı, peygamberin vefatından en az 180 yıl belki daha fazla bir zaman sonra, hiçbir şekilde hadislerde tevil edilen kişilerle bağlantıları olmayan hatta kendilerinin yaşamlarının bile Mekke, Medine, Şam, Basra bölgesi olmayan zevatlardan müteşekkil kişiler olduğu bariz bir şekilde sabittir.
Hiçbir hadis, fıkıh yorum Halife Ali’den ya da Ehlibeyt’inden olmaması; işte buradaki sırr-ı hakikatin ne olduğu, neler olduğu sorusunu gündeme getirmekte ve bu konuda da hiçbir mezhep yetkili organları yorum yapmamakta, dile getirmemekte; adeta söz birliği etmişler gibi tüm hadisler, peygamber ile çocukluğundan peygamberin ölümüne kadar hiçbir anı ayrık olmayan Hz. Ali kaynak gösterilmemekte, göstermelik bile olsa, Ayşe'den rivayetle Ali veya Ebu’l Kasım’dan rivayetle Cafer-i Sadık şeklinde dıdısının dıdısı olarak ele alınmaktadır.
Halbuki, ne Ömer, ne Osman, ne Ebubekir veya diğer müellifler Ali kadar peygambere yakın olmamış, sırrına vakıf olmamışlardır.
O halde, Alevilerin bile çözümleyemediği ancak Ali Ehlibeyti içinde sır olan bilgiler, yorumlar, dini anlam ve önemi, olaylar ve bunların çözümlemeleri, barışlar, savaşlar, miras, faiz, cennet, cehennem, ahiret, kabir, kader vb. ilimlerin cevabı, tamamıyla Sünni ulemanın anlattığı ve en yakını Ali ile ilişkilendirilmeyen, peygamberden 180-200 yıl sonra dünyaya gelen ve Arabistan’ın ilim (İslami merkez) şehirlerinde bulunmayan zevatın delil gösterilerek anlatım ve yorumlarını sırr-ı hakikat ilmine nasıl bağdaştırıp kabul edecekler?
Sırr-ı hakikatte bulunan, anlatılmak istenen yorum ve ezcümle yorumlar nelerdir? Neden Ehlibeyt bu bilgileri Ali’den torunlarına aktarmış da dışa yansıtmamışlar?
Yoksa Sırr-ı hakikat bir yanıltmaca mıdır? Hurufi, Mütenzile, kebir, ehven-i şer, zındık, kâfir, mecusi vb. yakıştırmalar, İslam’ın kendi içindeki çıkar ve koltuk ilişkileri nedeni ile baskın sahibinin diğerlerini dışlaması için uydurulmuş yakıştırma ve hakaretler midir?
Ya da Sırr-ı hakikat var mıdır, ne zaman ve nasıl deşifre edilecektir?
Not: Sürç-i lisan ettiysem affola.
Kemal Atalar Şanlıurfa/Kısas
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Arınma Maskesiyle Korunma: Bu Sahtekarlık Değil mi?
- Asimilasyona Karşi
- Celladina Aşik Olmak ve Biat
- Madem Demokrasi...
- İlk Olmak mı, Gerçekçi Olmak mı?
- Aleviler ve Yas-ı Matem
- Zehirli Okun Hedefi...
- YA OLDUĞUNUZ GİBİ YA DA GÖRÜNDÜĞÜNÜZ GİBİ OLUN...
- KENDİ GERÇEKLİĞİMİZLE YÜZLEŞMEK...
- Semah Folklor Oyunu Değildir
- SAVAŞ, YAŞAMIN HER ALANINDA...
- HALLAC-I MANSUR'U ANLAMAK...













