Mahmut KANBER

Maraş’ta Yakılan Yıkılan İnsanlıktı: Maraş Katliamı

Mahmut KANBER
  20-12-2025 00:25:00

Siyasal İslam, Gerici İdeoloji ve Ötekileştirici Devlet Aklının Tarihsel Bir Analizi

Maraş’ta yakılan yalnızca evler değildi; birlikte yaşama ihtimaliydi. 1978 Aralık’ında yaşananlar, basit bir toplumsal taşkınlık ya da “kardeş kavgası” olarak tanımlanamayacak ölçüde derin siyasal, ideolojik ve yapısal dinamikler içermektedir. Maraş Katliamı, Türkiye’de siyasal İslamcı gericiliğin, devletin açık ya da örtük gözetimi altında toplumsal şiddeti nasıl örgütleyebildiğini gösteren tarihsel bir kırılma noktasıdır.

Bu katliam, yalnızca Alevi yurttaşlara yönelmiş bir nefret saldırısı değil; aynı zamanda laiklik, çoğulculuk ve eşit yurttaşlık fikrine karşı yürütülen sistematik bir siyasal müdahaledir. Dolayısıyla Maraş’ı anlamak, Türkiye’de devlet–toplum ilişkilerini, mezhep temelli ötekileştirme siyasetini ve siyasal İslamın kriz anlarındaki işlevini çözümlemek açısından kritik önemdedir.

Siyasal İslam ve Gericiliğin İdeolojik Zemini

Siyasal İslam, modern Türkiye tarihinde çoğu zaman kendisini “dışlanmışlık” ve “mağduriyet” söylemi üzerinden inşa etmiş; ancak bu söylem, pratikte dışlayıcı ve hiyerarşik bir toplumsal düzen tahayyülünü meşrulaştırmıştır. Maraş Katliamı bu çelişkinin somutlaştığı örneklerden biridir. Burada din, bireysel bir inanç alanı olmaktan çıkarılarak kolektif bir mobilizasyon ve siyasal yönlendirme aracına dönüştürülmüştür.

Alevi toplumu, bu süreçte yalnızca farklı bir inanç grubu olarak değil; resmi ideolojinin Sünni–İslamcı yorumu ile uyumsuz bir toplumsal kimlik olarak kodlanmıştır. Siyasal İslamcı söylem, Aleviliği “sapkınlık”, “tehdit” ve “iç düşman” kategorileri üzerinden tanımlayarak şiddeti meşrulaştıran bir zemin oluşturmuştur. “Cami yakıldı” gibi asılsız iddialar, bu ideolojik kurgunun parçası olarak kitleleri harekete geçiren araçlara dönüşmüştür.

Bu noktada gericilik, yalnızca geçmişe özlem duyan bir düşünce biçimi değil; toplumsal farklılıkları bastırmayı amaçlayan aktif bir siyasal strateji olarak işlev görmüştür.

Maraş Katliamı’nı mümkün kılan sürecin yalnızca fiziksel şiddet üzerinden okunması eksik kalacaktır. Bu süreç aynı zamanda, devletin ve egemen ideolojinin toplumu psikopolitik araçlarla yönlendirdiği bir örnektir. Mezhepçi söylemler, sürekli yeniden üretilen “iç tehdit” anlatıları ve dinsel-milliyetçi kodlarla beslenen korku dili, kitlelerin rasyonel düşünme kapasitesini askıya alan bir psikopolitik yönetişim pratiği yaratmıştır. Bu bağlamda şiddet, yalnızca fiili saldırılarla değil; öncesinde üretilen algı, korku ve nefret rejimiyle mümkün kılınmıştır.

Devletin Rolü ve Cezasızlık Rejimi

Maraş Katliamı’nın siyasal derinliği, yalnızca saldırıyı gerçekleştiren gruplarla sınırlı değildir. Devletin olaylar sırasında ve sonrasında takındığı tutum, şiddetin yapısal karakterini açığa çıkarmaktadır. Güvenlik güçlerinin pasifliği, müdahalenin geciktirilmesi ve yargı süreçlerinde faillerin büyük ölçüde cezasız bırakılması, katliamın bireysel suçlardan ziyade sistemsel bir soruna işaret ettiğini göstermektedir.

Bu durum, Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramıyla açıklanabilecek biçimde, şiddetin olağanlaştırıldığı kurumsal bir düzeni işaret eder. Devlet, doğrudan emir veren bir aktör olmasa dahi, şiddeti engellemesi ve sonrasında hesap sormaması yoluyla bu sürecin parçası haline gelmiştir. Böylece Maraş, yalnızca bir katliam değil; aynı zamanda bir cezasızlık pratiği olarak da tarihe geçmiştir.

Ötekileştirme Siyaseti ve Süreklilik

Maraş Katliamı’nı tarihsel bağlamından kopuk ele almak, onu istisnai bir olay olarak değerlendirme riskini taşır. Oysa Çorum (1980), Sivas (1993) ve Gazi (1995) gibi örnekler, benzer ideolojik ve siyasal dinamiklerin farklı dönemlerde yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu süreklilik, Türkiye’de siyasal iktidarların kriz anlarında mezhepçi ve milliyetçi reflekslere yaslanarak toplumsal alanı yeniden dizayn etme eğilimini ortaya koymaktadır.

Aleviler, bu süreçte yalnızca inançsal kimlikleri nedeniyle değil; eşit yurttaşlık, laiklik ve adalet talepleriyle merkezi ve tekçi devlet tahayyülüne mesafeli bir toplumsal varoluşu temsil ettikleri için hedef haline gelmiştir. Bu nedenle Maraş Katliamı, yalnızca mezhep temelli bir nefret saldırısı olarak değil; aynı zamanda siyasal muhalefetin ve toplumsal çoğulculuğun bastırılmasına yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olarak değerlendirilmelidir.

Alevi toplumunun tarihsel olarak ilerici, eşitlikçi ve seküler değerlere yakın bir toplumsal karakter taşıması, onu Türkiye’de egemen olan Sünni–İslamcı ve otoriter devlet tahayyülü açısından sürekli bir “tehdit” unsuru haline getirmiştir. Bu tehdit algısı, Alevilerin sahip olduğu inançtan ziyade; bu inancın ürettiği toplumsal ilişkiler, siyasal talepler ve iktidarla kurduğu mesafeli ilişkiyle ilgilidir. Dolayısıyla Alevilere yönelen şiddet, kültürel bir çatışmadan çok; ilerici bir toplumsal formun bastırılmasına yönelik siyasal bir müdahale olarak okunmalıdır.

Bu süreklilik, yalnızca 20. yüzyıla özgü tarihsel örneklerle sınırlı kalmamış; 21. yüzyılda da farklı ve daha dolaylı biçimler altında varlığını sürdürmüştür. Özellikle Alevi yurttaşların yaşadığı mahallelerde evlerin kapılarının işaretlenmesi, duvar yazıları ve benzeri sembolik tehditler, geçmişte yaşanan katliamların toplumsal hafızada hala canlı olduğunu ve aynı zihniyetin güncellenmiş araçlarla yeniden üretildiğini göstermektedir. Bu tür pratikler, fiili bir saldırı gerçekleşmese dahi, kolektif korku üretme, mekansal ayrıştırma ve toplumsal gözdağı verme işlevi görmektedir.

Bu durum, şiddetin yalnızca doğrudan fiziksel saldırılarla sınırlı olmadığını; aksine sembolik ve psikolojik boyutlarıyla birlikte ele alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. Devletin bu tür olaylar karşısında etkili soruşturma ve yaptırım mekanizmalarını işletmemesi, geçmişte olduğu gibi günümüzde de cezasızlık rejiminin sürekliliğini beslemekte ve potansiyel şiddeti teşvik eden bir siyasal zemin yaratmaktadır. Dolayısıyla Maraş Katliamı’nı mümkün kılan zihinsel ve ideolojik altyapının, biçim değiştirerek günümüz Türkiye’sinde varlığını sürdürdüğü söylenebilir.

Anma, Hafıza ve Siyasal Sorumluluk

Bugün Maraş Katliamı’nı anmak, yalnızca geçmişin acılarını hatırlamak anlamına gelmez. Anma, kolektif hafızanın canlı tutulması ve resmi tarih anlatısının sorgulanması açısından siyasal bir eylemdir. Zira katliamları mümkün kılan ideolojik kodlar, farklı biçimler altında günümüz siyasal alanında varlığını sürdürmektedir.

Siyasal İslamın kamusal alan üzerindeki hegemonik etkisi devam ederken, Maraş’ı anmak; gericiliğin, mezhepçiliğin ve ötekileştirici dilin teşhir edilmesi anlamına gelir. Bu bağlamda hafıza, yalnızca geçmişe dönük bir yas pratiği değil; demokratik bir gelecek talebinin temel bileşenidir.

Maraş Katliamı, Türkiye siyasal tarihinde yalnızca bir trajedi değil; devlet, ideoloji ve toplumsal şiddet arasındaki ilişkiyi görünür kılan tarihsel bir laboratuvardır. Bu katliam, siyasal İslamcı gericiliğin nasıl örgütlü şiddet üretebildiğini ve devletin bu süreçte nasıl işlevsel bir rol oynayabildiğini göstermektedir.

Maraş’ı unutmamak, Aleviler için bir hafıza meselesi olduğu kadar; demokratik, laik ve çoğulcu bir toplum idealine sahip herkes için siyasal bir sorumluluktur. Gericilikle yüzleşmeyen bir siyasal düzenin, adaletle buluşması mümkün değildir.

Mahmut kanber                                                                                                                                          

Siyaset Bilimci/ Yazar                                                                                            

[email protected]

  Bu yazı 828 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım