Aleviliği Şiileştiren Remzi Kaptan’a Cevap: Hakikatin Üstüne Örtülen Yeşil Örtü
Mehmet Ali DEMİRAleviliği, tarih boyunca kendisine ait olmayan kalıplara hapsetmek isteyenler hep oldu. Kimi onu Sünniliğin kıyısına çekmek istedi, kimi Şiiliğin gölgesine. Kimi caminin içine sokup secdeye zorladı, kimi Kerbela’nın matemine zincirleyip onu baştan sona bir imamlar silsilesine indirdi. Oysa Alevilik ne bir saray dinidir ne bir fıkıh mezhebidir ne de Arap çöllerinde kurulmuş iktidar kavgalarının bugüne uzanan mezhepsel yankısıdır. Alevilik, hakikatin yoludur; talanla, fetihle, ganimetle, hilafetle, saltanatla, şeriatla açıklanamaz.
Bugün hala bazıları, Aleviliği Hz. Ali üzerinden İslam’ın içine sabitlemeye çalışıyor. Sonra bununla da yetinmeyip 12 İmam çizgisini Aleviliğin omurgası gibi sunuyor. Oysa hakikat şudur: Alevilik ne Ali’den doğmuştur ne 12 İmam’dan ne de İslam’ın resmi tarihinden. Alevilik, çok daha derin bir hafızanın, çok daha eski bir vicdanın, çok daha köklü bir yol bilincinin adıdır. Onu bir kişinin biyografisine, bir hanedanın soy anlatısına ya da bir dinin iç tartışmalarına mahkum etmek, Aleviliği anlamak değil, Aleviliği daraltmaktır.
Ali’yi tarihsel bir şahsiyet olarak seven olabilir, saygı duyan olabilir; buna kimsenin itirazı yoktur. Fakat Ali’yi Aleviliğin kurucusu, özü, değişmez merkezi gibi göstermek başka şeydir. Hele hele İslam tarihindeki savaşçı bir figürü, bugünün Alevi hakikatinin tam karşılığı gibi sunmak, tarih ile inancı birbirine karıştırmaktır. Çünkü ortada açık bir gerçek vardır: Ali, İslam tarihinin içindedir. İslam’ın kuruluş, yayılış ve iktidar süreçlerinin içindedir. Kılıcın, biatin, seferin, fetihin, ganimetin konuştuğu bir çağın aktörüdür. Onu bu tarihten koparıp tamamen masum, tamamen savaş dışı, tamamen soyut bir mazlumluk timsali gibi sunmak, hakikati eğip bükmektir.
Birileri çıkıp “Ali bir karıncayı bile incitmedi” diyorsa, bu söz tarih değildir; inşa edilmiş bir kutsallık anlatısıdır. Tarih, methiye diliyle değil, olayların çıplaklığıyla okunur. Savaşlara kimlerin katıldığı, neden gidildiği, hangi düzenin kurulduğu, malların nasıl pay edildiği, kadınların nasıl savaş ganimeti sayıldığı, fetih denen şeyin nasıl bir yıkım taşıdığı ortadadır. Bunu görmeyip her şeyi “meşru müdafaa” sözüyle örtmek, tarihin üstüne yeşil bir örtü sermektir. O örtünün altında ise iktidar, genişleme, hakimiyet ve din adına yürütülen savaşlar vardır.
Hayber’e bakmadan, ilk dönem İslam seferlerine bakmadan, ganimet hukukuna bakmadan, erkeklerin öldürüldüğü, kadınların ve malların ele geçirildiği düzeni görmeden konuşmak; hakikate değil menkıbeye yaslanmaktır. Burada mesele bir kişiye kör düşmanlık değildir. Mesele, tarihsel olana tarihsel demektir. Mesele, kılıcı kılıç; savaşı savaş; iktidar kavgasını iktidar kavgası olarak adlandırabilmektir.
Bugün Alevilik adına konuştuğunu söyleyen kimi çevreler, tam da bunu yapmıyor. Ali’yi tarihsel bağlamından koparıyor, onu bir mezhep sancağına dönüştürüyor, sonra da o sancakla Aleviliğin üstüne yürüyor. Böylece Kızılbaş yolunu, Şii imamet öğretisinin içine gömmeye çalışıyorlar. Yolun dili susuyor, yerine medrese dili konuşuyor. Hakikat geri çekiliyor, yerine kutsal soya dayalı bir itaat öğretisi geçiriliyor. Alevilik bir yaşam felsefesi, bir vicdan terbiyesi, bir rızalık düzeni olmaktan çıkarılıp imamlar hiyerarşisine bağlanmak isteniyor.
Oysa Kızılbaşlıkta yol, soydan büyük; hakikat, kişiden üstündür. Hiç kimse, hangi tarihsel ağırlığa sahip olursa olsun, hakikatin yerine geçirilemez. Bizim derdimiz kimseye küfretmek değil; ama Aleviliğin asimilasyonuna da susmak değildir. Çünkü bugün Aleviliğe en büyük zarar, dışarıdan gelen açık saldırılardan çok içeriden yürütülen kutsal kuşatmayla veriliyor. Bir yandan “Ali sevgisi” deniyor, öte yandan Aleviliğin kadim özü İslam’ın içine eritiliyor. Bir yandan “Ehlibeyt” deniyor, öte yandan ocakların, erkanın, rızalığın, yol kardeşliğinin, ikrarın ve hakikat ahlakının içi boşaltılıyor.
Ali’ye düşmanlık ile Ali merkezli asimilasyona itiraz etmek aynı şey değildir. Bunu bilerek çarpıtanlar, meseleyi bilinçli biçimde karıştırıyor. Bizim itirazımız bir şahsa değil; bir inancı başka bir inancın içine yedirmeye çalışan anlayışadır. Bizim itirazımız, Aleviliği İslam’ın ilk dönem iktidar mücadelelerinin devamı gibi gösteren zihniyetedir. Bizim itirazımız, Alevi yolunu cami, minber, şeriat, hilafet, imamet ve mezhep diliyle tarif edenleredir.
Sormak gerekir: Namazın, orucun, fetihin, şeriatın, mescidin, biatin en katı tarihsel evreni içinde yer alan bir figür, nasıl oldu da birdenbire İslam dışı, bağımsız, özgün bir hakikat yolu olan Aleviliğin özü ilan edildi? Nehcü’l Belağa ortadadır. Mektuplar, hutbeler, siyasal ve dinsel çerçeve ortadadır. Orada görülen şey, bugünkü anlamıyla Kızılbaş-Alevi bir yol dili değil; İslam içi bir düzen anlayışıdır. Bunu söylemek neden suç olsun? Tarihi olduğu gibi okumak neden “düşmanlık” sayılsın?
Asıl düşmanlık, Aleviliği kendisi olmaktan çıkarmaktır. Asıl düşmanlık, Aleviliğin yüzünü kendi hakikatinden çevirip onu başka dinlerin, mezheplerin ve iktidar tarihlerinin gölgesine sokmaktır. Asıl düşmanlık, Kızılbaş yolunun özünü örterek genç kuşaklara “Sizin inancınız aslında Şiiliğin bir uzantısıdır” yalanını öğretmektir. Bu, bir inanç kırımıdır. Bu, hafıza talanıdır. Bu, asimilasyonun en incelmiş biçimidir.
Alevilik ne kılıç dinidir ne fetih inancıdır ne ganimet ahlakıdır. Alevilik, insanı esas alır. Canı merkeze koyar. Rızalığı büyütür. Kadını aşağılamaz, bedeni savaş malı saymaz, iktidarı kutsamaz. Onun terazisinde saray değil meydan vardır; fetva değil nefes vardır; korku değil ikrar vardır; itaate dayalı kulluk değil, hakikate dayalı insanlık vardır.
Bu yüzden açık söylemek gerekir: Aleviliği Ali üzerinden İslam’a, 12 İmam üzerinden Şiiliğe bağlayan dil; yol dili değildir. O dil, asimilasyonun dilidir. O dil, Aleviliği kendine benzetmek isteyenlerin dilidir. O dil, hakikati değil bağlılığı büyütür. O dil, özgürlüğü değil itaati çoğaltır.
Bizim sözümüz nettir: Alevilik bağımsız bir yoldur. Ne Ali’ye indirgenebilir ne 12 İmam’a ne de İslam’ın içine sığdırılabilir. Aleviliğin kökü, saray tarihlerinde değil; halkın vicdanında, mazlumun direncinde, kadim Anadolu-Mesopotamya hafızasında ve Kızılbaş hakikatinde yatar. Bu yolun kapısı bir kişinin gölgesine değil, insanın özüne açılır.
Hakikat, menkıbeyle örtülmez. Yol, mezheple boğulmaz. Alevilik, başkasının tarihi içinde erimez.
Ask ile…
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Alevilikte Sessiz Çöküş
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır




















