Mehmet Ali DEMİR

Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?

Mehmet Ali DEMİR
  25-02-2026 21:02:00

Önümüzdeki süreçte iktidarın, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, DEM Parti’nin önüne “yeni anayasa” başlığını koyarak siyasal alanı yeniden şekillendirmeye çalışacağı artık daha görünür bir hal aldı. Bu hamle yalnızca bir hukuk metni tartışması değildir; rejimin geleceğini, seçim stratejisini ve toplumsal güç dengelerini belirlemeye dönük kapsamlı bir siyasi müdahaledir.

Bu sürecin merkezinde Cumhur İttifakı’nın ideolojik hattı ve bu hattın en belirleyici aktörlerinden biri olarak Devlet Bahçeli durmaktadır. Uzun yıllardır tekrar edilen “tek millet, tek devlet, tek bayrak” söylemi bugün yalnızca bir politik slogan değil; anayasal çerçevenin, yurttaşlık tanımının ve kamusal yaşamın nasıl şekilleneceğinin de işaretidir. Ancak bu çerçevenin dışında bırakılan çok büyük bir gerçek vardır: Türkiye toplumu tek kimlikten, tek inançtan ve tek kültürden oluşmuyor.

Kürt meselesi bu ülkenin en temel demokrasi sorunu olmaya devam ediyor. Kimliğin anayasal güvence altına alınmadığı, anadil hakkının tanınmadığı, yerel demokrasinin güçlendirilmediği bir modelin “demokratik cumhuriyet” olarak tanımlanması mümkün değildir. Aynı durum Aleviler için de geçerlidir. Cemevlerinin hala ibadethane statüsüne kavuşturulmaması, zorunlu din derslerinin sürmesi, kamusal alanın Sünni-Hanefi yoruma göre düzenlenmesi ve son olarak Ramazan genelgeleri üzerinden devletin toplumsal yaşamı tek bir inanç pratiğine göre şekillendirmesi açık bir dayatmayı göstermektedir. Bu tablo giderek şu noktaya evrilmektedir:
“Ya kabul et, ya uyum sağla, ya da bu ülkenin dışında kal.”
Bu yalnızca Alevilerin değil; farklı inançların, seküler yaşam biçimini benimseyenlerin, farklı etnik kimliklerin ve tüm ötekileştirilen kesimlerin ortak sorunudur.

Eğer gerçekten demokratik bir anayasa yapılmak istenseydi bunun ilk göstergesi düşünce ve siyaset üzerindeki yargı baskısının kaldırılması olurdu. Selahattin Demirtaş yıllardır cezaevinde. Osman Kavala hakkında verilen AİHM kararları uygulanmıyor. Can Atalay ve Gezi davası tutukluları hala özgür değil. Avukat kimliğiyle hukukun savunusunu yaptığı için tutuklanan Selçuk Kozağaçlı ve meslektaşları cezaevinde. Hasta mahpuslar yaşamla ölüm arasında bırakılmış durumda. Bu isimler ve bu tablo, Türkiye’de hukuk devletinin gerçek durumunu gösteren en somut aynadır.

Bir ülkede yeni bir anayasa konuşulurken siyasi tutuklular için tek bir adım atılmıyorsa, hasta mahpuslar serbest bırakılmıyorsa, AİHM kararları uygulanmıyorsa tartışılan şey demokratikleşme değil; mevcut sistemin yeniden tahkim edilmesidir. Çünkü mesele hukuk değil, siyasetin yargı üzerinden yeniden dizayn edilmesidir.

Demokrasinin en temel göstergesi olan seçme ve seçilme hakkı özellikle Kürt illerinde uzun süredir sistematik biçimde ortadan kaldırılmış durumdadır. Halkın oylarıyla seçilen belediye başkanlarının yerine kayyum atanması artık istisnai bir uygulama değil, kalıcı bir yönetim modeline dönüştürülmüştür. Kayyum politikası yalnızca yerel yönetimlerin gaspı değildir; aynı zamanda halk iradesinin tanınmadığının açık ilanıdır. Bugün benzer bir yargı kuşatmasının İstanbul üzerinden Ekrem İmamoğlu’na yöneltilmesi meselenin sadece bir belediye başkanı meselesi olmadığını gösteriyor. Bu, sandıkta kazanılamayanın yargı yoluyla tasfiye edilmesi anlamına gelir. Demokrasiye yönelik en büyük müdahale, seçmenin iradesinin yargı kararlarıyla etkisizleştirilmesidir.

Son dönemde sıkça karşımıza çıkan “itirafçı” söylemi ise hukuki bir mekanizmadan çok siyasal bir operasyon diline dönüşmüş durumdadır. Henüz yargı süreci tamamlanmadan servis edilen beyanlar, medya üzerinden kurulan algılar ve peşinen verilen hükümler masumiyet karinesini ortadan kaldırmakta; bu yöntem yalnızca bireyleri değil doğrudan doğruya muhalefeti ve toplumsal iradeyi hedef almaktadır.

Yeni anayasa meselesi bir toplumsal mutabakat süreci olarak değil seçim stratejisinin bir parçası olarak ele alındığında Türkiye’yi daha derin bir kutuplaşmaya sürükleme riski taşır. Oysa gerçek bir demokratik anayasa; Kürt halkının kimliğini tanıyan, Alevilerin inanç özgürlüğünü güvence altına alan, tüm halklar için eşit yurttaşlığı sağlayan, yargı bağımsızlığını tesis eden, siyasi tutukluları özgürlüğüne kavuşturan ve hasta mahpuslar için derhal insani düzenlemeler yapan bir metin olmak zorundadır. Bunların olmadığı bir metin, adı ne olursa olsun yeni değil; mevcut düzenin devamı olacaktır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilmesi ihtimali üzerinden yürüyen tartışma yalnızca bir liderlik tartışması değildir. Bu, Türkiye’nin nasıl bir rejimle yönetileceği, kamusal yaşamın ne kadar özgür olacağı ve farklı kimliklerin bu ülkede eşit ve onurlu yurttaşlar olarak yaşayıp yaşayamayacağı meselesidir.

Türkiye’nin gerçekten yaşanabilir bir ülke haline gelmesi tekçi bir anlayışın kurumsallaşmasıyla değil, çoğulcu, eşitlikçi ve demokratik bir cumhuriyetin inşasıyla mümkündür. Çünkü demokrasi bir anayasa metninden önce bir niyet meselesidir. Ve bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı da tam olarak budur.

Mehmet Ali Demir

  Bu yazı 2619 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım