Kızılbaşın Hızır’ı Kurtarıcı Beklemek Değil, Kurtarıcı Olmaktır
Mehmet Ali DEMİRKızılbaş-Alevi yolunun en belirgin özelliklerinden biri, inancı dogmanın değil aklın; korkunun değil vicdanın; kör itaati dayatan metinlerin değil, yaşamın içinden süzülen hakikatin üzerine kurmasıdır. Bu nedenle Kızılbaşlar için “yol” sadece ritüeller toplamı değil; düşünsel, ahlaki ve toplumsal bir duruştur. Bu duruşun içinde yer alan Hızır inancı ise çoğu zaman dışarıdan bakıldığında yalnızca “keramet” ve “mucize” ile açıklanmaya çalışılmıştır. Oysa yolu bilim ve hikmet olan Kızılbaşların Hızır anlayışı, basit bir efsane figürüne indirgenemeyecek kadar derin, çok katmanlı ve felsefidir.
Hızır, bu gelenekte yalnızca “gaipten gelen bir kurtarıcı” değil; en temelde insanın kendisine, topluma, adalete ve zor zamanlarda dayanışmaya dair bir bilinç biçimidir. Bu yönüyle Hızır; bir iman nesnesi değil, bir ahlak öğretisi ve bir toplumsal hafıza olarak karşımıza çıkar.
Yolu bilim olan Kızılbaşlar için evrenin işleyişi, akıl dışı “mucize” beklentileri üzerine kurulmaz. İnsanı edilgenleştiren, onu bir “bekleyene” dönüştüren anlayış Kızılbaş öğretisinin özüne terstir. Bu nedenle Hızır, “gelip her şeyi çözecek bir doğaüstü güç” olarak değil; insanın içindeki uyanışın, doğru zamanda doğru davranışın sembolü olarak yaşatılır.
Bu bakışta Hızır; gökten inen bir varlık değil, insanın içinden doğan vicdandır. Yani Hızır’ı çağırmak, aslında aklı çağırmaktır. Hızır’ı anmak, merhameti örgütlemektir. Hızır’a yönelmek, insanın kendisini değiştirmesidir.
Bu yüzden Kızılbaş öğretisinde “Hızır yetişti” sözü yalnızca metafizik bir anlatım değildir. Bu söz çoğu zaman “bir insan yetişti”, “bir kapı açıldı”, “bir can dara düşene el verdi” anlamına gelir. Çünkü Hızır, “kişileştirilmiş bir iyilik hali”dir. Bazen bir komşudur. Bazen bir yoldaştır. Bazen adını hiç bilmediğimiz bir yabancıdır.
Kızılbaş öğretisinde “dar”, insanın sınandığı yerdir. Dar; hem yaşamın zorluğu hem de vicdanın aynasıdır. Bir can dara düştüğünde ona el uzatmak, sadece hayırseverlik değil; yolun kuralıdır. İşte Hızır burada bir figür değil, darın içinden geçen ahlaki zorunluluktur.
Bu nedenle Hızır inancı, Kızılbaş toplumunda yardımlaşmanın mistik bir adı olmuştur. Çünkü dara düşene el uzatmak Hak’ka hizmettir. “İnsana hizmet” Hakk’a varan yoldur. Çünkü insan Hak’tır; insan, insanın özüdür. Hızır anlatıları da esasen bu toplumsal gerçeğin mitolojik dille korunmuş biçimidir.
Kızılbaş aklı, doğayı bilmeden inancı kurmaz. Kaderci değil, iradecidir. Bu yüzden yolu bilim olan Kızılbaşlarda Hızır; doğa yasalarını bozan değil, doğanın düzenini anlayıp ona göre davranmayı öğreten bir sembole dönüşür.
Hızır orucu, lokması, cemi ve anlatıları “mucize bekleme” kültürü üretmez. Tam tersine toplumun kendisini eğitmesini, açın halini anlamasını, ölçülü olmasını, rızalıkla paylaşmasını öğütler.
Bu anlamda Hızır, “inanç adına aklı iptal eden” bir unsur değil; aklı diri tutan, toplumsal sorumluluk bilincini güçlendiren bir öğretidir.
Bugün Hızır anlatıları çoğu yerde “İslami bir veli” şeklinde sunulsa da Kızılbaşların tarihsel hafızasında Hızır, çok daha eski ve çok daha geniş bir kültürel alana yaslanır. Mezopotamya’dan Anadolu’ya, İran coğrafyasından Orta Asya’ya kadar uzanan kadim doğa inançlarında “yeniden diriliş, yeşerme, bahar, su ve bereket” temaları vardır. Hızır, bu temaların taşıyıcısıdır.
Kızılbaş aklı Hızır’ı bir “şeriat figürü” olarak değil; toplumsal vicdanın, doğa döngüsünün, yenilenmenin ve dayanışmanın adı olarak sahiplenmiştir. Bu yüzden Hızır; çoğu zaman cami merkezli anlayışla değil, ocak merkezli, cem merkezli bir hatırlayışla yaşar.
Hızır orucu da tam olarak bu felsefi yapının parçasıdır. Hızır orucu bir “ceza” ya da “sevap kazanma” aracı değildir. Bu oruç; nefsi terbiye etmeyi, lokmanın hakkını bilmeyi, açın halini anlamayı, paylaşmayı, rızalığı büyütmeyi amaçlar.
Bu nedenle Kızılbaş topluluklarında Hızır orucu sadece bireysel arınma değil, toplumsal ahlak çağrısıdır. Oruç bitince lokma paylaşılır. Çünkü orucun anlamı “kendine kapanmak” değil, “toplumla buluşmaktır.”
Belki de en kritik nokta burasıdır.
Yolu bilim olan Kızılbaşlar, Hızır’ı bekleyip oturmaz. Çünkü bilir ki Hak, varlığın birliğidir; Hızır’ın anlamı ise insanın kendisini sorumluluktan azat etmesi değildir. Varlığın birliğini birleyen, insandır.
Kızılbaşın Hızır öğretisi şunu söyler:
“Darda olanı gör. El uzat. O el Hızır’dır.”
Bu yüzden Kızılbaş kültüründe en büyük mucize “gaipten gelen yardım” değil, insanın insana yoldaş olmasıdır.
Ve belki de Hızır anlayışının en devrimci, en bilimsel yanı şudur:
Hızır bir kişi değil, bir haldir.
Bir halin adı da şudur: insan olmak.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













