Rozet mi, Kelepçe mi?
Mehmet Ali DEMİRTürkiye, demokrasi tarihinin en karanlık dönemlerinden birinden geçiyor. Seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanan kayyumlar, muhalif siyasetçilere yönelik tutuklamalar ve basına yönelik ağır sansürler; ülkenin artık seçimle değil, sadakatle yönetildiğini gösteriyor.
Son yıllarda, Türkiye’de yerel demokrasi fiilen askıya alınmış durumda. 2016’dan bu yana toplam 164 belediyeye kayyum atandı. Bu atamaların yaklaşık 159’u DEM Parti/HDP/DBP yönetimindeki belediyelere yapılırken, CHP’li belediyeler de artık bu zincirin bir halkası haline geldi.
31 Mart 2024 seçimlerinden sonra yalnızca DEM Parti değil, CHP’li belediyeler de hedef alındı.
- CHP’li 11 belediye başkanı tutuklandı,
- 3 belediyeye ise doğrudan kayyum atandı.
İstanbul’un Bayrampaşa, Esenyurt ve Şişli gibi ilçelerinde seçilmiş başkanların yerine idari atamalar yapıldı.
Bayrampaşa’da CHP’li Başkan Hasan Mutlu tutuklanırken, yerine AKP’li İbrahim Akın başkanvekili olarak getirildi.
Bu durum, halkın oyuyla belirlenen temsilcilerin artık “merkezi iktidarın onayına tabi” hale geldiğini gösteriyor.
Kürt illerinde seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınarak yerlerine valilerin veya kayyumların atanması, artık sıradan bir uygulama haline geldi.
DEM Parti (eski HDP) yöneticileri, “Türkiye’de seçim kazanmanın suç haline geldiği” eleştirisini sıkça dile getiriyor.
Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Edirne Cezaevi’nden yaptığı açıklamalarda, “Kayyum rejiminin sadece Kürtlere değil, tüm demokrasiye yönelik bir tehdit olduğunu” vurgulamıştı.
Bugün yaşanan tablo, Demirtaş’ın yıllar önce söylediği şu sözü yeniden hatırlatıyor:
“Bir gün bu kayyum düzeni herkese dokunacak.”
Gerçekten de, o gün geldi.
Kayyum uygulamaları artık sadece Kürt belediyelerinde değil, CHP’nin yönettiği şehirlerde de görülüyor.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu, TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ve danışmanı Necati Özkan ile birlikte “siyasal casusluk” suçlamasıyla tutuklandı.
İmamoğlu’nun henüz yargı süreci başlamadan cezaevine gönderilmesi, iktidarın artık yargıyı açık bir siyasal araç olarak kullandığını ortaya koydu.
Daha mahkeme kararı bile çıkmadan TELE1’e kayyum atanması, sadece basın özgürlüğünün değil, mülkiyet hakkının da fiilen ortadan kaldırıldığını gösteriyor.
RTÜK’ün muhalif medya kuruluşlarına verdiği milyonluk para cezaları, gazetecilerin tutuklanması ve televizyonlara kayyum atanması artık sıradanlaştı.
Muhalif seslere yönelik bu baskı, iktidarın medya üzerindeki mutlak kontrolünü pekiştiriyor.
“Casusluk” suçlamasıyla susturulmaya çalışılan Merdan Yanardağ, İmamoğlu dosyasında hedef alınan özgür basının simgelerinden biri haline geldi.
Gerçekleri yazanlar casus, eleştirenler hain ilan edilirken, iktidara yakın medya gerçeği çarpıtmakla meşgul.
Bayrampaşa’daki yeniden yapılan başkanvekilliği seçiminde yaşananlar, yerel düzeyde bile muhalefete tahammül kalmadığını gösterdi.
CHP İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik, AKP sıralarına dönerek,
“Tehditle, şantajla buraya çökmeye çalışanlar yerlerine otursun!”
sözleriyle tepki gösterdi.
CHP’li seçilmiş başkanlar, artık yalnızca siyasi değil, yargısal operasyonlarla da etkisiz hale getiriliyor.
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanması, aynı yöntemin farklı belediyelerde de uygulandığını ortaya koyuyor.
Bugün Türkiye’de siyaset, iki çizgi arasında sıkıştırılmış durumda:
Ya iktidarın çizdiği sınırların içinde kalacak, AKP rozetini takıp keyfine bakacaksın,
ya da o sınırların dışına çıkacak, kelepçeyi takıp ömrünü cezaevinde geçireceksin.
Bu denklem sadece siyasetçiler için değil, gazeteciler, akademisyenler ve sanatçılar için de geçerli.
Kısacası, iktidarın tahammül eşiğini aşan herkes “suçlu” ilan ediliyor.
Kayyumlar, tutuklamalar, sansürler, “casusluk” iddiaları…
Tüm bu gelişmelerin ortak noktası, halkın iradesinin ve ifade özgürlüğünün sistematik biçimde gasp edilmesi.
Demokrasi, artık bir seçim takvimi değil; kimin susturulacağına karar veren bir yönetim biçimi haline geldi.
Ancak tarih şunu gösteriyor:
Gerçek irade, ne kayyumla bastırılır ne mahkeme kararıyla susturulur.
Halkın sesi, bir gün yeniden sandıkta yankılanır.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













