Velayetin Devri: Erdoğan Sonrası Türkiye’de İktidarın Yeni Haritası
Mehmet Ali DEMİRTürkiye siyasetinde son dönemde yaşanan gelişmeler, yalnızca iktidar içi bir güç mücadelesinin değil, devletin yönetim yapısının kalıcı biçimde dönüştürülmesi sürecinin işaretlerini veriyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, iktidarının yirmi üçüncü yılında artık yalnızca bugünü değil, kendi sonrası dönemi de şekillendirme hamlesinde.
Kulislerde konuşulan senaryo, Erdoğan’ın velayetini oğlu Bilal Erdoğan’a devrederek hem siyasal hem de ideolojik sürekliliği garanti altına alma planı üzerine kurulu. Bu süreçte DEM Partisi, Abdullah Öcalan ve Devlet Bahçeli gibi aktörlerin de, farklı rollerde ama aynı satranç tahtasında yer aldığı görülüyor.
AKP’nin son aylarda hız kazandırdığı anayasa değişikliği girişimleri, yüzeyde demokratikleşme veya yeni sistem iddialarıyla sunulsa da, perde arkasında asıl amaç Erdoğan sonrası iktidar devrinin güvenceye alınması olarak değerlendiriliyor.
Erdoğan, parlamentoda 400 milletvekiline ulaşarak referandumsuz bir anayasa değişikliğini hedefliyor. Bu hedef, kulislerde “milletvekili pazarı” olarak anılan geniş bir transfer trafiğini doğurdu.
AKP’nin farklı partilerden bağımsız ya da muhalif milletvekillerine teklif götürdüğü iddiaları giderek güçleniyor. Bu sürecin, DEM Partisi’nin dolaylı desteğiyle mümkün olabileceği konuşuluyor. Böylece Erdoğan, hem anayasal sınırları aşmak hem de kendi velayet çizgisini kalıcılaştırmak istiyor.
Türkiye’nin son 30 yıllık siyasal denkleminin merkezinde yer alan Kürt sorunu, bugün yeniden iktidar mühendisliğinin bir parçası haline geldi.
DEM Partisi heyetlerinin İmralı Cezaevi’nde Abdullah Öcalan’la görüşmeleri, ardından Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda yapılan temaslar, bu “siyasi satranç”ın önemli hamleleri olarak yorumlanıyor.
Öcalan cephesinde ise, doğrudan bir çatışma dili yerine, “dengeyi koruma ve olası reformlardan pay alma” eğilimi öne çıkıyor.
Bazı siyasi gözlemciler, Öcalan’ın mevcut konjonktürde “her koşulda bana fazla bir şey kalmaz” pragmatizmiyle hareket ettiğini, Erdoğan’ın ise bu boşluğu meşruiyet zemini olarak kullandığını ifade ediyor.
Cumhur İttifakı’nın diğer bileşeni MHP lideri Devlet Bahçeli, Erdoğan’ın kurduğu bu denklemin hem kilidi hem de garantörü konumunda.
Bahçeli, son dönemde yaptığı çıkışlarda hem Öcalan’la ilgili çağrılar yaparak tabanını test ediyor hem de Erdoğan’a “devlet aklı” kisvesi altında sistemsel manevra alanı sağlıyor.
Bu üçlü Erdoğan, Bahçeli ve Öcalan Türkiye siyasetinde artık birbirinin zıddı değil, karşılıklı bağımlı aktörler haline geldi.
Türkiye’de son iki yıldır “normalleşme” söylemleri konuşulurken, sahadaki gerçekler tam tersini gösteriyor.
Sabahları evleri basılan gazeteciler, gözaltına alınan milletvekilleri, kayyımla görevden uzaklaştırılan belediye başkanları…
Basın üzerindeki baskılar, tutuklamalar ve oto sansür ortamı, “demokrasinin D’sinin bile kalmadığı” bir ülke manzarası yaratmış durumda.
İktidar, ekonomik krizin derinleştiği bu dönemde, güvenlikçi politikalarla yoksulluğu bastırmaya, dini ve milliyetçi söylemlerle sadakat üretmeye çalışıyor.
Bu tablo, rejimin doğrudan bir otoriterlikten ziyade, “kontrollü kaos” modeliyle ayakta tutulduğunu gösteriyor.
Siyasi çevrelerde, Erdoğan’ın uzun süredir parti içi miras planı hazırlığında olduğu biliniyor.
Kulislerde dillendirilen en güçlü senaryoya göre, Bilal Erdoğan, AKP’nin başına getirilerek hem parti hem de vakıf yapıları üzerinden saray düzeninin kurumsallaştırılması sağlanacak.
Böylece Cumhurbaşkanlığı sistemi, yalnızca bir yönetim biçimi değil, aile merkezli bir velayet rejimine dönüşecek.
Erdoğan’ın “kendimden sonra devletin istikametini kim koruyacak?” sorusuna verdiği yanıt, bu stratejinin özünü oluşturuyor.
Bu senaryo gerçekleşirse, Türkiye’de iktidar sadece el değiştirmeyecek; rejim, kalıcı bir hanedan formuna evrilecek.
Bugün Türkiye, demokrasi, hukuk ve adalet kavramlarının boş kabuklara dönüştüğü bir döneme tanıklık ediyor.
Halk aç, basın susturulmuş, muhalefet dağınık, yargı siyasallaşmış durumda.
Sokakta umut değil, suskunluk ve korku hakim.
Ancak tarih bize gösteriyor ki, hiçbir iktidar, halkın adalet talebinin önünde sonsuza kadar duramaz.
Bugün yaşananlar, belki de yeni bir dönemin sancılarıdır ama bu sancının demokratik bir doğuma mı yoksa otoriter bir kalıtsallığa mı evrileceğini zaman gösterecek.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













