Ya Padişahım Çok Yaşa Ya da Sana Gün Yüzü Yok
Mehmet Ali DEMİR
Türkiye’de hukuk sistemi her geçen gün biraz daha “iktidarın sadakat sınavına” dönüşüyor. Bugün dört gazetecinin sabah baskınlarıyla gözaltına alınması, aynı gün İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymayarak Tayfun Kahraman’ın yeniden yargılanma talebini reddetmesiyle birleşince, ortaya tek bir tablo çıkıyor: Anayasa artık uygulanmıyor, hukukun yerini siyasal sadakat aldı.
Anayasa’nın 153. maddesi açık:
“Anayasa Mahkemesi kararları kesindir; yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlar.”
Ancak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, bu temel hükmü yok sayarak Anayasa Mahkemesi’ni “yetki gaspı”yla suçladı ve Tayfun Kahraman hakkında yeniden yargılama kararı vermeyi reddetti.
Bu tutum, yalnızca bir mahkeme kararı değildir; bu, anayasal düzenin fiilen askıya alınmasıdır.
Bir yerel mahkemenin Anayasa Mahkemesi’ne meydan okuması, hukuk devletinin yerine “mahkeme devletinin” geçmesi anlamına gelir.
13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin AYM kararına uymaması, yalnızca iç hukuk açısından değil, uluslararası hukuk açısından da büyük bir kırılmadır.
Zira Selahattin Demirtaş için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) yıllardır verdiği “derhal tahliye” kararları da aynı sistemin raflarında bekliyor.
Bugün AYM kararını tanımayan bir mahkeme, yarın AİHM kararını nasıl uygulayacak?
Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf bir ülkedir ve bu sözleşme gereği AİHM kararlarına uymak Anayasa’nın 90. maddesi ile güvence altına alınmıştır.
Ama geldiğimiz noktada, hem AYM hem de AİHM kararları “siyasi tercihe göre” uygulanır hale gelmiştir.
Bu durum yalnızca bir hukuk ihlali değil, aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğini riske atan bir tabloyu ortaya koyuyor.
Aynı gün yaşanan gazeteci gözaltıları ise bu gidişatın toplumsal boyutunu tamamlıyor.
Sabahın erken saatlerinde Soner Yalçın, Şaban Sevinç, Yavuz Oğhan ve Batuhan Çolak evlerinden alınarak emniyete götürüldü.
Savcılık “ifade” dese de, uygulama fiili gözaltı niteliğinde.
Bu yöntem, artık Türkiye’de basın özgürlüğünü değil, basın sindirme politikasını temsil ediyor.
Gazeteciler suçlu değil, kamunun vicdanıdır. Ancak bugün iktidarın gözüyle yazmayan herkes “örgüt bağlantılı” sayılıyor.
Türkiye’de hukuk, adaletin değil, iktidarın sopasına dönüşmüş durumda.
Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımayan yerel mahkemeler, bağımsız değil “biat eden” bir yargının parçası haline geldi.
Bu sistemde doğruyu söyleyen cezalandırılıyor, sessiz kalan ödüllendiriliyor.
Bir ülke düşünün ki; “hak, hukuk, adalet” diyenler demir parmaklıklar ardında, “ya padişahım çok yaşa” diyenler en yüksek makamlarda.
Bugün Türkiye’nin geldiği noktayı özetleyen cümle tam da budur:
Ya “padişahım çok yaşa” diyerek itaat edeceksin,
ya da “sana gün yüzü yok” diyerek susturulacaksın.
Ancak unutmamak gerekir ki, korku üzerine kurulan hiçbir düzen sonsuza dek yaşayamaz.
Anayasalar susturulabilir, gazeteciler tutuklanabilir, ama halkın vicdanı asla hapsettirilemez.
Ve bir gün, adaletin sesi yeniden yankılanacak; çünkü hakikat, en ağır baskı dönemlerinde bile, en sessiz yerlerden filizlenir.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













