Yol Aşkı mı, Cüzdan Sevdası mı?
Mehmet Ali DEMİRKızılbaş Alevilik, kadim bir hakikat yoludur. Ne bir dinin mezhebidir ne de bir kutsal kitabın gölgesinde büyümüş bir inanç sistemidir. Bu yolun ne peygamberi vardır ne de dogmalarla çevrili metinleri. Kızılbaşlık; doğayı, evreni, emeği, aşkı, adaleti ve mazlumun yanında olmayı kutsayan, zalime karşı dik duruşu esas alan bir yaşam felsefesidir. Ancak bugün, bu yolun değerini unutturacak kadar derin bir yozlaşma dalgasıyla karşı karşıyayız. Sorulması gereken soru nettir: Maksat yol aşkına nefes okumak mı, yoksa inanç sömürüsüyle cep doldurmak mı?
Eskiden yol, başla ödenirdi. Dede Sultanlar, Pirler, Ozanlar dara durmuş, can vermiş, sürgün edilmiş ama boyun eğmemiştir. Pir Sultan Abdal, Nesimi ve Hallac-ı Mansur’un nefeslerinde yankılanan hakikat, gerçeğin demine “hü” denerek vücut bulmuştur. Bugünse bazıları bu yolu bir ticaret alanına, duygularla oynanan bir pazarlığa dönüştürmüş durumdadır.
Yolu koruduğunu iddia eden kimi kişi ve yapılar, inancı metalaştırmakta; yaşanmış acıları dramatize ederek halkın gözyaşını bir kazanç kapısına çevirmektedir. Bu kişiler yalnızca meydanlarda sahte nefes okuyanlar değil; aynı zamanda kitap yazarı, akademisyen ya da “uzman” kisvesiyle karşımıza çıkan inanç tüccarlarıdır.
Yolu gerçekten seven, bu yolda hakikati arayan pirler, dervişler hala vardır. Onlar “Baş gider, yol kalır” der. Onlar için yol, cümleden uludur. Para, makam, şöhret değil; gönülle hizmet esastır. Bir lokmayı bile hak etmeden almazlar. Mazlumun yanında, zalimin karşısında yer alırlar. Rıza Şehri’nin hayaliyle yaşar, adım adım o hayale yürürler.
Ama bir de ötekiler vardır: Güçlünün yanında saf tutan, resmi ideolojinin uzantısı haline gelen ve Alevilik adını taşıyıp her türlü asimilasyona sessiz kalanlar. Dillerinde Hacı Bektaş’tan, Hızır’dan söz ederler ama fiiliyatta iktidarın gölgesinde yaşamayı tercih ederler. İktidarın camilerinde değil belki ama medyasında, protokolünde, masasındadırlar.
Kızılbaş Aleviliği dogmalarla değil; akıl, bilimsel gerçeklik ve rıza ilkesiyle yürür. Ancak ne yazık ki bazıları, halkın sorgulama yetisini törpüleyen mitolojik anlatıları “hakikat” diye sunmaktadır. Antlar, menkıbeler, efsaneler – eğer bilimsel temelden yoksunsa – neden bu kadar ısrarla savunulmaktadır? Çünkü o anlatılar, halkın yolunu değil, ceplerini yönetme aracına dönüşmüştür.
Oysa bu yol, pirlerin nefesinde ve sözünde şekillenmiştir ama onların bile sözünü sorgulamayı öğütler. Bu yol, tapınmayı değil düşünmeyi; korkuyu değil aşkı esas alır. Tanrı’yı gökte değil, insanın özünde ve doğanın dengesinde arar. Bu nedenle Kızılbaş Aleviliği; İslamiyet’in şeriat merkezli yapısından da, modern din taslaklarından da tümüyle ayrıdır.
Bugün bazıları, tıpkı şeriatçıların yaptığı gibi, “Hz. Peygamber şöyle giyinirdi, ailesi böyle yaşardı” diyerek Kerbela ve 12 İmam anlatılarını Kızılbaşlık içine taşıyıp bu kadim yolu bir taklit dine dönüştürmeye çalışıyor. Oysa Kızılbaş yolu, şekilden değil özden; geçmişe öykünmeden değil, bugünün hakikatinden beslenir.
İslam dinini istismar edenler, kendi çocuklarını Fransız ya da Amerikan kolejlerinde okuturken; yoksul halkın çocuklarına “imam hatibe gidin” demeyi marifet sayar. Bizdeki bazı sanatçılar, ozanlar, yazarlar, akademisyenler ve yol pirleri de benzer bir sahtekarlıkla Alevi cemlerine gidip, bize ait olmayan, dramatize edilmiş nefesleri söyleyerek çocuklarımızı asimile etmeye çalışırken; kendi çocukları bu cemlere asla gelmez, Alevi kurumlarında görev almaz. Çünkü onların çocukları da, 21. yüzyılda bu anlatılanlara artık inanmaz.
Bugün yol, iki ateş arasındadır: Bir yanda devletin asimilasyon politikaları; öte yanda içinden çıkan çıkarcı sömürücüler. Ama unutulmamalıdır ki bu yol, sahtekârları da görmüş; sahici erenleriyle her defasında küllerinden yeniden doğmuştur.
Rıza Şehri bir ütopya değil; aşkın, emeğin ve direnişin örgütlenmiş halidir. Bu yol kimsenin tapulu malı değildir. Nefes okuyan, kitap yazan, konuşmalar yapan herkesin önce aynaya bakması gerekir. Çünkü bu yol, sermayeyle değil; canlar arasında eşitlikle yürür. Bu yola sahip çıkanlar, gerekirse baş verir; ama hiçbir zaman cüzdanla ölçülmez.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













