Rıza AYDIN

ATATÜRK’ÜN 1919’da HACIBEKTAŞ’A GELİŞ SÜRECİ

Rıza AYDIN
  15-11-2019 19:39:00

Anadolu işgal edilip, Mondros Mütarekesi ile Osmanlı Ordusu terhis edilince Anadolu’da bir iktidar boşluğu oluşuyor. Bir iktidar boşluğu oluşuyor ama bu iktidar boşluğunda hayat devam ediyor. Şehirlerde değirmenlerin dönüp, fırınlara un yetiştirmesi, bozulan su şebekeleri ile kanalizasyonların onarılması, asayişin sağlanıp halkın mal güvenliği ile can güvenliğinin sağlanması yakıcı bir ihtiyaç olarak kendi kendini hissettiriyordu; İşte, devlet otoritesindeki bu boşluğu doldurmak için Kongreler toplandı. Kongreler alternatif devlet organlarıydı, işte bu anlamda kongreler tıpkı Rusya’daki Sovyetlere (Şuralara) benziyordu. Anadolu’daki ulusal kurtuluş savaşının asıl dinamiği budur; bu anlaşılmadan ulusal kurtuluş savaşı anlaşılamaz. Kongre iktidarları hakkında, Bülent Tanör’ün “Türkiye’de Kongre İktidarları” adlı kitabının okunmasını öneririm.


Kongreleri dağıtmakla görevli olarak Anadolu’ya gönderilen Mustafa Kemal, Anadolu’ya gelince, İstanbuldaki işbirlikçi yönetimin kendine verdiği görevi yapmak yerine Kongrelere katılmaya başlıyor. Mustafa Kemal, Samsun’dan Anadolu’ya çıktıktan sonra Erzurum Kongresi ile Sivas Kongresine katılıyor.


4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi “Heyet-i Temsile” diye bir komite oluşturup, bunun başkanlığına da Mustafa Kemal’i getiriyor.


Heyeti Temsile o tarihte, Anadoluda oluşan yeni iktidarın somutlaşmış hali olarak Meclisin görevleri ile alternatif hükümetin görevlerini yerine getiriyor; bu açıdan hem Heyeti Temsile hemde Heyeti Temsile başkanın tarihsel Rolü çok önemli.


Bu Heyeti Temsile, Sivas Kongresinden sonra 23 Aralık 1919’da Hacı Bektaşa gelip, Çelebi Cemalettin Efendi’nin evinde konuk olup, Çelebi Cemalettin Efendi ile Mustafa Kemal önce yemekte sonra da başbaşa görüşüyorlar.


Atatürk devlet geleneği içinde yetişmiş, bunu iyi bilen bir devlet adamı olarak, toplumsal hafızayı unutmamak için Mazhar Müfit Kansuya, “bir defter al bütün görüşmeleri günü gününe yaz” diyor. “Erzurum’dan Ölümüne kadar Atatürk’le beraber” adlı kitapta Mustafa Kemal’in 23 Aralıkta Hacıbektaş’a nasıl geldiği, geldiğinde kimlerle neler görüştüğünü açık, açık aleni yazıyor. Yorum yapmadan bunları okunsun diye öneriyorum.


Bir hanedanlıkta ya da padişahlıkta en tehlikeli söz hiç kuşkusuz Cumhuriyet sözüdür. Bir hanedanlıkta ya da krallıkta Cumhuriyet istemek, eski düzeni bir devrimle yıkıp, egemenliğin gök yüzünden alınıp, kayıtsız şartsız halka verilmesi demektir; bundan dolayıda 1919 en tehlikeli söz Cumhuriyet sözüydü, Cumhuriyetin istemekti.


Mazhar Müfit Kansu’nun “Erzurum’dan Ölümüne kadar Atatürk’le Beraber” adlı belgesel, döküman niteliğindeki kitabını okuyun, Erzurum’dan başlanan yolculukta Cumhuriyet talebi ilk defa nerede, ne zaman kim tarafından dile getiriliyor? Görün.


23 Aralık akşamı Mustafa Kemal başkanlığındaki Milleti Temsiliye Heyeti, Çelebi Cemalettin Efendi’nin konağında konuk oluyorlar. Mazhar Müfit Kansu bu anları, konuşulanları, izlenimlerini günü gününe not etmiş, bunları oradan okumak gerekir deyip biz anlatımımızı sürdürelim.


Akşam yemekte Mustafa Kemal, Çelebi Cemalettin Efendiye sebebi ziyaretlerini anlatıp, ülkeyi bu işgalden kurtarmak için çıktıkları bu yolda Çelebi Cemalettin Efendiden de desteklerini istemek için buraya geldiklerini söylüyor. Hatırlatmaya gerek var mı bilmem, Çelebi Cemalettin Efendi 1516’da oluşturduğu “Gönüllü Bektaşi Alayıyla”, Erzurum’da Rus işgalcilerine karşı savaştığı için, o tarihte çok önemli bir misyon sahibi.


Çelebi Cemalettin Efendi cevabı konuşmasında, bu konuda başarılı olacaklarına inandığını, başarılı olmaları halince Cumhuriyet kurmayı düşünüp düşünmediğini soruyor.


Mazhar Müfit Kansu, Mustafa Kemal bu mühim konu hakkında müsbet ya da menfi bir cevap vermeden ustalıkla konuyu döndürdü diyor. Atatürk orada açık, aleni olarak evet Cumhuriyeti kuracağız diyemezdi; o gün bunu ilan etse belki de yanında yakınında olan padişah yanlısı biri Mustafa Kemal’i vurup, öldürebilirdi. Hayır Cumhuriyeti kurmayacağız dese de Çelebi Cemalettin Efendinin desteğini alamayabilirdi. Bunun için Mustafa Kemal “bu mühim suale menfi ya da müsbet bir cevap vermeden konuyu geçiştirdi.”


Ancak Cemalettin Çelebi’de feleğin çemberinden geçmiş, tecrübeli bir kişi olarak durumu anlayıp, “paşa hazretleri akşam başbaşa görüşmemiz gerekiyor” dedi. Akşam olup, herkes odasına çekileceği zaman Mustafa Kemal Paşa ile Cemalettin Çelebi baş başa görüştüler. Bu görüşmede Cemalettin Çelebi, Mustafa Kemal Paşaya amaçlarına ulaşmaları halince Cumhuriyeti kurmayı düşünüp düşünmediğini tekrar sordu. Bu görüşmede Mustafa Kemal, Cemalettin Çelebi’nin elini ellerinin içine alıp, Cumhuriyeti ilan edeceğimiz zamana kadar bu aramızda sır kalması kaydıyla sana söylüyorum ki, başarıya ulaşıp, vatanı düşmandan temizledikten sonra Cumhuriyetide kurup, bunu da ilan edeceğiz” dedi.


Çelebi Cemalettin Efendi, Cumhuriyetinin ilan edildiğini göremeden bir yıl önce, bu günkü takvime göre 1922 yılının, Ocak ayında ölüyor. Ölmeden önce, hastanede yattığı odaya kardeşi Veliyettin Çelebiyi çağırarak, gelecek kuşaklara anlatması için Mustafa Kemal’le o gece baş başa görüşmelerinde bunları konuştuklarını anlatıyor.


Veliyettin Çelebi’nin bu konuda anlattıkları bir belge olarak Başken Üniversitesinin yayımladığı “Yeni Dünya” Dergisi’nde çıkmıştı.


Burada ben bu güne kadar hiç yazılmayan bir bilgiyide aktarmak istiyorum. Anne anemizin babası büyük Acırlıoğlundan duyup, bize aktardığına göre: Mustafa Kemal o görüşmede Çelebi Cemalettin Efendiye, “Çelebi hazretleri gerekirse yine asker toplayıp, yine bir ordu kurabilir misin? Diye soruyor. Cemalettin Çelebi de, “Allah o günleri bir daha bizlere göstermesin” diyor; kurarım ya da kuramam diye bir cevap vermiyor.


Şimdi burada kafama takılan üzerinde düşünmesini istediğim konu şu: Mustafa Kemal 23 Aralık 1919’da Camalettin Çelebi’nin hanesinde yemek yerken, Cumhuriyeti Kurmayı düşünüyor musunuz sorusuna niye net bir cevap vermeyip sözü dolandırarak durumu idare etti?


Mustafa Kemal, günümüzde “firi” takılan sorumsuz aydınlardan değildi. Mustafa Kemal üstüne aldığı toplumsal görevin sorumluluğu ile davranıyordu. Buna Gramsci, “Aydınlar ve Toplum” üzerine yazılarında “organik aydın” diyor. Gramsci’nin, “organik aydın” kavramı ile kendi başına takılmak yerine, bir sınıfa, bir guruba yada harakete bağlı, bağlı olduğu sınıfın ya da hareketin önündeki sorunları açmak için düşünce üretip, yazı yazan aydınları kastediyor.


Günümüzde Alevilik üzerine yazı yazan kişilerin çoğunun Alevi hareketi ile ne organik nede manevi bir bağı yok; bu yüzdende söyledikleri sözün sorumluluğunu hissetmeden, bunun Alevi kitlesine ne etkisi olacağını düşünmeden yazıyor, bu arkadaşlar belirli bir zaman sonrada her hangi bir özeleştiri yapmadan tersini yapabiliyorlar.


İtalyanca’dan Gramsci’nin “organik aydın” diye çevrilen sözü, başka nasıl ifade edilebilinir, bilmiyorum. Bana “organik aydın” sözü kafamdaki tam manayı vermiyor. Bu olgu başka nasıl ifade edilir diye düşünüyorum. Acaba diyorum, “Organik Aydın” yerine “Aydın Sorumluluğu ya da Sorumlu Aydın’mı” desek diye düşünüyorum.


Böyle bir çeviri sorunu ile sıkıntıyı Machiavelli’nin “Prens” kitabını okurkende yaşamıştım. İtalyaca aslından yapılan bir çeviride “bazı hükümdarlar eski kanlıdır” diyordu. “Eski kanlı” ne demek diye uzun uzun düşündüm. Sonra başka bir yayın evinden çıkan “Prens” çevirisini alıp okudum; bu çeviride “eski kanlı” yerine “bazı hükümdarlar soyludur” diyordu. Bu “organik aydın” sözünü de böyle farklı bir ifadesi olabileceğini düşünüyorum.


Mustafa Kemal’in bu sorumlu davranışının bir örneğini de Lenin’in “Nisan Tezleri” kitabında görmüştüm.


Lenin, 1917’den önce, Paris Kominini anlatırken, Paris Komininin Proletarya Diktatörlüğü olduğunu söylüyordu. Aynı Lenin, 1917 Nisanında tezlerini anlatırken, alternatif olan Sovyet iktidarını anlatırken, “Sovyet, Paris komini tipinde bir devlettir” diyordu. Çünkü o sürece gelene kadar, Eskiden Bolşevikler, demokratik devrimden sonra, bir burjuva yönetimi kurulacağını, asla proletarya demokrasi kurulmayacağını söylüyorlardı. Ama yine Lenin’in tabiriyle söylersek, “teori griydi hayatsa sonsuza kadar yeşil”. Eskiden Bolşeviklerinin dediklerinin aksine, demokratik devrimden sonra Sovyetler ortaya çıkmıştı. Sovyet özün de proletarya Devletinin organlarıydı. Lenin’in, “Bütün iktidarın Sovyet’e” talebi gerçekleşirse, bu Proletarya devleti olacaktı. Buna kendilerine “Eski Bolşevikler” diyen kesim karşı çıkıyordu. Bunun için Lenin, “Nisan Tezleri” kitabında, tezlerini anlatıp, tezlerini sunarken Sovyet için Proletarya hakimiyetidir yerine Sovyet Paris komini tipinde bir devlettir diyordu. Mahir Çayan, teoride sınıf mücadelesi kelimeler üzerinden yürür der. Bunun için toplumsal mücadele içinde, kendisinin bir sınıfla organik bağı olan aydınlar yazarken, bir düşünceyi anlatırken daha bir sorumlu davranırlar. Bu konuyu önemle düşünmeliyiz.

Aşk İle
Rıza Aydın


 

  Bu yazı 4932 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım