Rıza AYDIN

TASAVVUF BİZİM İÇİN NE ANLAMA GELİR

Rıza AYDIN
  13-05-2019 07:01:00

Ünlü bir söz, “nereye baktığın değil nereden baktığın önemlidir” der.

 

Herkes, her şeye bulunduğu yerden bakar, gördüklerini o zamana kadar edindiği bilgi birikimiyle harmanlayıp, akıl süzgecinden geçirerek, onu yeniden üretircesine dışına yansıtır. Belki bu yüzden Hacı Bektaş “Derya ne kadar geniş olsa da siz kabınız kadar alırsınız” demiş. Bizler dışımızdan bize yansıyan her şeyi kendi kabımıza alıp, onu orada şekillendirerek tekrar dışımıza yansıtırız; işte buna gerçekçilik deniyor.

 

Akşam üzeri, hem yurt dışından hem de yurt içinden, yaşanılan dönemin hassasiyetlerini idrak eden dostlarım beni arayarak yazıp çizdiklerine, haline, davranışına, konuşmalarına dikkat et, kendi kendine bir çeki düzen ver dediler. Bu uyarıyı haklı bulup bilmediğim şeyler öğrendim, yani facebook denen bu dünyadaki ayarları yeniden düzenledim.

 

Sansür insanın önce içinde başlar. Aleviler 600 yıl süren Osmanlı döneminden de önce yasaklı oldukları için, söyleyecekleri her sözü yaşadıkları dönemin özelliklerini düşünerek ölçüp biçerek söylemişler. Bunun içinde demişler ki, bir sözü alim ayrı, cahil ayrı, kamil ayrı anlar. Bu düstür içinde sözlerini söyleyip deyişlerini çığırmışlar, işte bunun adına da “TASAVVUF” demişler. Herkes tasavvuftan ne anlar ayrı bir konu ama Aleviler için tasavvuf budur.

 

Bakın bu tasavvuf anlayışını Şeyh Bedreddin “Varidat” adlı ünlü eserinde şöyle anlatıyor. Herkes bunu okuyup kendi kabına alarak yeniden yorumlasın diyorum
Aşk ile.

**

Şeyh Bedrettin VARİDAT adlı ünlü eserinde şöyle bir açıklama yapıyor. Öğretici olsun diye parçayı biraz uzun almak istiyorum:

 

“Tanrı, rahmet eylesin, dedi ki: Tasavvuf tam oldu mu iki yüzlülük olur. Gerçek, sofi hiçbir adamın görmediği şeyi görür, hiçbir insanın işitmediğini işitir, hiçbir kimsenin sezmediğini şeyi sezer. Onları, halkın anlayabileceği biçimde anlatır. Ama kaynağı gizli tutar. Ayan ederse, onu öldürürler. Gizlemese ne yapacak? Tanrı rahmet eylesin, Sariyy-is Sakati’nin dedikleri gibi, “Tasavvuf, üç anlamlı bir isimdir. Sofinin bilgi ışığı, onun haramdan kaçınma ışığını söndürmez. O, kitabın açık anlamına ters düşen gizli bilgisiyle konuşmaz. Bilgisini keramet biçiminde, Tanrı’nın üstündeki perdeyi aralayacakmış gibi bir amaçla ve halkı kandırabilmek için kullanmaz. Gerçeği araştıranların bulduklarına inanmaları ve inançlarına uygun hareket etmeleri gerekir. Böyle olunca, gizlenme kalmaz. İki zıt şeyi birleştirmesine şaşılır, ama şaşılmaması gerekir. Çünkü yerine göre, ikisi de doğrudur. Tanrı rahmet eylesin, dedi ki, “Sekiz yüz sekiz yılında (1405), bir Cuma günü, iki yeşil giysili kişi gördüm. Birisi, elinde Hazret-i İsa’nın cesedini tutuyordu. Sonraki, onun öldüğünü, bedeninin de başka bedenlere benzediğini herkese duyuruyordu.”

 

Hak yoluna girenler, “İlm-el yakin, ayn-el yakin, Hakk-al yakin” gibi karışık sözler üstüne, karışık yorumlar yaptılar. Kafaları karıştırmaktan başka işe yaramaz bu sözler. Bunların buralarda anlatılmasının âlemi de yoktur. Bu fakirin anladığına göre, bu iş yalnız tevhit ile olmaz. Cömertlik ve kahramanlık gibi başka şeylerde ister. Bir kimse, birisinin kahramanlığını bizzat görmeyip duymuşsa, bu ilm-el yakin’dir. Bizzat görmüşse, ayn-el yakin’dir. Eğer, kahramanlık, bizzat kendisinden olmuşsa, bu, Hakk-al yakin’dir. İlm-el yakin, kuşkulanılmaz bir bilgidir. Ama bizzat yapılmamıştır, Ayn-el yakin, bizzat yaparak edinilen bilgidir. Hakk-al yakin ise, söylediğimiz gibidir. Doğrulanması da “tevhit” iledir. “Ulu Tanrı bilgisiyle oldu” demek, Tanrı’dan başka yapan olmadığını bilmek demektir. Kuşku bırakmayan bilgi, ilm-el yakındır, göz nuru dökerek öğrenilmişse, ayn-el yakındır, eğer bilinirse ki, ondan başka varlık yoktur, o, tümün varlığıdır, bu, Hakk-al yakındır. Çünkü O, Hakk’ta gerçek olmuş, kendi varlığı kalmamıştır. Bu da bütün varlıkların aslının “ulu varlık” olmasından ileri gelmektedir. “Zikretmek, zikreden, kendisi için zikredilen biridir.” sözünün anlamı, “Tanrı’dan başka varlık yoktur” demektir. Bu üçleme gerçek varlık için aynıdır ve ilm-el yakın’dır. Salik, ancak Halk-al yakin ile gerçeği yakalar ve kendini, o makamda bulur. Dil ile söylenen zikir, gerçek zikrin suretidir. Gerçek zikirde, gönül ile zikir bütünleşir, bu yüzden, gönüle “zikir” derler. Hak da gönüldür. Hepside birdir. Teşbihte hata olmaz. Rüzgar eserken su, yeni bir biçime girer. Buna dalga denir. Gerçekte dalga, sudan başka bir şey değildir. Zikir yapan kimsenin gönlü de zikir kesilir. Söze geçen zikir, biçimlenen gönüle teşbihtir. Bu gönül, suretten ayrılmıştır. Yerimin darlığı, beni, bu ayrımı yapmaya zorladı. Sonuç şudur: Gönülde iki düşünce bulunmaz. Çünkü, gönüle giren düşünce, gönülle bütünleşir. Her düşünce, gönül olur çıkar. Bu durumda kaldıkça, gönüle, bir başka şey sığmaz. Tıpkı dalgalı denizde, dalganın biçimini koruduğu sürece, bir başka biçimde düşünülmesinin olanaksız olması gibi. Bunu anlayışın. Çünkü bunlar, olur olmaz kimselerin bu konuda anlattıklarından incedir.

 

Vecihi Timuroğlu s. 107-109.

 

Son sözü tekrarlayalım mı: Bunlar, olur olmaz kimselerin bu konuda anlattıklarından incedir.

 

  Bu yazı 1976 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım