Tamer Uysal
  04-03-2020 11:50:00

KAPİTALİZM, KRİZ VE SADAKA KÜLTÜRÜNÜN TEMELLERİ

(1)

Monthly Review, 1949'da Paul Marlor Sweezy ve Leo Huberman tarafından çıkartılan sosyalist bir dergidir. Özellikle ABD ve Batı dünyasında Marksizm ile radikal devrimci akımları canlı tutan ana kaynaklardan biri olarak gösterilmekte.

Sweezy, Paul Baran'la birlikte kaleme aldıkları "Tekelci Sermaye" (1966) adlı kitapta kapitalizmin kronik krizlere yatkınlığından söz etmiş dev şirketlerin egemenliğinin dünya kaynaklarını insafsızca kullanması, israfçılık, ve savaş ekonomisiyle bağlantılarını açıklamıştı. Monthly Review Dergisi'nin editörü John Bellamy Foster ise "Neoliberalizm ve Kriz" adlı kitapta (Kalkedon Yayınları tarafından derlenip yayına hazırlanmış) kapitalist sistemin egemen olduğu dünyanın kimsenin nasıl "başa çıkılacağını" ya da durduracağını bilmediği yeni bir krizle daha baş başa kaldığını belirtiyor...

Bütün dünya kriz sonrası kurtarma paketleri açıklarken Türkiye ve özellikle İstanbul hediye çeklerini, doğalgaz abonelerine yaz ortasında verilen kömür torbalarını konuşuyor. Zamlar ve zehir de cabası. Kamu ve dış ticaret bütçesi açıkları gibi gerekçelerle İMF'ye kredi için başvurulması ise seçim öncesi uygulanan sadaka ekonomisiyle çelişiyor...

Peki AKP'nin seçim öncesi jestleri ne anlama geliyor? Hiç gündemde yokken birden ortaya atılan yasa tasarısı ile dağıtılan yardımlar tipik bir diğerkâmlık (Comte'cu altruizm) mı yoksa oylara konulmuş ipotek mi sayılmalı? Krize teskin edici ilaçlar kullanarak sadece vicdanlarımızın harekete geçmesi mi yoksa sadece burjuva hukukuyla aklıevveline mi güvenmemiz bekleniyor?

AKP ekabirlerinin kendine has bir dili ve jargonu vardır. Kriz tartışmalarında başbakanınkiler depreşti. Sokaktaki vatandaşa göre pusulasız yol alan kaptan, nemelazımcılıkta bu kısır tartışmaları da bir odağa dönüştürecek, hükümetinin somut bir önlem paketi (İMF parası, Arap sermayesi ile işçi dövizlerini çekmek istemek yanında) sunamaması veçhesiyle yine tepki doğurarak kendi taraftarlarının gözünde karizmayı iyice çiziktirmeye başlayacaktı.

Sözcü gazetesinden Murat Muratoğlu "İşadamlarının AKP aşkı sona mı erdi?" diye soruyor şöyle devam ediyordu: "Önceki dönemin kaymağını yiyen işadamları 2007 seçimlerine geldiğimizde AKP'ye tam destek ile yola devam dedi. Reel Kesim Güven Endeksi 112.4 iken 2.dönemine başlayan AKP işler biraz ters gidince sağladığı güveni iyice kaybetti. Ve bu endeks Kasım 2008'de 45.6'ya kadar geriledi" (22 Aralık 2008)...

Son krizde de tartışmalar tüketimi pompalayacak ve piyasaları canlandıracak paranın dışardan gelmesini bekleyen İMF'cilerle Türkiye'nin kendi kendine yeter (otarşi) bir ülke olma potansiyeline inanan karşı taraflar arasında sisteme dair ciddi açılımlar getirecek bir hissi yaratamayacaktır. 

Krizin 2007'den önce sinyallerini verdiği Türkiye'de neler konuşuluyor; Başbakan Dünya Kadınlar Günü nedeniyle düzenlenen bir törende genç nüfusun önemine değinip ailelere en az 3 çocuk öneriyor ve bakın ne diyor: "Benim 4 tane çocuğum var. Memnunum, keşke daha fazla olsaydı"... 

Başbakan kadın örgütlerinin büyük tepkisini çeken açıklamasını 5 yıldızlı otelde düzenlenen Aile Şurası'nda da tekrarlıyor. Katıldığı 5. Aile Şurası'nda Eski Almanya Başbakanı Gerhard Schröder ile uluslararası bir toplantıda yaptıkları aile konusuna ilişkin sohbeti anımsatarak Schröder'in Alman ailelerindeki yaşlanmadan söz ettiğini "Öyle bir gün gelecek ki belki yine biz sizin kapılarınıza geleceğiz" dediğini anlatıyor ve ekliyordu: "Belki herkese iş bulamayabiliriz. Bulamıyorsak (Bu ülke demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti) diyorsak o zaman o sosyal denilen bölüm var ya onun içini iyi dolduruyoruz. Örneğin ailelere destekler vereceğiz'' Kasım ayı itibariyle ihtiyaç sahibi 106 bin kişiye bakım sağlandığını itiraf eden Başbakan bu konudaki hizmetlerin artarak devam edeceğini kaydederek bütün bu çalışmaların sadece aile kurumunun güçlenmesi için yapıldığını savunuyordu... 

19. Yy'ın sonuna doğru İngiltere'de de Türkiye'de olduğu gibi "Yoksullara Yardım Yasası" tartışılmakta ve yasanın uygulama alanı genişletilmeye çalışılmakta. Amaca ters düştüğü için bu yasaya karşı çıkar Malthus ve 1798 yılında "Nüfus ilkesi Üzerine Bir Deneme (An Essay on the Principle of Population)" adlı kitabı yazar. Ne tesadüftü ki "Ben İstanbul'un İmamıyım" diyen R.T.E. gibi Malthus da din adamı; bir papazdır fakat "Malthusçuluk" diye anılan görüşleri onunkilerle taban tabana zıttır.

Malthus'a göre her 25 yılda nüfus geometrik olarak artıp ikiye katlanırken gıda maddeleri artışı ise aritmetik bir dizi izler. Yardımlar aslında çocuk sahibi olmayı teşvik ederken, dolayısıyla nüfus sınırlanmadığı takdirde gelecekteki yoksulların sayısını da arttırmış olacaktı. Sonuçta Malthus da klasik bir İngiliz iktisatçısıydı, 18.Yy'da İngiltere'de de hala imtiyazlı sınıfların hâkimiyetinde iktisadi liberalizm savunulmakta idi...

"Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu"nda Max Weber, "Kapitalizm ve Yahudiler"de Werner Sombart üretim, birikim ve harcama gibi davranışların kökenini Protestan ahlâkı ve Yahudi dininin değerlerine dayayarak kapitalizmin yükselişi ve kapitalist üretim arasında bağ kurmaktadır. Günümüzde ise "A Farewell to Alms (Sadakalara Veda)" da Gregory Clark'ta olduğu gibi refah ve gelişimi zengin ve üst sınıfların gen farklılığına yoranlar, yoksulluktaki sebeplerinden biri olarak Malthus tezini reddediyor olsa da kapitalist değerlerin kalıtsal yayılmasına ilişkin ırkçı, dinci ve sınıfçı önermeleri insanlar arasındaki eşitsizlik ve şiddeti açıklamaya yetemiyor.

Karl Marks "Kapitalist Birikimin Genel Yasası"nda "nüfus teorisyenlerinin çoğu Protestan papazlarıdır" derken "bu nazik sorunun, saygıdeğer Protestan teolojisinin ya da daha doğrusu Protestan kilisesinin, dün de, bugün de tekelinde bulunması çok ilgi çekicidir" diye de ekliyordu (Kapital cilt 1).

Dünyadaki 6,5 milyar insan ABD'deki küçük bir grubun oligarşik (establisment) güdümündedir. Buna karşılık dünya nüfusunun yüzde 70'i açlık ve yoksulluk koşullarında yaşamını sürdürüyor. Dünya ticaretinin yüzde 70 i çok uluslu şirketler arasında cereyan ediyor. 500 en büyük çok uluslu şirket yabancı sermaye yatırımlarının yüzde 80'ini, dünya üretiminin yüzde 30'unu yapmakta. Gıda maddeleri alanındaki çok uluslu şirket yoğunlaşması çok daha büyüktür. Beş çok uluslu şirket dünya tahıl ticaretinin yüzde 90'ını denetliyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü'nün (FAO) açıkladığı rapora göre, dünyada 1 milyara yakın insan yoksulluğun en alt sınırında yaşıyor. Maslow'un güdülere dayanan hiyerarşik sisteminin sonundaki "Topluma Katkı gereksinimi" olarak ifade ettiği basamağı gerçekleştirmek hiyerarşik sistemin daha ilk basamağındaki fizyolojik ihtiyaçları karşılanamayan milyarlar için hiçbir anlam ifade etmiyor.

Krizler yoksullara ayrılan kaynakların daha da kısılması anlamına mı geliyor? Dünyada bu konuda neler yaşandığını örneğin 1994'te Johannesburg'ta yaşamına son veren gazeteci Kevin Carter'ın trajik fotoğrafından anımsamalı. Kevin Carter Pulitzer ödülünü yanı başındaki akbabayla ölümü bekleyen aç bir Afrikalı çocuğun resmini çekerek almaya hak kazanmıştı. Edebiyat dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü alan Yaşar Kemal'in davetlilere hitaben Başbakanın da hazır bulunduğu törende yaptığı konuşmada durup dururken "milyonlarca insan açlıktan ölüyor" diyerek "Ya insanlık yok olacak ya bu sistem yok olacak" diye de eklemesi ise boşuna değil: 

"İnsanlık çok kötü günler geçiriyor. Edebiyatım umurumda değil namusum umurumda. Dünyamız değişti. Birçok hayvanın, bitkinin, böceğin, kuşun soyu tükendi. Bu bir felaket. Yazık olur bu dünyaya insanlığın sonu gelirse". 

Bu sözler kaynağını Anadolu'nun börtü böceğinden ot ve çiçeğinden alan dünya çapındaki romancının isyanıdır. Başbakan ise törende öğrenciyken sadece İnce Memed'i okuduğunu açıklamıştı. Zeliş'i de okusaydı ve onu da okumuş olduğunu söyleyebilseydi keşke. Çünkü Zeliş, Necati Cumalı'nın yoksulluk yüzünden babasının borçlusuna vermeye çalıştığı genç bir kızın öyküsünü anlatır.

Çıplak Vatandaş (Yön: Başar Sabuncu) filmindeki gibi çarpık düzende tüm çabasına karşı ailesine para yetiştiremeyip kafayı üşüten 5 çocuklu İbrahim'in (Şener Şen) halini örnek olarak alan aklıselimler için de bu öneriye anlam vermek zordur. Hatırlarsanız daha sonra Başbakan bu kez "En az 3 diyorum" diye ekleyip farklı bir mesaj vererek yine gündemi başka bir tarafa çekmeyi başarmıştı.

Başbakanın 3 çocuk çağrısından sonra AKP Trabzon milletvekili Mustafa Cumur da 4 çocuk yapılmasını önermişti. Mustafa Cumur'un gerekçesi ise işsizlik, göç gibi nedenlerle nüfusun azalarak Trabzon'da milletvekili sayısının düşmesini önlemekti. 

Türkiye'de doğurganlık oranları ortalaması yüzde 2.5 civarında. Son yıllarda düşme görülmüştür (yüzde 6-7'lerde seyrediyordu). Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ise doğurganlık oranı diğer bölgelere göre oldukça yüksektir. Batıda yüzde 2, doğuda yüzde 4-4.5 düzeylerdedir. Ortalama yıllık nüfus artış hızı Karadeniz'de de yüksektir. Bölgedeki ortalama yıllık nüfus artış hızı binde 3'dür. Doğurganlık oranı doğuda batıdan yüksektir. Türkiye'nin en gelişmiş bölgesi olan Marmara bölgesinin nüfus yoğunluğunun yüksek fakat doğurganlık oranının en düşük olması en fazla göç alan bölge olduğunu göstermektedir. Ayrıca Karadeniz bölgesinde de nüfus azalması dikkat çekmektedir. Bu durum doğurganlık oranı göreli olarak yüksek olan bu bölgeden diğer bölgelere yoğun bir göçün olduğuna işaret etmektedir. 

Türkiye nüfus büyüklüğü açısından dünya sıralamasında 20. sırada bulunmaktadır. Az gelişmiş ülkeler gelişmiş ülkelerle nüfus özellikleri bakımından karşılaştırıldığında az gelişmiş ülkelerin doğum oranı ve nüfus artış hızının yüksek, genç nüfusun oranının fazla olduğu görülmektedir.

DİE'nin açıkladığı son nüfus istatistiklerine göre Karadeniz bölgesi Türkiye'nin en hızlı göç veren bölgesi, üstelik bu bölgenin doğurganlık oranı düşük de değil. Buna karşılık Trabzon kilometrekareye düşen insan sayısı bakımından 209 kişiyle Türkiye'nin nüfusu en yoğun beşinci ili. İstanbul, Kocaeli, İzmir ve Hatay'ın ardından geliyor. Karadeniz'de işsizlik ve yoksulluk çok yaygın ve burası Türkiye'nin en yüksek tarımsal istihdamına sahip bölgesi. Tarım istihdamının toplam istihdama oranı Türkiye'de yüzde 48.4 iken, Trabzon ve Rize'de yüzde 64.3, Ordu'da yüzde 73.5, Gümüşhane'de yüzde 76.5, Giresun'da yüzde 70.3 ve Artvin'de yüzde 60.9 düzeyinde. Örneğin Trabzon'da şehir nüfusunun oranı yüzde 49.1, yani nüfusun yarısı hala kırsal alanda yaşıyor. Ancak herkesin arazisi çok küçük ve doğurganlık oranının Türkiye ortalaması düzeyine düşmesinde kente göç yanında, eğitim düzeyinin yükselmesi de etken. (Kaynak: Karadeniz Krizini Asıl Şimdi Yaşıyor İşte Bölgenin Ekonomik Resmi, Abdurrahman Yıldırım, Sabah Gazetesi, 03 Ağustos 2005)... 

Kendi halinde yaşayıp giderken nereden çıktı şimdi yine bu kriz diyen sokaktaki sade vatandaş bile İMF'den hayır gelmeyeceğini anlamışken alınan bu borç niye diye de sormadan edemiyor. Kriz, kimine göre seçim kimine göre geçim, kimine göre mikro ekonomik kimine göre makro ekonomik sebepten ister istemez hakkında çok yazılıp konuşulan konuya dönüşünce sır ve ezoterik bir kavram olmaktan çıktı. Tabi ki bazen sıkça başvurulan teürji ve safsata gibi çareler kriz gibi kapitalizm için başlıbaşına sorunsal olan konularda sökmediğinden herkes yaşamını normal akışıyla sürdürmeyi sağlayacak bir çözüm (ya da önlem paketi) uygulanmasını istemekte. İMF'yle yapılan kredi anlaşmasının gündeme gelmesinde ise iktidar kadar patronlar klübünün de etkisi olmuştu.

Hükümetlerin ise önlem paketlerini açıklarken borç aldığı IMF'nin talimatlarını göz önünde bulundurmaları kaçınılmazdır. IMF Başkanı Dominique Strauss- Kahn, "Hiçbir ülke finansal krizden muaf değil" demişti. Bütün hükümetler İMF'ci değil miydi zaten, AKP de diğer hükümetler gibi İMF'nin çizdiği programa sadıktır. Başbakan'a ait "bize bir şey olmaz", "bizi teğet geçti" ve "kriz inişe geçti" gibi söylemler başlı başına bir anlam ifade edebilir mi? Yeni İMF Başkanı "Borç verirken kendi ideolojik çizgimiz ve kriterlerimizi göz önünde bulunduracağız" şeklindeki sözlerle de bunu açıkça ifade etmektedir.

İngiltere'de yayınlanan sol eğilimli The Independent Gazetesi de Batı'nın Türkiye'deki otoriter laiklerle Müslüman demokratlar arasındaki gerilimde AKP'nin yanında yer alma eğiliminde olduğunu ifade ediyordu. AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn AKP'nin kapatma davası sırasında AKP kapatılırsa Türkiye'nin tam üyelik müzakerelerinin askıya alınabileceğini ifade etmesi AB'ye bağımlı bir ülke olan Türkiye'de aslında daha fazla reform bekleyen Batı için liberal AKP'nin daha akla yatkın bir seçenek olduğunu gösteriyor...

TC sermayesinin dışa bağımlılık hali proaktif olmasına asla fırsat tanımaz. Fakat nedense mücbir sebepten farz edilen ekonomik ve sosyal hadiseler karşısında her daim Türkiye'de reaktiflik, emekçilere karşı sanki haklı gösterilip kendini savunma bir tür müziç bir iztirar hali mevcuttur. 1970'lerde otoriter ve totaliter (bütüncül) şeklinde ülkeleri sınıflayan da ABD'dir. Totaliter yapı Amerikan tarzı propagandist bin bir hile ve düzenle kısmen ortadan kaldırılmış olsa da otoriter (buyurgan) yapı yine ABD tarafından dayatılmıştır. 1950'lerden sonra başlayan Amerikan destekli kurumsallaşma (iktidar erki, medya erki vs.) 12 Eylül'den sonra tahkim edilerek sekterizm ve sol anti-emperyalist mücadelenin sindirilmesiyle sonuçlanmıştır.

Küresel ekonomik kriz paradan para kazanma döneminin ürününden de başka bir şey değildi. "Borç almak köleliğin başlangıcıdır" diyen büyük yazar Victor Hugo'nun sözünü hatırlayalım. Ancak tarihin en sistemli iaşe ve yakacak organizasyonuna karşı sedatif etki ile tepkileri bir derece pasifize edilen biçare ve pek mümeyyiz görünmeyen toplum için hem ekonomik konjenktür (gidişat) hem kralın çıplak olup olmadığı sonuç itibariyle anlaşılacaktır. Bir süre daha tatlı sözlerle ve çeşitli hediyelerle oyalanmak halk tabiriyle ağza çalınan bir parmak bal anlamına da geliyor.

Sonunda bedava sirkenin baldan mı tatlı yoksa matah bir şey olup olmadığını zaman mutlak surette gösterecek ancak emekçiler açısından daima kendi sırtına yüklenmesi demek de olacaktı. Çünkü İMF'den gelecek olan 25 milyar dolarlık kaynağa karşılık eski ödeme planına göre 1 yıl içinde İMF'ye geri ödenecek 50 milyarlık borç daha var. Borcun yeni bir borçla ödenecek olması İMF'nin asgari ücret pazarlığında da görüldüğü gibi taraflık ve ücretlere tahdit dayatması anlamına geliyor

Din siyasette araç olarak kullanılmış, 12 Eylül ırkçı ve gerici partilerin iktidar yolunu açmıştır. Dünya'da ve Türkiye'de sosyal devlet ve ulusal politika arayışları gündemde ancak ANAP ve 1980 sonrası özelleştirme uygulamalarıyla dış pazarlara bağımlılık arttırılmıştır.

İleri teknoloji transferi ve istihdam yaratmak amacıyla baş tacı edilen yabancı sermaye gelişmekte olan ülkelerin öz kaynaklarını (vergi muafiyeti, ucuz arazi vs.) teşviklerle ele geçirmekte şirket satın alma ya da birleşmeler yoluyla da ulusal ekonomileri denetim altına almaktadır. "Küreselleşme ve Direniş" adlı kitabıyla tanınan ABD'li sosyolog ve siyaset bilimci James Petras "Türkiye Derviş ile özelleştirme ve liberalizasyon, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, emek pazarının kuralsızlaştırılması sürecini başlatmıştı" diyordu. AKP ise "babalar gibi satarım" diyerek Halk ve Ziraat Bankası dışında Türkiye'nin banka ve finans sektörünün yarısını yabancılara devretti. Hizmet sektörünün yüzde 75'i yabancıların kontrolü altına girdi. KİT'ler tasfiye edildi. Tarım, sanayi, iletişim ve enerji gibi işkollarındaki önemli kuruluşlar yabancı sermayeye aktarıldı.

AKP'nin uyguladığı politikalar Osmanlı Devleti'nin çöküş ve parçalanma dönemine de benzetiliyor. Türkiye ekonomisi adeta mandacılık tipi sömürge ve vesayet altındaki ülkelerin durumunu anımsatıyor. Başbakan çeşitli kürsülerden mütemadiyen "BOP'un eşbaşkanıyım" şeklinde müşabih lafları müftehir tavırla dile getirirken Erol Manisalı, 10 Kasım 2008 tarihli yazısında gerçeğin üstüne basarak "Amerikan başkanları ise kapitalist oligarşinin emirlerine uymakla yükümlü yöneticilerdir" demekte. Ilımlı İslâm projesi Türkiye'de BOP'un bir parçası olarak devreye sokulmuştur...

İMF (İnternational Monetary Fund), emperyalistlere hizmet en önemli kuruluşlardan birisidir. Sermayesinde ve kararlarında ABD'nin tayin edici rol oynadığı bir finans kurumudur. Bretton Woods Konferansı sonucunda (ABD'de) 1945'te kurulan İMF 1947'de finansal operasyonlarına başlamış ve 1998'den bu yana neoliberal programı uygulamaktadır. Amacı doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını (yabancı bankalar, yabancı şirketler ve tarımsal üretimin kısılması) teşvik etmektir. İthalat, tüketim ve yüksek faizli borçlarla ulusal ekonomileri batağa sürükleyen İMF tekellere ve çok uluslu şirketlere bağımlı kılarken özelleştirme, hayat pahalılığı ve işsizlik gibi sorunlara yol açmaktadır. Güney Asya ülkelerinde siyasi istikrarsızlık ve vahim sonuçlara yol açan başarısız bir neoliberal politika aracı olmuştur

IMF'yle yapılan anlaşmalar stand-by adını alır. Kullanmak amacıyla üye ülkelere kota koyar. Aslan payı ABD'nindir. Japonya, Almanya, İngiltere ve Fransa onu izler. İMF emri altına giren ülke istikrar ve ödemeyi garanti edecek programı yani niyet mektubu (letter of intention) taahhüd eder. Türkiye ise İMF'nin en sadık müşterisidir...

Kapitalist liberal politikalar krize girdiğinde yine kapitalist sosyal demokratik keynesyen politikalar devreye girer. Keynesyen model kapitalist pazarın canlandırılması için devlet harcamalarının arttırılmasından başka hiçbir şey değildir. Aslında yaşanılan her kriz yeni yeni tekelci oluşumlara yol açmaktadır. Bütün büyük krizler (buhranlar) büyük kârları hedefleyen kapitalist spekülatörlerin eseridir. Ergin Yıldızoğlu, "salt sermaye için değil sınıflar arası ilişkiler açısından kriz bir yenilenme anıdır" diyor (Cumhuriyet, 22 Ekim 2008). Marks, kapitalist krizi yok oluş olasılığının ortaya çıktığı an değil aynı zamanda sermayenin yenilenme ve temizlenme süreci olarak görüyordu (Kapital Cilt 1-3). Krizler verimsiz yapılar, fazla kapasite, fazla mallar ve fazla işgücü tasfiyesine neden oluyor. Bazıları devlet tarafından korunmak isterken ayrıcalıklı sınıflar krizin maliyetini ise topluma yüklüyor ve sermaye merkezileşip emek süreleri yeniden düzenleniyor

Mustafa Sönmez "kriz son tahlilde sermaye birikimi sürecinin aksaması, kâr oranlarının veri bir duruma göre düşme eğilimi göstermesi demek" diyor (100 Göstergede Kriz ve Yoksullaşma, İletişim Yayınları, 2002). Krizin aşılması demek sermayenin yeniden üretimi için yeni bir model yeni bir format bulması demektir diyen Sönmez her krizin bir yeniden yapılanma bir ayıklanma süreci olduğuna işaret ediyordu. Karl Marks'ın deyimiyle sadece sermayedarların çalışanları mülksüzleştirdiği bir dönem değil kapitalistlerin de kapitalistler tarafından mülksüzleştirildiği bir dönemdir. İşletmeler açısından sonuç iflas, tasfiye, el değiştirme veya birleşmeler idi.

Yeniden şekillenme ekonomik olduğu kadar politik ve sosyal alanda da yaşanır. Türkiye'de ise Anayasa, "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyor ama milli servetin önemli kısmını paylaşan aile sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. KİT ve bütçe açıkları, fonlar ve yerel yönetim harcamaları derken 2001 krizinin Türkiye'ye faturası 130 milyar dolardı. Sabancı (döviz spekülasyonu yapan) ve Oyak gibi (bankacılık ile finans ve çeşitli faaliyet alanlarını birleştiren) holdingler 2001 krizini büyük kârlarla kapatmıştı. Buna karşılık hortumlanan, döviz borcu kabarık ve öz sermaye yapısı zayıf olan yerel ölçekli bankalar ve işletmeler batmıştır

1929'daki Büyük Buhran (The Great Depression) insanlık tarihinde bir kez oldu bir daha yaşanmaz deniyordu. Yeni küresel krizle bu sözler de anlamını yitirmiş oldu. 1929'da 4 bin banka batmış, 50 milyon kişi işini kaybetmişti. Toplam üretim yüzde 42, dünya ticareti yüzde 65 azalmıştı. Dünya'nın 1929'da yaşadığı büyük kriz 2.Dünya savaşının yol açtığı ekonomik canlanmayla kurtulmuştur. Sıcak savaşlardan daha ucuza gelen bir yatırım olarak ortaya sürülen liberal felsefenin "neo"su da iflas etmiştir

ABD'de geçen yıl konut piyasasında başlayan ve Birleşmiş Milletler'in ''yüzyılın krizi'', Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) ise ''dünya ekonomisinin 1930'larda bu yana karşılaştığı en tehlikeli finansal şok'' olarak nitelendirdiği küresel finansal kriz, dünya gündeminin en önemli maddesi olmayı sürdürüyor. 2008 başında petrol ve altın fiyatları yükselmiş, borsa düşmüş, mortgage kredileri geri dönmeye başlamış ve işsizlik oranı yükselmişti. İngiltere'de halkın önemli bölümü yoksullaşmıştı. Bankalar battı. Belçika'da enerji ve gıda fiyatları yükseldi. Almanya'da yoksulluk 4'te 1 oranında arttı. İtalya'da sosyal güvenlik, gelir adaletsizliği ve fiyat düzeyinin artışına sebep oldu. Türkiye'de ise kriz üretim ve talebin düşmesi, işyerleri kapanışları, büyümenin azalması, işsizlik, devlet ve reel sektör borçlarının artışıyla sonuçlanmıştır.

Yabancı ülkelerde önlem paketi mevduat güvencesi ve geçici mevduat sigortası devreye sokuldu. Dünya genelinde ülkeler toplam 5,5 trilyon doları aşkın kurtarma paketleri açıklamasına rağmen hala kontrol altına alınamayan küresel kriz, başta otomotiv sektörü olmak üzere reel sektörü de etkilemeye başladı. Küresel krizle baş edebilmek için Amerikan Merkez Bankası (Fed) ve diğer merkez bankaları tarihte görülmemiş şekilde koordineli olarak faizleri düşürürken, AB ve diğer bazı ülkeler bankalardaki mevduat garantisini artırırken, bazıları ise tam güvence getirdi. AB içinde kendi bankalarına yüzde 100 mevduat güvencesi sağlayan ilk ülke İrlanda oldu

ABD 700 milyar dolarlık finans sektörü kurtarma paketi uygulamaya soktu. Almanya tüm banka hesaplarını güvence altına aldı, en büyük ikinci kredi sağlayıcısı Hypo Real Estate ve ikinci büyük bankası BayernLB kurtarıldı. İngiltere mortgage bankası Bradford Bingley'e el koydu. 350 milyar dolarlık bankacılık destek paketi devreye sokuldu. İspanya'da 30 milyar euroluk fon oluşturuldu. Hollanda'da Fortis kısmen kamulaştırıldı. İzlanda'da ise devlet ülkenin üçüncü büyük bankası olan Glitnir Bank'ın yüzde 75 hissesini devraldı. Bu krizde Rusya borsası 2/3 oranında değer kaybederken, 1998'de de serbest piyasa ekonomisine geçtikten sonra kısa vadeli dış borçlarını ve hazine kâğıtlarını ödemekte zorlanmıştı. Rusya'da başta yolsuzluk, gelir dağılımı dengesizliği ve işsizlik olmak üzere sorunlar gün geçtikçe artıyor. 

1970'lerden sonra başlayan aşırı üretim ve kapasite fazlası, finans sektörünün devreye girmesi (aşırı sermaye birikimiyle Avrupa ve Japonya'da) ve ABD Merkez Bankası'nın (Fed) sistemin hakimi haline gelerek piyasalara faiz yoluyla müdahale etmesiyle krizler peş peşe başlamıştı. ABD merkezli kapitalist sisteme entegre olmuş yoksul veya az gelişmiş ülkelerin etkilenmeyeceğini öne sürmek (decoupling hipotezi) inandırıcılıktan yoksundur. Ekonomik Krizin asıl kurbanları her defasında yoksullar ve orta sınıf oluyordu. Meksika, Arjantin, Türkiye, Asya, Rusya vs arka arkaya krizler yaşamıştır.

Türkiye'de 2006'dan itibaren büyüme azalırken tüketim harcamaları düşmeye başlamıştır. TEPAV (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı) gibi kuruluşlar krizin Türkiye'yi de vuracağını açıklamıştı. Örneğin TEPAV'a göre kriz; kredi, portföy, tüketici davranışları ve dış ticaret olmak üzere Türkiye'yi dört koldan vuracaktır (2007 – 2008 Küresel Finans Kriz ve Türkiye: Etkiler ve Öneriler Raporu - TEPAV). Türkiye bu krizin de asıl altında kalacak ülkeler arasında gösterilmektedir. Krize karşı henüz ciddi bir önlem paketi açıklanmamıştır. İlk aşamada ise küresel kriz Türkiye'ye ihracatın azalması, yabancı ülkelere döviz aktarımı (sıcak para akışıyla portföyün boşaltılması), büyümede gerileme, kredi kaynaklarının tıkanması ve işsizlik artışı olarak yansımıştır.

 

(2)

Atlas Dergisi'ndeki (Sayı 101 / Ağustos 2001) bir soru dikkat çekiyordu. "Daha zengin ve yalnız bir insanlık mı düşlerdiniz yoksa daha çok paylaşan ve daha mutlu bir insanlık mı?" Üniversite yıllarında hocalarımızın bizden yanıtını beklediği başka bir soruyu daha anımsıyorum: "Teknolojinin geliştiği günümüzde mi, yoksa ilkçağlardaki insanlar mı daha özgürdü acaba?" Aslında bu soru insanlığın ilk çağlardan beri tartıştığı temel sorunlardan bir tanesini "egemenlik" ve "çelişki" kavramının ortaya çıkmasında vardığı aşamayı ortaya koymaktadır.

Ramazan çadırları ve toplu iftar yemekleriyle işareti verilen sadaka kültürü AKP'nin kömür torbaları ve erzak kolileriyle şirazesinden çıkarak sadaka dağıtan bir devlet modeli ortaya çıkarmıştı. Mustafa Balbay bir yazısında "sosyal devlet yerini sadaka sistemine bıraktı" diyordu.

Kısaca hatırlatayım. MÖ 7.Yy'da yaşayan Yunanlı bilgin Hesiod başlangıçta insanların sade ve basit bir yaşam sürdüklerini ifade eder. MÖ.4.Yy'da yaşayan Empedokles ise Hesiod'a katılarak "Altın (mutlu) Dönem"de hatta insanlarla hayvanlar arasında bile düşmanlık olmadığını çünkü doğanın bütün canlılara yeterli kaynağı sağladığını belirtiyordu. Bu dönem doğanın nimetlerinden beraber yararlandıkları hiç kimsenin kimseye egemen olmadığı henüz savaşlar ve çelişme (mücadele) olmayan bir dönemdir, fakat para ile servetin ortaya çıkması Demir (karmaşa) dönemini yani tahakküm ve cebir dönemini de başlatmıştı.

Bu görüşe karşı çıkan Demokritos altın dönemden demir dönemine bir geçişin söz konusu olmadığını insanların tersine daha olgun dönemlere ulaştığını ileri sürüyordu. Tarih içinde insanlar medenileştikçe karmaşa ve güçlüklerden de uzaklaşıp daha müreffeh bir hayata ulaşmıştı. Demokritos'un yaşadığı dönem Yunan felsefesinde "kozmolojik dönem" olarak adlandırılan M.Ö. 600'den 450'ye kadar süren ilk dönemdir. M.Ö. 450 civarı kısmen erken Yunan felsefesinin iç dinamiklerinden kısmen de siyasî koşullardan kay­naklı, Atina'da bir değişimin yaşandığı demokrasinin de başladığı dönemdi. Egemenlik kavramı medenileşme sonucuydu Demokritos'a göre. Bu konuya eleştiriler Fredy Perlman ve John Zerzan gibi anarko-pritimitivistlerden gelmiştir ancak John Moore'un "A Primitivist Primer (Primitivist Okuma Kitabı)'nda da belirttiği gibi nüfus konusunda bile anarko-primitivistler arasında bir fikir ve oy birliği yoktur. Anarko-primitivistler modern teknoloji ya da uygarlığa değil güç ilişkilerini biçimlendirdiğini ileri sürdükleri bütün sistemlere karşıdır.

Marks Engels'le birlikte kaleme aldıkları Alman İdeolojisi'nde ise geçim araçlarının üretimini yaşamı sürdürmek için gerçekleştirilen tarihsel ilişkiler ya da toplumsal faaliyetin temeli olduğunu ifade etmektedir:

"Ama yaşamak için her şeyden önce içmek, yemek, barınmak, giyinmek ve daha bazı başka şeyler gerekir. Demek ki, ilk tarihsel eylem, bu gereksinmeleri karşılayacak araçların üretimi, maddi yaşamın kendisinin üretimidir, ve bu, binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de salt insanlar yaşamlarını sürdürebilsinler diye günbegün, saatbesaat yerine getirilmesi gereken tarihsel bir eylem, bütün tarihin temel bir koşuludur".

Hesiod'a göre tarih, sürekli bir dönüşün hareketidir. Yani tarih, altın dönemden başlayarak demir döneminden geçtikten sonra yeniden altın dönemine dönen bir yol izler. Demokritos'a göre ise insanlık tarihi sürekli bir gelişimdi. İnsan, tarihin akışı içinde, başlangıçtaki hayvan yaşamından sürekli uzaklaşarak daha iyi bir yaşama kavuşmuştu. Karl Marks'ın 1841'de hazırladığı doktora tezinin başlığı da "Differenz der Demokritischen und Epikureischen Naturphilosophie (Demokritos İle Epikuros'un Doğa Felsefeleri)" adını taşımaktadır...

Günümüzde insan nüfusu ve etkisi hızla artarken doğanın yok oluş süreci hızlanmıştır. Tarım Devrimi, Sanayi Devrimi, Bilgi ve İletişim Devrimi gibi süreçlerden sonra doğal süreç modernite sonrası kullanıma açılan coğrafya ile birlikte insan sayısının çoğalmasına karşılık diğer canlı türleri ve doğal yaşamı hızla tüketmeye başlamıştır...

İşsizlik, açlık, yoksulluk ve gelir dağılımı adaletsizliği toplumun başat sorunları. Yoksulluk özellikle doğu ve güneydoğu bölgesi olmak üzere bütün yurda yayılmış durumda. 8 milyon aileye kömür milyonlarca insana gıda paketi dağıtımının konuşulduğu bir ülke haline geldik. Her dört kişiden birinin açlık veya yoksulluk sınırında yaşadığı çalışma hakkından yoksun bırakıldığı bir ekonomik sistemle toplum yoksullaşıp iktidara kucak açar hale getirilmiştir. 

İşte bu manzaranın fotoğrafı kısa bir süre önce gazetelere Adana'da da yansıyordu. Doğu ve Güneydoğu illerinden göç edenlerin yaşadığı yoksul mahallerin çocukları karınlarını doyurmak için semt pazarlarında atılan sebze ve meyveleri topluyordu. Pazar esnafına göre böyle çocuk sayısı son 1 yılda 3'e katlanmış.

Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan bir araştırmaya göre Türkiye'de 06-14 yaş arası her 10 çocuktan birisi yoksulluk nedeniyle ilköğretim hakkından yoksundur (10 Eylül 2008). Öte yandan paralı eğitim sistemi ve eğitim alanında uygulanan özelleştirme politikası nedeniyle ilk ve orta öğretim gibi temel eğitim basamağındaki dengeler bile bozulmakta.

Aslında dışa bağımlılık ve yoksulluk, toplumun cehaleti ve çaresizliğini kullanarak fonlanıyor. Dün çeteleri finansa eden sömürgeci anlayış günümüzde öz varlıklarımıza teker teker el koyarken bir yandan da açıkça yanlış hükümet politikalarını destekliyor. Türkiye'de şirket kurtaran TMSF ile kömür, gıda vs. yardımı yapan belediyeler de dahil olmak üzere aslında bütün kurumlar hazineye, hazine de dış ülkelere borçludur. Borçlandırma politikası ilk başta bütün devlet kurumlarında yaygınlaşıp aşağıdan yukarıya doğru bir silsile izler görünse de en nihayetinde toplumun alt kesimlerini sürekli yutmaya hazır dev girdaplara benziyor... 

Kriz yüksek piyasa aygıtlarıyla (faiz, döviz, borsa vs.) işleyen küresel ekonominin aşırı üretim ve tüketim dengesizliğinin de bir sonucudur. Türkiye ticaretinin en önemli payını tekstil ve hazır giyim sektörü karşılamakta ve ihracatın (DTÖ verilerine göre) yüzde 83'ü ekonomik kriz sonucunda "derin ve uzun süreli" bir durgunluk içine gireceğini bildiren AB'ye yapılmaktadır. TÜİK'e göre 2007'de ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 63.1'di. Buna karşın dışarıdan başta petrol, demir ve çelik olmak üzere kara taşıtları ile bunların aksesuar ve parçalarını, değerli süs taşlarını ithal eden Türkiye'nin 2007 yılındaki ihracatı 107 milyar dolarken ithalatı 170 milyar dolar olmuş, 2007 yılında dış ticaret açığı, 2006 yılına göre, yüzde 16.3 artarak 62 milyar 833 milyon dolara yükselmiş ve 1 Temmuz 2007- 30 Haziran 2008'i kapsayan bir yıllık dönemde 72.1 milyar dolara ulaşmıştır...

Krizin vahameti anlaşıldıkça Başbakan'ın söylemleri de değişmekte. Krizle ilgili tartışmalar yerel seçim öncesi yarısı AKP'ye yandaş Türk medyasınca dile getirilmekten zaten kaçınılmıştı. Ancak Başbakan'ın "Küresel ekonomik kriz dünyada ciddi bir etki yarattı. İnşallah bizi teğet geçecek ve biz bunu en az zayiatla atlatacağız" (Radikal, 19 Ekim 2008) gibi sözlerine rağmen bir ciddi krizden dışa bağımlı Türkiye'nin etkilenmemesi beklenemezdi. Din üzerinden yapılan siyasetin sonucunda geldiğimiz, önce yoksullaştırılan sonra sadakaya alıştırılan ve teşhir edilen yardım kuyruklarındaki kalabalık ve izdiham manzaralarını anımsayalım. Sosyal devlet uygulamalarını sulandıran yöntemler sonucunda Deniz Feneri, Mercimek olayı vs. yargı konusu olmuşken de Şükran Soner Cumhuriyet Gazetesindeki köşesinde haklı olarak soruyordu: "Ya AKP'nin propagandasında da kullanılan devlet kaynaklarıyla yapılan yardımlarda yasal suç da işleniyor olmasının sorgulaması, hesabı olmayacak mı?" ...

Sosyal yardım ve güvencenin tarihçesine baktığımızda çıkan yasa ve uygulamaların sınıfsal karakterli olduğunu ve fabrika sanayi kapitalizminin gelişmeye başladığı 17.Yy'da başladığını görürüz. Kapitalizmin temel ihtiyacı olan işgücü için çıkarılan ilk düzenlemelerin ortaya çıktığı ülke İngiltere'dir. 1601 tarihli yoksul yasası yoksulları güçsüz ve aciz yoksullar, düşkünler evi (almshouses) veya yardım evleri dışında verilen yardımlar (outdoor reliefs) aracılığıyla yardım edilen, çalışamayacak durumda olan hasta ve yaşlı kimseler ile çalışabilir acizler (paupers) diye iki kategoriye ayırmaktaydı.

Kamu kaynakları üzerinde yük olarak görülmeye başlanacak ve yoksul yasalarının temel ilkelerinden biri olan "hak eden" eden "hak etmeyen" yoksul ayrımı, sosyal politika tarihinde modern sosyal güvenlik sistemleri kuruluncaya kadar sürekli tartışılan bir konu olacaktır. Özellikle liberallerin 1834'te çıkan yeni yoksul yasası üzerindeki baskı ve düşüncelerinin etkisi büyüktü. 18 Yy. liberalleri başta Adam Smith yoksullara yardım için yapılan yasal düzenlemelere sert biçimde eleştiriler getirip karşı çıkıyordu. İkamet yasasını piyasa ekonomisi için gerekli olan emeğin serbest dolaşımını ortadan kaldırdığı için engel olarak gören Smith'e göre emeğin dolaşımının olmaması aynı zamanda da mal dolaşımının da kısıtlanması anlamına gelmekte idi (Adam Smith, An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations-Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Sebepleri Üzerine Bir Soruşturma), 1776). İngiliz kilisesi rahiplerinden Joseph Townsend ise 1786'da yazdığı "A Dissertation on the Poor Laws"da nüfusun açlık ile kontrol altına alınabileceğini ileri sürüyordu. Townsend'ın "ve toplumda en aşağılık, en pis ve en bayağı işlerin yapılabilmesi için daima bazı kimselerin bulunmaları bir doğa yasasıdır" şeklinde savunduğu görüşleri Marks, bunu da, özellikle yoksullar arasında faal olan nüfus ilkesinin sağladığını "sefaleti, zenginliğin zorunlu koşulu diye, zalim bir biçimde göklere çıkarmıştır." Kapital (Cilt-I) diyerek eleştirmektedir.

Karl Marks'a göre "Doğal nüfus yasası" denilen şeyin temelinde yatan kapitalist üretim yasasından başka bir şey değildi. Emeğin sömürülmesi kapitalist birikim sağlamak ve yeniden-üretimi için ücret artışının altta tutulmasını gerektiriyordu. Sermayenin kendisini genişletmesi için gerekli olandan çok daha fazla bir emekçi nüfusu, nisbi artı-nüfusu kendi enerjisi ve büyüklüğü ile doğru orantılı olarak durmadan üreten şey (emekçileri serbest duruma getirme işlemi) kapitalist birikimin ta kendisi idi. Büyük sanayi yedek bir sanayi ordusunun bulunmasını zorunlu bir koşul olarak görüyordu. Thomas Robert Malthus ise 1798'de "Nüfus ilkesi Üzerine Bir Deneme"de yoksul yardımlarının nüfusu artıracağını savunmuştu. Tarımsal üretimden imalat sanayine geçiş döneminde köylerden kasabalara ve kentlere akan nüfus çoğalmıştı. 1834'de çıkan yoksul yasasının hazırlanmasında faydalananlar açısından ahlâki dejenerasyona neden olacağını ileri süren Jeremy Bentham gibi liberallerin etkisi olmuştur. David Ricardo ise ücretleri düşürerek, yoksulluğu şiddetlendirdiğini iddia etmiştir. Modern kapitalizmin iyice oturması için (ekmeğin fiyatı artmıştı) 1846 yılında buğday ticaretini engelleyen yasa yürürlükten kaldırılmıştır. Bu dönemde yardımsever kuruluşlar ile işçi örgütlenmelerinin sayısında önemli oranda artış gerçekleşmişti.

Alman sosyal politikasının ve sosyal devletin gelişiminde iki aşama yoksul yardımları ve işçi politikasıdır. 1870 tarihli yardım bölgeleri yasasında (Relief Residence Law) yoksul yardımlarının yerel otoriteler tarafından yapılmasına karar verilmişti. Yoksul yardımları temelde sosyal düzensizliği engellemek ve çalışma etiği oluşturmak, çalışabilir durumda olup da yardım alanlara gözdağı vermek, nüfusun iç hareketliliğinin önündeki engelleri kaldırmak gibi amaçlar için uygulanmıştır. Bismarkyan paradigma (işçi politikası) ise 1848 sonrasındaki örgütlü sosyalist hareketlenmeyi bertaraf etmek, Alman bürokrasini harekete geçirmek gibi amaçları için uygulanmıştı. "Sosyal" kavramının ortaya çıkışı ile kapitalist üretim biçimi ve üretim güçlerinin ortaya çıkışı aynı paralellikte olmuştur. Kapitalist üretim için merkezi bir öneme sahip emek gücünün üretime katılımının devamlılığı, sosyal politika ve sosyal güvenlik gibi politika biçimleri kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Almanya'da sosyal güvenlik olgusuna hem kendi içindeki sınıf mücadelelerinin hem de uluslar arası alanda yeni gelişmekte olan yapıya karşı uyguladığı korumacı ekonomi politikalarının sonucu olarak bakılabilir.

Ülkemizde ise İmparatorluktaki sosyal güvenlik uygulamaları aile içi yardımlaşmalar, dinsel yardımlar, meslek kuruluşları olmak üzere üç kategoride toplanabilir. Dinsel kural ve geleneklere dayanan hayır kurumları Osmanlı'da yoksulların korunması açısından önemli rol üstlenmişlerdi. Zekât, fitre, sadaka ve bağışlar yoluyla yoksullara yardım yapılmıştır. Vakıflar ise daha organize sosyal yardım kuruluşları olmuştur. İmparatorluğun son dönemlerinde Darülaceze, Darüleytam ve Kızılay gibi kurumlar sosyal yardım açısından önem kazanmıştı.

Sosyal sigortalarla ilgili ilk yasa 27 Haziran 1945 tarih ve 4772 sayılı İş Kazaları, Meslek Hastalıkları ve Analık Sigortaları Kanunu'dur. Bu yasaya paralel olarak 16 Temmuz 1945 tarihinde İşçi Sigortaları Kurumu Kanunu çıkarılmıştır. 2 Haziran 1949 tarihinde 5417 sayılı İhtiyarlık Sigortası Kanunu çıkarılmış, daha sonra 1957 yılında Maluliyet, İhtiyarlık ve Ölüm Sigortaları Kanunu kabul edilmiştir. 1950 yılında Hastalık ve Analık Sigortaları Kanunu çıkarılmıştır. Türkiye, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde dünyada sosyal güvenlik alanında ortaya çıkan gelişmelere ayak uydurmaya çalışmıştır. 10 Aralık 1948 tarihli "İnsan Hakları Evrensel Bildirisi" 6 Nisan 1949'da Bakanlar Kurulu'nca kabul edilmiş; 7 Nisan 1948 tarihli Dünya Sağlı Örgütü (WHO) Anayasası, 9 Haziran 1949 tarih ve 5062 sayılı yasa ile onaylanmış ve Türkiye Dünya Sağlık Örgütü üyesi olmuştur. Bu sözleşmeler Türkiye'ye sağlık ve sosyal güvenlik alanlarında yükümlülükler getirmiştir.

1961 Anayasası'nda sosyal güvenlik ve sağlık kavramları birer hak olarak tanımlanmış ve bu hakların sağlanmasının devletin görevi olduğu kabul edilmiştir. 5 Ocak 1961 tarihli 224 Sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası bu alanda önemli bir adım olmuştur. Bu yasa bütün sağlık hizmetlerinin finansmanının genel bütçeden karşılanmasını ve sağlık hizmetlerinin, yasal süreci izleyen herkese ücretsiz olarak verilmesini öngörmektedir. Yasaya göre "sosyalleştirme" uygulaması tüm illerde tamamlandığında, aynı zamanda herkesi içine alan bir sosyal sağlık güvencesi modeli de ortaya çıkmış olacaktır.

12 Eylül 1978'deki Alma-Ata Konferansı'nda aralarında Türkiye'nin de bulunduğu Dünya Sağlık Örgütü üyesi 134 ülke, "2000 Yılına Kadar Herkese Sağlık" sloganıyla birlikte, kendi halklarını sosyal güvenlik kapsamına almayı da kabul etmişlerdir. Oysa bu süreç ülkemizde daha 1961'den itibaren başlatılmış ve 1978 Alma-Ata Konferansı'nda alınan kararlar bu sürecin önemine vurgu yapmıştır. Ancak, "sosyalleştirme" uygulaması, 1984'te tüm yurtta birçok aksaklıklarıyla birlikte tamamlanmış görünse de yasada belirtilen çoğu hedeflere ulaşılamamıştır. Sosyal güvenlik alanında yoğun düzenlemelere gidilen bu dönemde primli sistem açısından önemli bir gelişme, 1964'te kabul edilip 1965'te yürürlüğe giren 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu ile gerçekleştirilmiştir. Bu yasayla dağınık haldeki mevzuat bir bütün haline getirilmiştir. Bu gelişmeyi 1971 yılında kabul edilen ve esnaf, sanatkâr ve diğer bağımsız çalışanlara yönelik olan 1479 sayılı Bağ-Kur Kanunu izlemiştir. Yine bu dönemde Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 'nün 1952 tarihli 102 sayılı "Sosyal Güvenliğin Asgari Normlarına İlişkin Sözleşmesi " 29 Temmuz 1971 tarih ve 1451 sayılı kanun ile onaylanmış, Bakanlar Kurulu'nun 1 Nisan 1974 tarih ve 7/7964 sayılı kararnamesi ile yürürlüğe girmiştir. Bu önemli sözleşme sosyal güvenlik kavramının çağdaş tanımında da belirleyici role sahip olmuştur. Sözleşmede 9 risk sayılmıştır. Bu riskler; hastalık, analık, sakatlık, yaşlılık, işsizlik, iş kazası, meslek hastalığı, ölüm ve aile yükleridir.

10 Temmuz 1976 tarih ve 2022 sayılı yasayla, en geniş kapsamlı kamu sosyal güvenlik harcaması olarak bilinen "65 yaş aylığı" uygulamasının başlatılması, önemli bir sosyal güvence örneği olmuştur. Bu yasa ile "65 Yaşını Doldurmuş, Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz TC Vatandaşları"na karşılıksız aylık bağlanmıştır. 1980'li yılların başından itibaren kamu kesiminde çalışan sivil ve askeri personele yönelik tazminat niteliğindeki ödemeler, 1983 yılında sosyal yardım hizmetlerini tek çatı altında toplamayı amaçlayan Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu (SHÇEK)'in yeniden düzenlenmesi bu alandaki öne çıkan gelişmelerdir. 1983 yılında yürürlüğe giren 2925 sayılı "Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu" ve 2926 sayılı "Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu" tarım kesiminde çalışanlara da sosyal güvenlik sağlamayı hedeflemiştir. 7 Kasım 1980'de, 1968 tarihli Avrupa Güvenlik Kodu'nun onaylanması, 1965 tarihli Avrupa Sosyal Güvenlik Şartı'nın 14 Ekim 1989'da onaylanarak 24 Aralık 1989'da yürürlüğe girmesi sosyal güvenlikle ilgili olarak bu dönemdeki diğer gelişmelerdir. 7 Kasım 1980'de, 1968 tarihli Avrupa Güvenlik Kodu'nun onaylanması, 1965 tarihli Avrupa Sosyal Güvenlik Şartı'nın 14 Ekim 1989'da onaylanarak 24 Aralık 1989'da yürürlüğe girmesi de sosyal güvenlikle ilgili olarak bu dönemde dikkat çeken gelişmelerdir...

Neo liberal politikalarla artan yoksulluk karşısında özellikle 1980'den sonra Turgut Özal döneminde devlet eliyle yardımlara meşruiyet kazandırılmış, 1986'da halk arasında "Fak-Fuk-Fon" olarak bilinen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu oluşturulmuştu. 2004'te de Başbakanlığa bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmayan ve sağlık hizmetlerinden ücretsiz yararlanan yeşil kartlı sayısının günümüzde 10 milyona ulaştığı görülüyor.

Devlet sosyal yardım faaliyetlerini 1986 yılında kanun ile kurulan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu kaynaklarıyla bu Müdürlüğe bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları kanalıyla yapmaktadır. İlginçtir ki Başbakanın da önsözünü yazdığı Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürlüğü 2009-2013 Stratejik Planı'nda Gümrüklerden, Vakıflardan ve Sosyal Yardımlardan Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hayati Yazıcı şöyle demektedir:

"Ekonomik ve sosyal yönden güçsüz olanlar lehine, toplumsal eşitsizlikleri ve sorunları giderici etkin ve yaygın sosyal politikalar uygulanmak suretiyle, bu alandaki kaynakların toplumun en yoksul kesimlerine ulaşması sağlanmıştır. Çünkü meselenin, 'Balık vermek değil, balık tutmayı öğretmek' olduğunun bilincindeyiz"...

Başbakan ise "Toplum refahının artırılması, adaletli gelir dağılımının sağlanması, ekonomi politikalarının etkili sosyal politikalar ile uyumlu yürütülmesine, toplum desteğinin alınmasına bağlıdır. Hükümetimiz döneminde ekonomik kalkınma politikaları etkili sosyal politikalarla dengeli bir şekilde yürütülmüştür. Ülkemizin ekonomik büyüme oranındaki ve kişi başına düşen milli gelirdeki artışların yanı sıra enflasyon oranının tek haneli rakamlara gerilemesi; toplumda güven duygusunu artırmış, gelir dağılımı üzerindeki olumlu etkiler toplumun her kesimine yansımış ve yoksul vatandaşlarımız da geleceğe çok daha umutla bakmaya başlamıştır" demektedir.

Ancak Başbakan nüfus artışı konusundaki söylemleriyle kendi Sosyal İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ile de çelişki yaşıyor görünmekte. AKP İzmir Milletvekili Nükhet Hotar Göksel daha önce nüfus artışı konusunda "asıl olan sayısal bir büyüklükten ziyade, nitel büyüklüktür ki bu da ilk planda eğitimle ilgili bir sorundur" demişti (Bakınız: Türkiye'de Demografik Dönüşümün Sosyal Politikalara Etkisi, Prof. Dr. Nükhet Hotar Göksel, 20 Ekim 2005). Türkiye doğum ve ölüm oranlarında orta risk grubundadır. Bebek ölüm oranı ise binde 37'dir.

Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu bünyesindeki sosyal hizmet kuruluşlarındaki (çocuk bakımevi, huzurevi) dayak, işkence gibi muamelelerin medyaya yansımasının ardından yaşanan skandallarla da çelişki yaşanmakta.

Krizi fırsata dönüştürecek primi kimseye kaptırmak niyetinde olmayan Başbakan öyle ki bu krizi fırsat bilerek "2009 yılı bütçesi küresel finans krizinin Türkiye için fırsata dönüştürme bütçesidir" demekte ve 2 milyondan fazla aileye 7 milyon ton kömür dağıttıklarını saklamamaktadır. Gelinen süreçte AKP'li belediyeler kanalıyla da bazı ailelere kömür ve erzak torbası dağıtılması sık sık medyaya yansımaktadır. 

Bu tür davranışların ilköğretim düzeyindeki çocuklar tarafından bile örnek alınıp konuşmalarına yansıdığını, bir ilkokul sınıf başkanlık seçiminde "Bana oy verirseniz 100 tane sakız alacağım", "S ile konuşmayana 1 milyon vereceğim" gibi sözlerine kulak misafiri olmuş bir yakınımdan duydum. Yoksullar dilenci yerine konuyor, 3-5 günlük bazı gereksinmelerin karşılanması vasıtasıyla en demokratik haklardan birisi olan oy hakkına da ipotek konuyor. Bu ise düpedüz oy avcılığı değil midir?

Türkiye'de ücretler gıda harcamalarına bile yetmemektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2006 yılında Türkiye'de 13 Milyon yoksul insan olduğunu açıklamıştır. Başbakanlığa bağlı bir kuruluş olan TÜİK 2006 tarihli Yoksulluk Raporu'nda dört kişilik bir ailenin aylık açlık sınırını 205 YTL, aylık yoksulluk sınırını ise 549 YTL olarak hesaplamıştır. 26 Aralık 2008'de ise yeni asgari ücret 527,13 YTL olarak tespit edilmişti. Türkiye'de ödenen ücretlere bağlı olarak çalışanlar da yoksullaşmıştır. TÜİK'e göre yoksullar (nüfusun en alt diliminde yer alan kesim) gelirlerinin yüzde 75'ini zorunlu ihtiyaçlarına (gıda, konut, kira ve ulaştırma) ayırmaktadır.

Türkiye'de yoksulluğa karşı erzak ve kömür torbaları ile savaş verilmekte. Hükümet iktidarda olduğu dönemde (2003 - Nisan 2008) Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu kanalıyla 3.2 milyar YTL'lik yardım yaptığını açıklıyordu. Haberlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın valilere "vatandaşın kapısını çalın, gerekirse kömür kamyonunun şoför mahalline oturun, siz gidin dağıtın" şeklinde tavsiyede bulunduğu belirtilerek "Ben dağıtıyorum, tabi ki benim valim de dağıtacak. Bunu yaptığımız zaman büyüyeceğiz" dediği de ifade ediliyordu. Seçim dönemlerinde özellikle varoşlardaki seçmene kömür ve gıda yardımı yaparak oy toplamakla eleştirilen AKP hükümeti, son 5.5 yılda yaklaşık 6 milyon ton kömür dağıtmıştı. Dağıtılan kömürün değeri 1 milyar 86 milyon 958 bin YTL'ye ulaşırken, TKİ devletten 78 milyon 558 bin YTL alacaklı bulunuyor. En çok kömürün özellikle 2004 ve 2007'de yani seçim dönemlerinde gerçekleştirildiği 27 Aralık 2008 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde yayınlanan bir haberde ise ailelere belediyeler tarafından gerçekleştirilen kömür dağıtımının AKP'ye oy vermeleri yönünde yapıldığı da ifade ediliyordu. Örneğin "İzmir'e 100 bin ton kömür gönderildi" başlıklı haberlerde "Sokak aralarına dağılan kamyonetlerle, listelerdeki ailelerin evlerinin önüne, üzerinde 'TC Başbakanlık' ve 'Para ile satılmaz' yazılarının bulunduğu kömür torbaları indirilerek, teslim edildi. Her aileye 25'şer kiloluk 28 torba olmak üzere 700 kilo kömür yardımı yapıldığı öğrenildi" deniyordu...

Türkiye'de 12 Eylül'le birlikte bireyciliğin yaygınlaşıp itibar görmesiyle sivil toplumcu kesilme bireysel özgürlükçü olmanın ve kendini göstermenin yegâne ifadesi haline getirilmişti. 1980'li yıllarla beraber Türkiye'de de kamusal alanın daraltılmasıyla yerini sivilleşme ve sivil toplum gibi burjuvaziye özgü kavramlar doldurmaya başlamıştı. Sivil toplum kavramı toplumsal örgütlenme biçimi olarak geliştirildi. Sosyal refah devletinden (sosyal demokratik) sonra kapitalizmin yeni politik aşaması ve siyasal liberalizm ile muhafazakârlığın sentezi olarak gelişen yeni sağ (yeni muhafazakârlık) akım, eşitlik ilkesine devlet müdahalesini meşrulaştırdığı için karşı çıkıyor, özelleştirme ve deregülasyonu (kamusal alanın daraltılması) savunuyordu. Doğrudan siyasal katılımın aracı olan demokratik kitle örgütleri yerine 1990'lardan sonra sosyal devlet anlayışının terk edilmesiyle beraber neo-liberal bakışla oluşturulan boşluk üçüncü sektör aracılığıyla doldurulmak suretiyle kamusal alan yeniden örgütlenmeye başlamıştır.

Günümüzde özellikle ABD'de sivil toplum yerine üçüncü sektör kavramı da kullanılmaktadır. Üçüncü sektör, ulusal düzeyde birinci ve ikinci sektörleri etkilemek üzere bireylerin mal varlığını, dinamizmini, etkinliğini ve yaratıcılığını gönüllü olarak kamusal alana yönlendiren bağımsız vatandaşlar sektörü olarak tanımlanmaktadır. Burada sözü edilen birinci sektör devlet, ikinci sektör ise özel sektördür. Beşinci Kuvvet olarak da gösterilen sivil toplum örgütlerinin gelir kaynaklarının hemen hemen tamamı bağış ve yardımlardan oluşmaktadır. Ülkemizde yardım kampanyası valilik izni ile yapılabiliyor.

Türkiye'de 2008 Yılı başı itibariyle 5253 sayılı Dernekler Kanunu'na göre faaliyet gösteren dernek sayısı 78 bin'i aşmış olup bu derneklerin yaklaşık 15.000' i Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği ve yine yaklaşık 10 bin'i Gençlik ve Spor Kulübü derneğidir. Birçok dernek denetimsiz olarak faaliyet göstermektedir.

Sadaka kültürü ve yardımlar konusunda dikkat çeken başka bir husus da yargıya intikal eden bir takım yolsuzluk vakalarıdır. Yardım toplayan kuruluşlar arasında yolsuzluğa karışanlar da bulunuyor. Yakın geçmişte de siyasal partiler tarafından sürdürülen yardım kampanyalarında toplanan trilyonların kişisel hesaplara aktarıldığı da anlaşılmıştı. 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu ancak kişi ve kurumların sorumlu kurullarına kamu yararı taşıması şartıyla yardım toplama yetkisi tanıyor, kanun gereği şirketler ve siyasi parti teşkilatları ve bunların yan kuruluşları gibi tüzel kişilere yardım toplama izni verilmiyor.

Almanya'daki mahkemeler bazı derneklerin "bağış bedeli" altında yurttaşlardan topladıkları paraları bazı bürokratların hesaplarına aktardıklarını ve siyasal partileri desteklemek amacıyla kullanıldığını açıklamıştır. Oysa siyasal partilere yardım bir kapatma nedeni sayılıyor. Alman savcılar YİMPAŞ adlı yeşil sermaye kuruluşu tarafından toplanan paraların Türkiye'de AKP gibi partilerle dinci örgütlerin finansmanında kullanıldığını vurgulamıştır. Geçmişte aynı çizgide YİMPAŞ, Kombassan ve Jet-Pa gibi kuruluşlar yurtdışındaki yardımları hortumlamıştı. Özellikle hükümete yakın sayılan bu holdinglerin daha da güçlendiği öz kaynaklarıyla sermayelerinin katlandığı belirtilmektedir. 2000 yılında çıkarılan kanundan izinsiz halka arz yoluyla yurt içi ve dışında 5 milyon euro'luk bağış toplayan yeşil sermaye (İslâmi holdingler) kuruluşları da yararlanmıştır. YİMPAŞ, Kombassan, Sayha, Endüstri ve İttifak gibi kuruluşların cezaları ertelenmiştir (Birgün Gazetesi, 18 Ocak 2006).

Yurt dışındaki vakıf ve dernek gibi örgütlenmeler açısından en kapsamlı, en güçlü ve en organize İslâmi gruplardan birisi Milli Görüş Teşkilatı. RP'nin Almanya'da büyük bir yapılanma içinde olduğu biliniyor. 1975 yılında kurulan Avrupa Milli Görüş Teşkilatı'nın (AMGT) yaklaşık 25 bin üyesi, 480 cami derneği ve 15 şirketi var. Yıllık resmi bütçesi 10 milyon euro (Mustafa Balbay, Devlet ve İslam, 2007). RP'nin ise Bosna yardım paralarını Süleyman Mercimek'in yüksek faiz getiren mevduat hesaplarına yatırdığı anlaşılmıştır. Sultanbeyli'de kamulaştırılan bir arazinin parsellenip satılmasından elde edilen paranın da Süleyman Mercümek'in hesabına aktarıldığı ifade edilmiştir (Bakınız – TBMM Genel Kurul Tutanağı, 20. Dönem 1. Yasama Yılı 52. Birleşim, 15 Mayıs 1996).

RP'nin 1997 hazine yardımını da Süleyman Mercümek'in faizli hesabına aktardığı ve sahte belgelerle harcanmış gibi göstererek sahtecilik yaptığı da iddia edilmiştir (Bakınız TBMM Tutanak Dergisi 72. Birleşim, 25 Mart 1997).

05 Mayıs 2005 tarihli Vatan Gazetesi'nde Veli Özdemir, "Erbakan ve Kutan'ın da aralarında olduğu kapatılan RP'nin 88 yöneticisi hakkındaki alacak davası ise sürüyor. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu hakkında da 'özel evrakta sahtecilik' iddiası yöneltilmiş, ancak dokunulmazlıkları nedeniyle kurtulmuşlardı. Bu paranın bugünkü karşılığı faizle birlikte 9.5 trilyon lira" diyor. Kanal 7'nin kuruluşunda Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan, Zahit Akman ve Zekeriya kahraman gibi isimler rol oynamıştı. Recep Tayyip Erdoğan, Melih Gökçek ve diğer AKP'li belediyeler Erbakan'ın "cihadın sesi" diye nitelediği Kanal 7'ye reklâm yayını için milyarlarca liralık para ödemişlerdi. Ayrıca Birgün'de yine (28 Eylül 2005) Ankara Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi (ASKİ) 'den spor klübüne de dernekler yasası ve mevzuatta düzenleme olmamasına rağmen trilyonlarca paranın aktarıldığı belirtilmişti...

 

(3)

Konfüçyus yüzyıllar önce (M.Ö. 5 ila 6.Yy) "Bir insanı doyurmak istiyorsanız, ona balık verin; aç kalmamasını istiyorsanız ona balık tutmayı öğretin" demişti ya Çinli yazgıcı-idealist düşünürün bu sözleri krizde akla gelince balıklar hükümetin icraatlarına yönelik eleştirilerde de yer aldı.

Immanuel Wallerstein'ın "Tarihsel Kapitalizm" adlı kitap kapağında Metis Yayınlarınca kullanılmış Pieter Bruegel'in "Büyük Balık Küçük Balığı Yutar" adındaki 16.Yy'a ait ahşap baskısındaki bir detay küresel olguya ışık tutuyor aslında. Bilindiği gibi büyük balıkları tutmak için balıkçılar yakaladıkları daha küçük balıkları feda ederler. Küçük balıklar büyük balıklar için yemdir çünkü...

1960'lı yılların sonlarından itibaren "Neo-Marksist teoriler" ön plana çıkmaya başlamıştır. En önemlilerinden birisi de ABD'li sosyolog İmmanuel Wallerstein'nındır. Dünya Sistemleri Analistine göre tarih boyunca küçük toplulukları içeren mini sistemler, Dünya imparatorlukları ve Dünya ekonomileri olmak üzere 3 temel sistem var olmuştur. Wallerstein'nın da ifade ettiği gibi günümüzdeki dünya sisteminde güçler, çevre, yakın çevre ve merkez olmak üzere zengin-fakir devletler şeklinde keskin çizgilerle ayrılmıştır.

Immanuel Wallerstein "World-Systems Analysis: An Introduction (Dünya Sistemleri Analizi Bir Giriş)"'te (Aram Yayınları - 2004) "gerçek krizler sistem çerçevesi içinde üstesinden gelinemeyecek güçlüklerdir" demekte kapitalist dünya-ekonomi olan içinde yaşadığımız modern dünya-sisteminin 1968'deki toplumsal hareketlerle krizi iyice su yüzüne çıkarmaya başladığını ifade ederek 45-50 yıl sürecek yeni bir geçiş süreci öngörmektedir. Bu süreç toplumsal çatışmalara gebe olarak nitelenmektedir. Küreselleşme yanıltıcı bir kavram zira küreselleşme olarak adlandırılan şey tarihsel kapitalizm içerisinde 500 yıldır gerçekleşen şeyin adıdır diyerek evrenselciliğin de altını çizen Wallerstein bu kavramı da bütün insanlığa eşit şekilde uygulanan genel kurallara öncelik verilmesi olarak tanımlamaktadır.

Richard D. Wolff emperyalizmi bir ekonominin diğer ekonomiler üzerinde uyguladığı kontrol araçları ağı olarak tanımlamıştı. Wallerstein ise emek dahil her şeyin metalaşmasını dünya sisteminin temel özelliği olarak görmektedir. 11 Eylül'den sonra ABD'nin yerine artık ulusları aşan aktörlerin devreye girdiğini ifade eden Wallerstein, BM, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, İMF gibi kurumların ABD'nin önderliğindeki batının tekelci şirketlerine hizmet eden birer egemenlik aracı olduğuna işaret etmektedir.

Çevre ülkeler ileri teknolojiye sahip olan merkezdeki zengin ülkelere ucuz işgücü ve hammadde sağlamaktadır. Yarı çevre ülkeler ise Brezilya, Rusya ve Çin gibi ülkelerdi. Günümüzde kısaca "BRIC Ülkeleri" diye anılan, küresel ölçekte ekonomik ve diplomatik ataklarıyla öne plana çıkan dört ülkenin arasında bulunduğu SB sonrası yeni kutuplu dünyada ABD, Avrupa ve G-7'lere karşı güçlü ittifaklar oluşmaktadır. 1996'da bir araya gelen beş ülke, Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan Şanghay İşbirliği Örgütü (Shanghai Cooperation Organization) adını almış ve bu yapılanma örgütün ilk toplandığı yerle anılarak (Şanghay Beşlisi) 2001'de Özbekistan'ın katılımıyla üye sayısını altıya çıkarmıştı.

Rusya merkezli İran ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi ülkelerle beraber Hindistan'ın da katıldığı Avrasya Birliği, ABD, İngiltere ve İsrail'den oluşan koalisyon "Büyük Ortadoğu Projesi" ile Avrupa merkezli bütünleşme sayılan AB'ye karşı günümüzde bu sürecin sonunda tartışılan yeni jeopolitik kavramlardandır.

İtalyan sosyalist siyaset bilimci Giovanni Arrighi de dünya sisteminin geleceği ve kapitalist evrim üzerine yazılar kaleme almıştır. Güney ülkeleri, kalabalık (pazar) nüfusa ve üreten bir işgücüne sahiptir. Arrighi bu yüzden Amerikan egemenliğinin Çin'in öne plana çıkmasıyla G. Asya'ya kaydığını savunmaktadır.

Alman asıllı Marksist tarihçi ve sosyolog Andre Gunder Frank Latin Amerika ülkelerindeki azgelişmişliği ise dünya kapitalizminin gelişmesine paralel olarak uzun yıllardan bu yana dünya işbölümüyle bütünleşmiş olmalarına bağlar. "azgelişmişliğin gelişmesi (development of underdevelopment)" adını verdiği bu yaklaşıma göre azgelişmişlik, uydu konumundaki geri kalmış ülkeler ile merkez konumundaki zengin ülkeler arasında, kapitalizmin dünya çapında genişlemesiyle başlayan ve bugün de devam eden ekonomik ilişkilerin tarihsel bir ürünüdür. Kapitalist ekonomik sistemden köklü bir kopuşu öneren Frank, bu görüşüyle günümüz düşünürlerini de etkilemiştir. Ulus-devlet içindeki metropol bölgelerin neo kolonileşmeye yol açarak eşitsizliği daha da arttırdığını ve elitist bir yapı ortaya çıkardığını öne sürerken D.L.Raby ise "Günümüzde Latin Amerika ve Sosyalizm" (Çeviri: Ertan Günçiner) adlı kitapta sistemi yenmenin tek olasılığının "antiemperyalist devrim" olabileceğini savunmaktadır...

Tekfir ve sekülerlik arasında çoğunlukçulukla çoğulculuğun ayırtına varmak da olasıdır. Katı sınıflara ayrıldığı ilk ve ortaçağlarda toplumun alt sınıflarına tinsel hazla yetinmek öğütleniyordu. İlkçağlarda Antisthenes, Aristippos ve Aipikuroscu felsefeyle yer edinen hazcılık Jeremy Bentham'ın 18.Yy'da sistemleştirdiği pragmatist fikirler perspektifinde geliştirilmişti. 19. Yy'ın sonuna doğru İngiliz refah devleti inşa edilirken, deontologlar burjuva toplumda bireyin temel görevinin talihsiz ve yoksul insanlara yardım eli uzatmak, iyilik yapmak, cömert olmak olduğunu tartıştılar. Aile değerleri, çocukların ahlâki eğitimi, ticari sözleşmelere riayet etmek, borcunu ödemek gibi konularla birlikte "meslek kuralları" da deontoloji tartışmasına dahil oldu. İngiliz filozofu, ekonomisti, liberalizmin öncülerinden, utilitarianism fikrinin babalarından olan John Stuart Mill "insanlar kötülüğü arzuları güçlü olduğu için deği

  Bu yazı 381 defa okunmuştur.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
PUAN DURUMU
Takım O G M B A Y P AV
1 Trabzonspor 26 15 3 8 59 28 53 +31
2 Başakşehir FK 26 15 3 8 50 25 53 +25
3 Galatasaray 26 14 4 8 44 20 50 +24
4 Sivasspor 26 14 5 7 47 29 49 +18
5 Beşiktaş 26 13 8 5 40 32 44 +8
6 Alanyaspor 26 12 7 7 44 25 43 +19
7 Fenerbahçe 26 11 8 7 46 34 40 +12
8 Göztepe 26 10 9 7 31 30 37 +1
9 Gaziantep FK 26 8 10 8 36 41 32 -5
10 Denizlispor 26 8 11 7 26 34 31 -8
11 Antalyaspor 26 7 10 9 29 43 30 -14
12 Gençlerbirliği 26 7 12 7 33 44 28 -11
13 Kasımpaşa 26 7 14 5 38 50 26 -12
14 Konyaspor 26 5 10 11 21 33 26 -12
15 Yeni Malatyaspor 26 6 13 7 38 40 25 -2
16 Çaykur Rizespor 26 7 15 4 26 44 25 -18
17 MKE Ankaragücü 26 5 13 8 23 45 23 -22
18 Kayserispor 26 5 14 7 28 62 22 -34
Takım O G M B A Y P AV
1 Hatayspor 28 15 5 8 38 23 53 +15
2 BB Erzurumspor 28 13 7 8 30 22 47 +8
3 Bursaspor 28 14 7 7 43 35 46 +8
4 Adana Demirspor 28 12 7 9 55 35 45 +20
5 Akhisarspor 28 12 7 9 36 31 45 +5
6 Fatih Karagümrük 28 11 7 10 40 34 43 +6
7 Altay 28 11 7 10 36 30 43 +6
8 Ümraniyespor 28 11 10 7 39 39 40 0
9 Giresunspor 27 10 9 8 30 33 38 -3
10 Keçiörengücü 28 8 9 11 21 22 35 -1
11 Balıkesirspor 28 8 9 11 30 33 35 -3
12 Menemenspor 28 9 11 8 32 38 35 -6
13 İstanbulspor 27 7 8 12 38 34 33 +4
14 Altınordu 28 7 11 10 32 39 31 -7
15 Boluspor 28 4 11 13 24 36 25 -12
16 Osmanlıspor FK 28 6 13 9 32 42 24 -10
17 Adanaspor 28 3 14 11 26 42 20 -16
18 Eskişehirspor 28 7 16 5 32 46 17 -14
Takım O G M B A Y P AV
1 Samsunspor 28 23 1 4 64 11 73 +53
2 Manisa FK 28 19 3 6 79 31 63 +48
3 Hekimoğlu Trabzon 28 17 7 4 51 34 55 +17
4 Sancaktepe FK 28 16 8 4 51 23 52 +28
5 İnegölspor 28 13 9 6 41 30 45 +11
6 Afjet Afyonspor 28 13 11 4 47 30 43 +17
7 Tarsus İdman Yurdu 28 14 13 1 45 39 43 +6
8 Pendikspor 28 11 10 7 40 39 40 +1
9 Sarıyer 28 11 10 7 34 33 40 +1
10 Zonguldak Kömürspor 28 9 10 9 35 37 36 -2
11 Çorum FK 28 11 14 3 36 42 36 -6
12 Hacettepe Spor 28 11 15 2 37 48 35 -11
13 1922 Konyaspor 28 9 13 6 38 45 33 -7
14 Kırklarelispor 28 8 11 9 25 41 33 -16
15 Başkent Akademi FK 28 9 15 4 37 41 31 -4
16 Amed Sportif 28 7 14 7 28 46 28 -18
17 Gümüşhanespor 28 7 17 4 31 57 25 -26
18 Şanlıurfaspor 28 0 27 1 10 102 14 -92
Takım O G M B A Y P AV
1 Serik Belediyespor 28 16 5 7 49 24 55 +25
2 24Erzincanspor 28 14 4 10 47 22 52 +25
3 68 Aksaray Belediyespor 28 14 6 8 43 27 50 +16
4 1928 Bucaspor 28 14 7 7 47 34 49 +13
5 Artvin Hopaspor 28 12 5 11 38 21 47 +17
6 Düzcespor 28 12 6 10 32 18 46 +14
7 Karaköprü Belediyespor 28 10 6 12 25 22 42 +3
8 Çatalcaspor 28 9 5 14 39 28 41 +11
9 Silivrispor 28 8 6 14 37 31 38 +6
10 Sultanbeyli Bld. 28 9 8 11 33 27 38 +6
11 Kızılcabölükspor 28 8 8 12 39 37 36 +2
12 Yomraspor 28 9 10 9 28 30 36 -2
13 52 Orduspor FK 28 7 7 14 21 20 35 +1
14 Çankaya FK 28 9 12 7 33 37 34 -4
15 Şile Yıldızspor 28 6 11 11 23 30 29 -7
16 Erzin Spor Kulübü 28 6 12 10 27 34 28 -7
17 Tokatspor 28 1 23 4 16 66 7 -50
18 Manisaspor 28 1 24 3 16 85 0 -69
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 12/04/2020 Başakşehir FK vs Galatasaray
 12/04/2020 Beşiktaş vs Konyaspor
 12/04/2020 Çaykur Rizespor vs Denizlispor
 12/04/2020 Fenerbahçe vs Yeni Malatyaspor
 12/04/2020 Gaziantep FK vs Antalyaspor
 12/04/2020 Gençlerbirliği vs Kasımpaşa
 12/04/2020 Göztepe vs Alanyaspor
 12/04/2020 Sivasspor vs Kayserispor
 12/04/2020 Trabzonspor vs MKE Ankaragücü
 12/04/2020 Başakşehir FK - Galatasaray Galatasaray ligdeki son 10 maçında hiç kaybetmedi  Galatasaray yenilmez
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 16/03/2020 Eskişehirspor 1 - 4 Adana Demirspor
 16/03/2020 Altınordu 1 - 1 Balıkesirspor
 15/03/2020 Osmanlıspor FK 1 - 1 Giresunspor
 15/03/2020 Akhisarspor 0 - 0 BB Erzurumspor
 15/03/2020 Adanaspor 1 - 1 Keçiörengücü
 15/03/2020 Menemenspor 2 - 2 İstanbulspor
 15/03/2020 Hatayspor 2 - 0 Ümraniyespor
 14/03/2020 Bursaspor 1 - 1 Boluspor
 14/03/2020 Fatih Karagümrük 2 - 2 Altay
 12/04/2020 Ümraniyespor - Eskişehirspor Eskişehirspor ligdeki son 7 maçında hiç kazanamadı  Ümraniyespor yenilmez
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 22/03/2020 Elazığspor 0 - 0 Ankara Demirspor
 18/03/2020 Van Spor 2 - 1 Ergene Velimeşe
 15/03/2020 Bodrumspor 0 - 1 Bandırmaspor
 15/03/2020 Kardemir Karabükspor 0 - 1 Niğde Anadolu FK
 15/03/2020 Ergene Velimeşe 0 - 3 Tuzlaspor
 15/03/2020 Van Spor 0 - 1 Sakaryaspor
 15/03/2020 Sivas Belediyespor 0 - 3 Kastamonuspor
 15/03/2020 Kahramanmaraşspor 0 - 1 Kırşehir Belediyespor
 15/03/2020 Uşak Spor 3 - 0 Elazığspor
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 18/03/2020 Artvin Hopaspor 0 - 1 Sultanbeyli Bld.
 18/03/2020 Yomraspor 1 - 0 Serik Belediyespor
 15/03/2020 Kızılcabölükspor 1 - 0 Erzin Spor
 15/03/2020 Manisaspor 0 - 4 68 Aksaray Belediyespor
 15/03/2020 Serik Belediyespor 0 - 0 Düzcespor
 15/03/2020 Sultanbeyli Bld. 2 - 2 Silivrispor
 15/03/2020 Çatalcaspor 1 - 1 24Erzincanspor
 15/03/2020 Tokatspor 1 - 2 1928 Bucaspor
 15/03/2020 Artvin Hopaspor 2 - 1 Çankaya FK
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ
Tüm Anketler
Web sitemize nasıl ulaştınız?
ŞANS OYUNLARI
BİZİ TAKİP EDİN