IRKÇILIĞA KARŞI YAŞASIN EŞİTLİKÇİ KARDEŞLİK
Temel DEMİRERTEMEL DEMİRER
"Bütün savaşlar iç savaştır
çünkü bütün insanlar kardeştir.
Herkes, insan ırkına, doğduğu ülkeye olan
borcundan sonsuz daha fazla borçludur."[1]
Irkçılığa ilişkin sorularınızı, dikkatle ve defalarca okuduktan sonra Theodor W. Adorno'nun, "Evrensel tarih yabanilikten insanlığa doğru değil, sapandan megaton bombasına doğru"[2] uyarısını anımsadım.
Sorularınızı teker teker yanıtlamadan önce, meseleye ilişkin teorik ve soyut bir tanıma muhtaç olduğumuz kanısındayım.
Bana göre ırkçılık, "Nefes alamıyorum!" diye haykıran George Floyd'un nefesini kesen şiddettir.
Kendini, "kimlik, gelenek, egemenlik" üçgenindeki şiddetle tanımlayan ırkçılık bir süreğen bir linç hâliyken; coğrafya ve insana göre değişen türlü maskelere bürünebilen bir yapısı vardır.
Irkı (etnisiteyi) "değer birimi", "ayrıcalık" olarak kullanmaktır; korkudur, paranoyadır
Neden "Şeytan" kara/koyu renkli tasvir edilir hep? Beyaz olmak bu kadar mı mükemmel bir duygu!
Hasılı, "Beyaz Adam"ın sömürgeci ideolojisidir.
İnsanlığa bulaşmış en büyük hastalık, kara leke; tarihin en pis işlerini yaptıran virüstür; insanlık suçudur; insanlığın en iğrenç hâllerindendir.
Temelinde önyargı, ayrımcılık, homofobi, yabancı düşmanlığı gibi unsurların olduğu "etnik narsisizm" olarak tanımlanması mümkün olan ırkçılık, kendisi gibi olmayanı ötekileştiren ve James H. Cone'nin, "Soykırım, ırkçılığın mantıksal bir sonucudur," ifadesiyle müsemma kitle imha silahıdır!
Ayrıca Pierre Berton'un, "Irkçılık cahilin sığınağıdır. Bölmek ve yok etmek ister. Özgürlüğün düşmanıdır"; Jacques Derrida'nın, "Irkçılık, varlığın kendisini, onu yapan bireysel kimliğini yani her insanın insanlığını hedef alır"; Abraham Joshua Heschel'in, "Irkçılık insanlığın karşısındaki en ölümcül tehlikedir: Minimum nedenle maksimum nefret!" notunu düştükleri ırkçılık ile Amin Maalouf'un, "Milliyetçiliğin birinci erdemi her sorun için bir çözümden çok bir sorumlu bulmak değil midir?" sorusu arasında doğrusal bir bağ vardır.
Evet, milliyetçilik ile ırkçılık arasında doğrudan bir bağ vardır; nefretin kolay bir hâlidir ırkçılık (cinsiyetçilik vd'leri gibi); ötekileştirme sürecinin ürünüdür.
Bu çerçevede ırkçılık bölücülüktür; aymazlıktır; dildedir, davranıştadır; zihinlerdedir, sözcüklerdedir, duygulardadır; yalansız, inkârsız ol(a)mayan sürü psikolojisidir; körlüktür, gör(e)memektir, duy(a)mamaktır; vicdan yoksunluğudur, ahlâksızlıktır; nefrettir.
Özetle insanların eşitliğine inanmayan, eşitsizlikçi görüşün zorunlu sonucudur.
Bir yandan "bizim gibi ol derken", diğer yandan "asla bizim gibi olamazsın, çünkü bizden biri değilsin ve biz de seni asla bizden biri olarak görmeyeceğiz" diyerek kendisini yeniden, yeniden üretendir.
Fransızca sözlüğe göre, "Théorie fondée sur l'idée de la supériorité de certaines 'races' sur les autres" yani "Bazı 'ırk'ların diğerlerinden üstün olduğu fikri üzerine kurulu teori"dir.[3]
Bir başka İngilizce kaynağa göre, "1: a belief that race iş the primary determinant of human traits and capacities and that racial differences produce an inherent superiority of a particular race... 2: racial prejudice or discrimination" yani, "1: İnsanların özelliklerinin, karakteristiklerinin temel belirleyicisinin ırk olduğunu ve ırksal farkların belli bir ırkın doğuştan üstün olmasıyla sonuçlandığına dair inanç... 2: Irksal önyargı, ayrımcılık"tır.[4]
'Materyalist Felsefe Sözlüğü'ne göre de, "İnsanların değişik ırklardan geldikleri olgusuna dayanarak sosyal eşitsizliği, sömürüyü ve savaşları meşrulaştıran bir reaksiyoner teori"dir.[5]
Kanadalı yazar ve eski Uluslararası Pen Kulübü Başkanı John Ralston Saul'un, "Küreselleşme, ırkçılığı körükledi,"[6] notunu düştüğü hâl, yabancı düşmanlığı, azınlık karşıtlığı, göçmen karşıtlığı, anti-semitizm, ötekileştirme, ırk, renk, dil, din, mezhep, milliyet ya da etnik ayrımcılık ve nefret söyleminde somutlanır.
Özetle ırkçılık, spesifik sosyal grupları sindirip sömürmek ve onların kültürel kaynaklara, işe, sosyal hizmetlere, konaklamaya, politik haklara, vs. erişimini engellemek için kullanılagelmiş ideolojik bir araçtır.
Irkçılığın çözümü etnik kökenleri inkâr, yok etmek veya yok saymak değil, etnik köken temelli önyargılara sahip olmamak ve ayrımcılık yapmamaktır. Etnik kökenleri yok etme, belleklerden silme girişimine asimilasyon denir.
Nihayet bir ırkı, bir dini, bir mezhebi ya da bir milliyeti diğerlerinden üstün görerek övmek ile başka ırk, din, mezhep veya etnik kökenden gelen insanları aşağılamak, ayrımcılığa tabi tutmak, yine ırkçılık olarak tanımlanır. Irkçılık eşitlik karşıtı olup faşizmin başlıca bileşenlerinden biridir.
İnsanların eşit olmadığına, bazılarının ötekilerinden daha "iyi", daha "üstün" özelliklere sahip olduğuna inanılır! Biyolojik üstünlükler bir türlü kanıtlanamadığı için bugünlerde artık ırkçı ve milliyetçiler genellikle kültürel üstünlük kanıtlama gayretindeler...
Oysa halkların belli bir genin etkisiyle oluşan özelliklerinden dolayı birbirlerinden ayrılmasının ve buradan bir ırklar hiyerarşisi üretmenin bilimsel olarak bir dayanağı yoktur. Çünkü genetik olarak, saf, karışmamış bir "ırk" da yoktur. Bu anlamda biyolojik ve genetik olarak "ırktan söz etmek, cehalet değilse eğer, faşist bir söylemdir. Antropolojinin bugünkü verileriyle insanı ırklara ayırmak mümkün değildir.
Aynı durum "kültürel üstünlük" iddiaları için de geçerlidir. Bugün, örneğin New York'ta yaşayan bir Amerikalıyı, teknik gereçleri olmaksızın, diyelim ki Kalahari çölünün ortasında bıraksanız, kültürel donanımı, hayatta kalmasını sağlayamaz. Oysa Kalahari yerlisi bir !Kung San, aynı ortamda karnını doyurur, su bulur, çocuklarını yetiştirir. Bir başka deyişle, herkesin "kültür"ü, fiziksel ve sosyal çevresiyle anlamlı ve yeterli bir ilişki kurabilme kapasitesiyle tanımlıdır; bu anlamda "kültürel üstünlük" iddiaları" da ancak emperyal emelleri meşrulaştırma araçları olarak bir "değer" taşır.
Irkçılığın kapitalizmin dünya ölçeğinde üretim tarzı olmasıyla ortaya çıktığını vurgulayan Alex Callinicos'in de altını çizdiği üzere ırkçılık, XVII. ve XVIII. yüzyıllarda köle emeğinin kullanılması sürecine bağlı olarak ele alınabilir bir kavramdır.
Özellikle bu dönemde sömürgelerde kurulan plantasyonlarda önemli bir işçi yoğunlaşması yaşanır. Irkçılık da plantasyon aristokrasisi denebilecek bir sınıfın ideolojisi olarak şekillenmeye başlar. "Yeni Dünya"daki (Amerika kıtası) sistemli kölecilikle ırkçılık ideolojisi at başı gider.
Sömürünün özgür ücretli emeğe dayalı olduğu kapitalizm, ortaya çıkışında, kardeşlik, eşitlik, özgürlük söylemlerini kullandı. Ancak, burjuva devriminin temel ilkeleri olan bu kavramlar gerçek durumla tamamen çelişir. Çünkü kapitalizmde sınıflar vardır ve bu sınıflar toplumun zenginliğinden aynı derecede faydalanamaz. Söyleminde eşitlikçi olan kapitalizm gerçeklikte yarattığı eşitsizliği açıklamak zorundadır.
Böylesi bir çerçeveden hareketle sorularınızı yanıtlamaya başlarsak...
Naci Kaya (NK): Dünya çapında ve mikro düzeyde ülkemizde ırkçılık adeta yeniden şahlandı. Özellikle böylesi bir süreçte ırkçılığın şahlanmasına bakıldığında bir devlet politikası olduğu görülüyor. Bu anlamıyla ırkçılık her ne kadar genel tanımıyla bir "hastalık" olarak değerlendirilse de devlet ve egemenlerin politikalarıyla şekillenme biçimi göz önünde bulundurulduğunda bir "sistem" olduğu aşikâr. Öncelikle şunu sormak istiyorum; ırkçılık bir sistem midir? Sistem ise bunu biraz açabilir misiniz? Devlet teşkilâtı ve ırkçılığın bağlantısı nedir?
Temel Demirer (TD): Öncelikle bugünde yani emperyalist-kapitalist sistemin III. Büyük Bunalımı'nda gün batımının yükselen değeri olarak biyolojik farklılıktan ziyade, kültürel ayrımı neden gösteren ırkçılığa değinirsek:
Irkçılık, başkasının omuzlarına çıkarak kendini daha yüksekte görmek ve imtiyaz kazanmak için diğerini kötüleyip aşağılamak ve ona hükmetmektir; günümüzde ırkçılık, eskiden olduğu gibi biyolojik özellikler yerine kültürel argümanlara dayanırken, güncel, yaygın ve acil tehlike özelliği taşıyor!
Strasburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Samim Akgönül'ün, "Bütün dünyada her şey gibi aşırı sağ da ırkçılık da küreselleşiyor. Bir tarafın söyleminin radikalleştirmesi diğer tarafın da radikalleşmesine neden oluyor"; Regent's Üniversitesi'nden Prof. Dr. İbrahim Sirkeci'nin, "Devlet politikaları da insanları aşırı sağa itiyor,"[7] diye betimledikleri tabloda Latin Amerika'dan ABD'ye, Avrupa'ya, Ortadoğu'ya, Brezilya'dan Türkiye'ye, Tayland'a, Filipinler'e faşist ideolojinin türlü biçimlerini yerel renklere boyayarak geliştiren hareketler ya iktidarda faşizmi inşa ediyorlar ya da yükseliyor; kültürel iklimi, insanların değerlerini faşizmi daha kolay kabul edecek yönde değiştiriyorlar.
Faşizm öncelikle korkuları yansıtan bir ideoloji ve programla yükseliyorken; geçmişte olduğu gibi, bugün de faşist ideoloji ve program, bu sıkıntıları, korkuları ve umutları ırkçılık, yabancı düşmanlığı bir "öteki korkusu", "onlara bu ülkede yer yok" sloganı ile düzenliyor, "bir"leştiriyor.
Faşist hareket, dünün Yahudi düşmanlığının yanına bugün aynı uğursuz formülle Müslüman düşmanlığını ekleyerek çalışan bir ırkçılıkla iç içe geliş(tiril)iyor.
Örneğin Avrupa'daki seçimlerde genel olarak sağ popülist-faşist partilerin iktidar ortağı oldukları ülkeler artarken; faşizme dair tabular kırılıyor ve iki partili sistem çökerken, muhafazakârlar daha da sağa kayıyor.
Gerçekten de Avrupa genelinde aşırı sağcı partilerin yükselişi dikkat çekici boyutlara ulaşmış durumda; aşırı sağcı partiler İtalya, Polonya, Macaristan ve Avusturya'da iktidarda; Fransa, Almanya, Hollanda, İspanya, Norveç, Finlandiya, Estonya, Danimarka, Çekya ve Slovenya gibi birçok AB ülkesinde güç kazanmış durumda.
Avrupa Birliği (AB) genelinde 2008 mali krizinin etkileriyle güç kazanmaya başlayan aşırı sağın, göçmen kriziyle nüfuz alanını geliştirdiği belirtiliyor. Bu durumun İslâmafobiyi ve geleneksel Yahudi düşmanlığını da etkili bir şekilde canlandırmaya başladığı da görülüyor.
'El Mundo' yazarı Jose Ignacio Torreblanca'nın, Avrupa'da yaşananları bir "karşı devrim" olarak tanımlarken;[8] 'Alman Sol Parti'nin (Die Linke) 28 yaşındaki milletvekili Nelson Janssen, "Avrupa'ya bakın, ülke parlamentoları adeta neo-faşist işgaline uğramış durumda,"[9] diye eklediği tabloda Avrupa kapitalist medyasında sığınmacılarla ilgili korku ve kaygıyı artırıcı yayınlar, manipülatif haberler kamuoyunda faşist partilerin ırkçı tezlerini içselleştirme yolunu döşüyor.[10]
AB'nin 12 üye ülkede yaptığı araştırmaya göre antisemitizm gittikçe yayılıyor ve Yahudiler tacize uğramaktan gün geçtikçe daha da endişeli.
'AB Temel Haklar Ajansı'nın görüştüğü yüzlerce Yahudi, bir yıl içinde fiziksel saldırıya maruz kaldığını söylerken; ankete katılanların yüzde 28'i genel olarak antisemit tacize uğradığını belirtti. Fransa, 12 ülke arasında antisemitizm sorununun en büyük olduğu ülke olarak öne çıkıyor. Almanya, Birleşik Krallık, Belçika, İsveç ve Hollanda da olayların gerçekleştiği ülkelerden... Ve nihayet Fransa Başbakanı Edouard Philippe, 500 bin Yahudi ile Avrupa'nın en büyük Yahudi topluluğunu barındıran ülkedeki antisemit olaylarda yüzde 69 artış yaşandığını açıkladı.[11]
AB ülkelerindeki bir diğer ankete göre, Avrupalıların yarısından fazlası, ülkelerinde ayrımcılık olduğunu kabul ediyorken; 'AB Temel Haklar Ajansı'nın başka bir anketine göreyse, Kuzey Afrika kökenli insanların yüzde 45'i, Romanların yüzde 41'i ve Sahra altı Afrika kökenli insanların yüzde 39'u AB sınırları içerisinde yaşadığı bölgede ırkçı ya da ayrımcı eylemlere maruz kaldığını ifade ediyor.[12]
Ve bir şey daha: ABD Başkanı Donald Trump'ın eski başstratejisti Steve Bannon, Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri öncesinde Avrupa'daki sağ-popülist grupları bir araya getirme amacı taşıyan bir hareket kurdu. Harekete katılan ilk isimlerden biri Başbakan Yardımcısı ve İçişleri Bakanı Matteo Salvini oldu![13]
Konuyla bağıntılı bir şey daha: ABD tarihinin "kara lekesi", insanlık tarihinin gördüğü en gaddar nefret gruplarından biri kabul edilen 1866'da Tennessee'de bir sosyal kulüp olarak kurulan ırkçı Ku Klux Klan (KKK), Avrupa'ya da sıçradı. Özellikle İkinci Dünya Savaşı'nın ardından güçlenen KKK 'European White Knights of the Burning Cross/ Avrupa Yanan Haç Beyaz Şövalyeleri' çatısı altında günümüzde Almanya, İsviçre, Avusturya, İsveç, Fransa, İngiltere ve İtalya'da etkin...
Örneğin Almanya KKK'ın web sitesinde şu sözler dikkati çekiyor: "Almanya örgütümüz Kuzey-Cermen kültürü ile KKK'ın dünya görüşünü bir araya getirmekte olup günümüzün kültürüne ve insanlarımızın gereksinimlerine uyuşum göstermektedir."
'KKK Cermen Şövalyeler Tarikatı'nın açıkladığına göre, "Cermen kökenli Alman Hıristiyanları'nın toplum ve kültür değerlerini korur ve teşvik eder"![14]
Bir de ek: Belçikalı ırkçıların Doğu Avrupa'daki eğitim kamplarına katıldığı ortaya çıktı. Belçika Adalet Bakanı Koen Geens, aşırı sağcı ideolojiyi benimseyen yaklaşık 20 kişinin Doğu Avrupa'da eğitim kamplarına katıldığını açıkladı![15]
Bunlar böyleyken; yükselen ırkçı dalganın niteliklerine bakıldığında popülizm mi, faşizm mi tartışması Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u almaya çeyrek kala Konstantiniye'yi kuşattığı sırada Balat'taki piskoposların meleklerin cinsiyetini tartışması gibi görünüyor...
Irkçılık sadece Avrupa'da değil, ABD'den Hindistan'a, Brezilya'dan Güney Afrika'ya dek her coğrafyada yükselişte. Meclis ve yasaların yetkisinin tamamı ya da bir kısmını kendi üzerine almak isteyen siyasi liderlerin yükselişi de buna paralel gidiyor. Buna AB üyesi olup ırkçı hükümetlerle yönetilen Macaristan, Avusturya, ya da Katolik şeriatıyla yönetilen bir din devletine dönüşmekte olan Polonya da dâhil...
Bu noktada sermayenin tekelleşmesi, liderlerin güç kullanma eğiliminin artması ve ırkçılığın yoğunlaşarak yaygınlaşması gibi unsurları da hesaba katarsak, Birinci Emperyalist Dünya Savaşı öncesi koşullara benzeyen bir tırmanış yaşıyoruz.
İş bu nedenle Roberto Saviano'nun 'The Guardian'da, "Faşizm İtalya'ya Geri Döndü" başlıklı yazısındaki, "Göçmenlere ateş açmak, faşist selamı vermek, bayrağı kullanmak... faşizmden başka nasıl tanımlanır," sorusu çok şeyi özetlemektedir.
Tıpkı 'Mussolini'nin Dönüşü' filminin yönetmeni Luca Miniero'nun, "Mussolini bugün aşırı sağdaki çok grubun yanında mülayim kalırdı... Bugün Duçe İtalya'ya dönse seçimleri kazanır!" ifadesindeki üzere![16]
Kolay mı? 16 Şubat 2018'de 'Repubblica'da yayımlanan kamuoyu yoklamaları İtalyanların yüzde 20'sinin kafadan "Duçe" özlemi içinde olduğunu ifşa ediyor. Unutulmasın: XX. yüzyılda İtalya faşizmin ilk laboratuvarı olmuştu![17]
Ya Almanya?
'Die Tageszeitung'da yer alan habere göre, Almanya ordusu içerisinde gizli bir Neo-Nazi örgütlenmesinin varlığını sürdürmeye devam ettiği ve örgütlenmenin devlete yönelik muhtemel bir tehlike durumunda sola karşı harekete geçmeye hazırlandığı belirtildi.
"Devlet içinde devlet" olma anlayışıyla hareket eden gizli örgütün Almanya'nın dışında Avusturya ve İsviçre'de de örgütlü olduğu belirtiliyor. Grup üyelerinin ise asıl olarak polisler, askerler, yedek askerler, üst düzey memurlar ve istihbarat elemanları olduğu ifade ediliyor. Örgüt "Gün X" olarak adlandırdıkları görev günü geldiğinde silahlanmayı önüne görev olarak koymuş. Bu yönüyle NATO tarafından kurulan GLADIO (kontrgerilla) örgütüne benziyor.
'Focus' Dergisi'nde yer alan haberde ise grubun amacının "yeraltı örgütü" kurmak olduğu belirtiliyor. Haberde de grup yazışmalarında yönetici ve liderin "Hannibal" olduğu ifade ediliyor.[18]
Denilebilir ki, Avrupa'da II. Dünya Savaşı sonrasında derine gömüldüğü zannedilen hakikât yeniden gün yüzüne çıkıyor. Almanya'da ifşa olan bir askeri cuntanın, kıyamet senaryosu ile tüm kıtayı bambaşka bir sabaha uyandırmayı amaçladığı ortaya çıktı.[19]
'Alman Askeri İstihbarat Teşkilâtı'nın (MAD) 2020'nin Ocak'ındaki açıklamasına göre, orduda 592 aşırı sağcı şüpheli vardı;[20] 'Almanya Kamu Savcılık Ofisi'nin açıkladığı bilgilere göre, 2018'de aşırı sağcılığa karşı 6 dava açılmışken bu sayı 2019'da 24'e yükseldi.[21] Ancak NSU cinayetleri davasında kurban yakınlarının avukatı Mehmet Daimagüler'in, "Aşırı sağ yapılanmalar yargı mensupları tarafından bir tehlike olarak görülmüyor. Konuya gayet sakin yaklaşıyorlar. Bu saldırıların sadece yüzde 1'i aydınlatılıyor,"[22] uyarısını da "es" geçmemek gerek!
Öte yandan Federal İçişleri Bakanı Horst Seehofer'in, Almanya'da 24.000 aşırı sağcı bulunduğunu ve bunların yarısından fazlasının şiddete yatkın ya da hazır olduğunu açıkladığı[23] bir ortamda Almanya İçişleri Bakanlığı'na göre, aşırı sağcılar arasında silahlanma artıyorken; 2018'de aşırı sağcılara yönelik operasyonlarda ele geçirilen silah sayısı 1.000'i aştı. 2018'de 563 aşırı sağ kaynaklı suç kaydedildi. Bunlarında 235'inin şiddet eylemi olduğu belirtildi.[24]
Özetle bugün savaş sonrası en üst noktaya ulaşan Almanya'daki ırkçı ve milliyetçi dalga üç önemli etkene bağlanabilir: i) Yeniden geliştirilmeye çalışılan Alman kimlikçi eğilim, ii) mülteci ve iii) yabancı düşmanlığı...[25]
Ve kimse inkâra kalkışmasın! Almanya'da gerçekleşen faşist katliamlar, ırkçılık ve milliyetçiliğin egemen iktidar ve mülkiyet ilişkileri üzerine kurulu örgütlü şiddetidir. Ki bunun böyle olması, istisnasız tüm kapitalist ülkeler için geçerlidir.
Josephine Huetlin'in, "Almanlar Neo-Nazileri durdurabilecek mi?"[26] sorusunu yüksek sesle telaffuz ettiği tabloda insanlardan "Bu ülke nereye gidiyor" sorusunu sıkça duyuyorsunuz. Örneğin, bundan çok değil önceleri "faşistler bu kadarına cüret edemez, bu mümkün değil" diye düşünülen birçok şeyin hızlı bir şekilde "mümkünler kategorisine" yazıldığını görülüyor.
NK: Devlet politikasıyla ırkçılığın topluma pompalanmasında en etkin aracı medya olarak kabul ediliyor. Özellikle iktidarların ideolojilerinin propaganda aracı olan medyanın ırkçılık ideolojisini şekillendirmesindeki etkisi nedir? Bu anlamada Marksist düşünür Louis Althusser İdeolojik Aygıtları teorisini referans alınırsa neler söylemek istersiniz?
TD: Olup-bit(mey)en elbette kapitalist devletin (b)ilgisi dahilindeyken; onun soytarısı medya(ların)dan da "farklı" bir şey beklemek "nafile"dir!
James Graham Ballard'ın, "Er ya da geç, her şey televizyona dönüşür," notunu düştüğü kapitalizm koşullarında ilk anımsanması gereken Emma Goldman'ın, "Basın, gerçeği arayanlar için yeryüzünde bakılacak en son yerdir"; Andrey Tarkovski'nin, "Haberlere boğuluyoruz, oysa hayatımızı değiştirebilecek en önemli mesajlar ulaşmıyor bize," uyarılarıyken; Henri Lefebvre'in satırları da hemen her şeyi özetler:
"Hem sınırlayıcı hem de eksiksiz olmak isteyen, kendisine uygun olmayan her şeyi ortadan kaldıran, dünyanın geri kalanını yöneteceğini ve yönetmek istediğini ilan eden her mantık, içi boş totoloji içinde değişime uğrar. İletişim yalnızca iletilebilir olandan gayrısını iletmez, vs."[27]
Evet medya kapitalizm için kirlenmiş, yalanlarla zehirlenmiş, çarpıtılmış haberler sunan bir propaganda aracıdır!
Bu kadar değil: Paranoyalarla, önyargılarla beslerken; ayrıştırıcı/ ötekileştirici bir dil kullanır.
Yani dezenformasyon onların varlık nedenidir!
Bu çerçevede "Devlet işçi sınıfının, artı-değerin zorla elde edilmesi sürecine boyun eğmesi için egemen sınıfların işçi sınıfı üzerindeki egemenliğini güvence altına almasını sağlayan bir baskı 'makinesi'dir," vurgusuyla, "Devlet, sömürü üzerine kurulmuş ideoloji ve zor kullanımıyla garantilenmiş bir aldatmaca ilişkisini icra eder."
"Devletin kapitalizmin yeniden üretimini sağlamada iki tür sistemi vardır: İlki, Devletin Baskı Aygıtları; hükümet, ordu, polis, hapishane. İkincisi Devletin İdeolojik Aygıtları; eğitim, din, siyaset, sendika, basın-yayın. Bunlar ideolojik yeniden üretimi devletin işleyişine bağlayan kültürel aygıtlardır," Bu yazı 9051 defa okunmuştur.
YORUMLAR
0 Yorum
YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI













