|
Diyanet İşleri Başkanlığı, iktidarın laikliğe karşı açtığı savaşın koçbaşı pozisyonuna geçti. Türkiye'nin en hızlı büyüyen kurumlarının başında geliyor. Bütçesini son 15 yılda 10'a katladı ve 13 milyar liraya çıkardı. Sadece hükümetin bütçe katkısı değil, arsa ve taşınmaz tahsisleriyle de dev bir mali güce ulaştı. Hızla kadrolaştı. Emrinde halen 130 bin kişilik bir din ordusu var. Diyanet İşleri Başkanı'nın protokoldeki yeri de değişti; 28 sıra birden yükseldi ve Genelkurmay Başkanı'nın önüne geçti. YÖK Başkanı ile neredeyse eşit konuma erişti.
Başkan Ali Erbaş, dinin kamusal alana ve siyasete hükmetme ihtirasının sözcüsü gibi faaliyet görüyor. Diyanet'i camiden çıkarıp her alana yaydı. Kendisini cübbesiyle bir gün adli yıl açılış töreninde, bir gün bir askeri üs bölgesinde, bir gün üniversitede konferansta görüyoruz.
Gün oluyor, Avrasya Fetva Meclisi toplantısında dış politikaya ilişkin görüş belirtiyor, bir gün faizi, ertesi gün eşcinselliği lanetliyor, 30 Ağustos'u Atatürk'ü anmadan kutluyor. Hutbelerinin eleştiri konusu olmasından da hiç hoşlanmıyor.
Sonunda Diyanet Sendikası hutbelerin yargı konusu olmaması için "minber dokunulmazlığı" istedi. Oysa bu ülkede milletvekillerinin bile dokunulmazlığı kalmadı. Meclis kürsüsüne çıkanın dokunulmazlığı olmayacak, ama cami minberine çıkana dokunulamayacak. Bunun adı da "laik demokrasi" olacak. Kim inanır buna?
Ali Erbaş, Adli Yıl açılış törenine katılmasına yönelik eleştirileri yanıtlarken, "İnanç, yargıya yansımasın istiyorlar" demişti.
Evet, tam da bunu istiyoruz. Laikliğin 100 yıllık mücadelesinin amacı da buydu; Türkiye'nin tüm eksiklerine rağmen bugün İslam dünyasının en gelişmiş demokrasisi olmasının sırrı da...
Fiilen uygulamaya sokulan bu ilkeyi de kaybedersek, yani yargının inanca göre düzenlenmesine göz yumarsak, şeriata geçmişiz demektir. Bu, çağdaş Türkiye'nin sonu olur.
Diyanet'e "Burada dur" demenin zamanıdır.
|