Heybet AKDOĞAN

EVLİLİK MÜESSESESİ

Heybet AKDOĞAN
  18-08-2020 08:19:00

Müessese (Kurum) sözlük anlamıyla; çoğunluğun aynı şekilde ve aynı sıklıkla ortaya koyduğu davranışların tümü demektir. Kelimenin farklı anlamlamlarını araştırdığımızda; aynı zamanda ortak bir amaç için kurulmuş toplumsal anlaşmaların sağlandığı yer olarak ifade edilmektedir. Müessese kelimesinin bir başka anlamı da, toplumda bazı sorunların çözümlenebilmesi için uygulanan yöntem olarak açıklanmaktadır. İşin özeti, müessese kelimesini hangi açıdan araştırırsak araştıralım anlamının her zaman aynı adrese çıktığını görüyoruz.

Devletleşen toplumların yazılı ifadelerle, birey olan erkeğin egemenliğini ve devletin egemenliğini istikrarlı hâle getirmek için oluşturduğu bütünsel işleve kurum denir. Ataerkil sisteme göre kurulmuş dünya devletlerinin tümünde, evlilik kurumlarının, evlilikleri kurumsallaştırdıklarını biliyoruz. Erkeğin sömürgeci düzen içerisinde köleleştirilmesi ve bu köleliğin devamı için, bilinçlice sistem tarafından erkeğin görevlendirilmesi; yapılan evlilikler sonucu, oluşan ailelerde; esir kadınların ve esir kız çocuklarının, kölecilataerkil düzen için büyütüldüğünü görmekteyiz. Evliliğin resmileştirilmesiyle: nikah şahitleri huzurunda, nikah memuruyla bir saadetin kâğıtlara imzalı bir şekilde kayda geçirilmesi, aslın da yapılan işlemin özel mülkiyetle belirginleşip, anlam kazanmasıdır. Sınıflı toplumların sevgi duygusunu garanti altına alması; bireysel çıkarların yazı ile kaydedilmesi demektir. Evliliklerin boşanmayla bitmesi; evli çiftlerin mal paylaşımını kendi güvenceleri için talep etmesi , sevginin menfaatler üzerine kurulduğunu evliliğin neticeleriyle belirtmektedir. Ve evlilik sonucu oluşan çocuklarında boşanma işlemlerinde, veliler tarafından bir meta gibi görülüp paylaşıma tabi tutulması, evliliğin boyutlarını daha iyi açığa çıkarmaktadır.

İnsanlığın yazıyı öğrenmesiyle bir çok işlerini kayıt altına aldıklarını tarihi kaynaklardan öğrenebiliyoruz. Evlilik müessesesi de insanlığın yazıyı bulmasından sonra hayat birlikteliklerini, belirli niyet ve amaçlar için yazı yoluyla kayda geçirmesidir. Kurum kelimesinin kelime kökenini açıklarken çoğunluğun aynı şekilde, aynı amaçlar için bir araya gelerek oluşturduğu düzen olduğunu anlamıştık. İnsanlığın yerleşik hayata geçişinden sonra, çoğunluğun ataerkil düzeni temsil etmesi, o günden bugüne evlilik müessesesi hakkında birçok ipuçlarını bizlere vermektedir.

Tarihe dönüp baktığımızda, kadınların ezilen çoğunluk olduğuna tanık olmaktayız. Örneğin: Sümerliler tarihinde genç kızların tapınaklara adandığını ve tapınaklarda tanrıların temsilcileriyle beraber yaşadığını tarihi veriler ispatlamaktadır. Sümerlerde, kocalarını aldatan kadınların öldürüldüğünü ve çocuk sahibi olmayan kadınların, erkek tarafından boşatıldığını okumuşuzdur. Ortadoğu tarihini gözlemlediğimizde, toplumsal hayatta kadınların, ezilen insanlar olduğunu ve söz hakkına sahip olmadıklarını fark etmekteyiz. Genç kızların diri diri gömülmesi ise, yaşanmış vahşetin en acıklı trajedisidir.

Her ne kadar kutsal kitapların, kadınları övdüğü söylenilse ve iddia edilsede, kutsal kitapların içeriğine baktığımız zaman, kadını ne kadar dışladığını ve kadını şeytancıl bir varlık olarak tasvir ettiğini inkâr edilemez bir gerçeklikle okuyabilmekteyiz. Kutsal dinler ve yanısıra yaşanmış medeniyetler kadın haklarını, ne kadar savunsalarda, doğanın diyalektik sistemi; kadının ve erkeğin kendi kimliğiyle varolamadığını bilimsel bir şekilde ispatlamaktadır. Sigmund Freud’un: "Totem ve Tabu, Uygarlığın Huzursuzluğu" adlı yapıtlarını okuduğumuzda, konumuzun özünü teşkil eden detaylı açıklamaları görebiliyoruz. Sınıflı toplumlarda yaşanan aşk ilişkileri sonucunda yapılan evliliklerin, her zaman kadın ve erkek nezdinde sömüren ilişkiler taşıdığı toplumsal bir olgudur.

 Ezen ve ezilen kavgasında, erkeğin de ataerkil düzende kullanılan bir araç olduğu, sınıflı toplumu şematize eden gerçekliktir. Tefeci- Bezirgan saltanatından, emperyalist düzenin gelişimine kadar kadın- erkek ilişkilerinin içler acısı köleleşmiş yaşantılarını yaşadık ve hâlâ yaşamaktayız. Konumuzun içeriğine ilişkin, aşk kavramının kelime kökenini araştırırsak; sınıflı toplumların nasıl bugüne geldiğini biraz daha iyi anlayabliriz. Aşk kelimesi Farsça bir kelime olup, "Aşeka" kelimesinden türetilmiştir. "Aşeka;" sarmaşık demektir. Sarmaşık, bilindiği gibi, kuşattığı ağacın; suyuna, hayatına ortaktır. Ağaç hem kendisini, hem de sarmaşığı beslemek zorundadır.

Sarmaşığın, kuşattığı ağacın suyunu emmesi; ağacı soldurup, zayıflatması ve bazen de kurutması gibi, sevgide de; sevenin sevdiğine ‘’sinerji’’si olmayan tek taraflı çabayla ilgi göstermesi, çaba gösterenin zamanla tükenmesine neden olan sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü, sınıflı toplumların aşk ilişkilerinde, kadın aktif sorumluluklardan uzaktır. Bu nedenle kadın, sadece ritüel olarak kendisine biçilmiş pasif görevleri yerine getirerek, beklentiler içinde yaşayan bir insan durumundadır. Sınıflı toplumların, üretmiş olduğu bu ilişki dünyasına aşk denilmektedir. Dikkat edilirse, aşk gerçek anlamda tek taraflı bir duygu olarak yaşanmaktadır.

Kişide aşırı duygu yoğunluğunun bütün ilgiyi karşısındakine yoğunlaştırması, başlangıçların sonunu hazırlamaktadır. Evliliklere baktığımızda, kadınların genelde beklentiler içinde olması, karakterlerinin bencil ve toplumsal bütünlükten soyutlanmış bir hâle girmesine neden olmuştur. Feodal sistemin bu konuda kadın doğasına ciddi zararlar verdiği inkar edilemez. *** Evlenmek, genç yaşlarda hepimizin söz birliği ve inancıydı. Erkeklerin ve kızların genç yaşlarda geleceğe yönelik hayat planlamaları içinde, evlilik en önemli hedeflerden birisidir.

Hiçbirimiz evlenmeden önce evliliğin ne olduğunu tam olarak bilmiyorduk. Ebeveynlerimizden ve çevremizden gördüğümüz evlilikler, evliliği tanımak için tek kaynağımızdı. Etrafımızdaki ailelerin yaşamları ve çocuklarının var oluşu, yarınlara yönelik, ailelerin hedefler kurmaları, bizlere evliliğin ne olduğunu anlamak için yeterliydi. Kadın ve koca arasındaki problemleri ve çocukların bilinçaltlarında oluşan sorunları göremiyorduk. Birçok aile, sorunlarını dışa aksettirmediğinden dolayı , evli çiftlerin güler yüzleri ve yaramaz çocukları bizleri, onların mutlu olduklarına ikna ettirmişti. Evliliği çocukken tanımaya başlamıştık.

Evli insanların aile çocuklarıydık. Çocukken aklımız boş bir disket gibidir. Hafızamız her gördüğünü kaydeder. Bizleri koruyan ve büyüten büyüklerimiz bizi mutlu ve güçlü kılıyorlardı. Onlar sayesinde küçük yaşta ayakta durabilip, hayata tutunabiliyorduk. Çocuk yaşımızda anne ve babalarımızın mutsuz yanlarını göremeyişimizin sebebi, yanılmıyorsam bunun içindi.

 Çocuklar, güç aldıkları ve mutluluk duydukları her şeyi yaşamak isterler. Ailelerimizde, bizler var olduğumuz için, güçlü ve mutluydular. Onları da hayata bizler bağlıyorduk. Büyüklerimiz ezilmişlerdi. Örflerin, törelerin, geleneklerin ve feodalizmin kurbanı olmuşlardı. Onlar; birer doktor,birer mühendis, birer öğretmen olamadılar. Biz onlar için, onların olamadıkları; doktorlar, mühendisler ve öğretmenler olacaktık.

Biraz da bu yüzden bizler, onlara güç ve mutluluk veriyorduk. İnsanoğlunun çoğalmak isteyişinin bir kutsal nedeni de budur diye düşünüyorum. Hayvanlar, düşünemeden; iç güdüleriyle çoğalıyorlar. İç güdüsel de olsa her canlı kendisi gibi olana bilinçlice ya da bilinçsizce ihitiyaç duyuyor. Kendisine olan muhtaçlığını kendisi gibi olan canlıları çoğaltarak giderebiliyor.

Biz insanlarda kendimiz gibi olanlara, isteyip de yaşayamadığımız hayatı yaşattırabilmek için çoğalmak istiyoruz. Hepimiz ezikliğimizi, bizden sonraki nesillerin ezilmemesi için, mücadele ederek dindirmeye çalışıyoruz.

İnsanlık tarihimizden bugüne eziliyoruz. İnsanlığın totem hayatında, ezilen,sömürülen birey ve topluluklar yokmuş. İnsanlar kendi iradeleriyle yönettiği bir hayatı yaşıyorlarmış. Bu özgür yaşamın, devamı için çoğalmak istiyorlarmış. İnsanlığımız, uygarlık ve kutsal inançlarla tanışmadan önce, aileler bir kaç kişilik çekirdek aileler değilmiş. İnsanlığımızın bir topluluk ailesi varmış. Bu topluluk ailesinin evrensel insanlık bütünlüğü mevcuttu. Herkes biribirini bir bütünün parçası olarak koruyormuş, seviyormuş.

Bu insanın insanı sevmesi demekti. O zamanlar insanın, insanı sömürmesi yokmuş. Özel mülkiyet üzerine kurulu aileler de yokmuş. İnsanlar yaşamın devamı için çoğalmak istiyorlarmış. Üretmek, paylaşmak için yaşıyorlarmış. Tarihin seyri içerisinde; önce parçalandık, evrensel ailemiz bölündü. Gruplara ayrıldık.

 Tabular en büyüklerimiz oldu. Yetmedi ırklara bölündük.; krallar, peygamberler, padişahlar liderlerimiz oldu. Gittikçe küçüldük, küçüldükçe çekirdek aile olduk. Erkeğin ve kadının ezildiği aileler olduk. Yaşamak için amaçlarımız, inançlarımız değişti. Krallar, peygamberler, padişahlar saltanatında ilk önce babalarımız kandırıldı. Liderler yükseldikçe, babalarımız ezildi ve ezildikçe kendilerini ezen liderlere özendiler. Kadınını ve çocuğunu koruyan babalar, onları bir meta gibi sahiplenmeye başladılar. Krallarda; sevdiler, sahiplendiler. Krallarda ezip, döverek, halkını sevip, sahipleniyorlardı.

Ve kralların, peygamberlerin, padişahların taht gücü olan Tanrı da; eziyordu, sömürüyordu ve cezalandırıyordu. Babalarımız, Adem babanın temsilcileri, analarımız, Havva ananın temsilcileriydi, bizler de ademoğullarının kardeşleri olduk. Var ettiğimiz bu sistemde köleleşen aileler olmuştuk.

Ne babalarımız erkek olmanın mutluluğunu anlayabildiler, ne de analarımız kadın olmanın mutluluğunu tadabildiler. Biz çocuklar da; çocukluğumuzu doyasıya yaşayamadan acılar içinde erken büyüyüp, çocukluğumuzla erkenden vedalaştık. Aile müessesemizi kurmuştuk. Aile kurumlarımızla; ortak amaçlar için bir araya gelmiş topluluklardan, devletler kuruldu. Bezirganlar zenginleşti. Bizlerden ordular kurdular. Savaşlar yaptılar. Evrensel ailenin bölünmüş insanları, farklı ırkların insanları olarak biribirlerine yabancılaştılar. Aynı ailenin insanları kendilerine yabancılaştırılarak kardeş kavgasına katıldılar. Sınırılar çizdiler sadece bir tane olan, dünyamızın içinde, suçlar ve suçlular ürettiler. Öldürülen, hapis yatan, işkence gören, sürgünlere gönderilenler olduk. Şehirler kurdular, bizleri çalıştırdılar. Pazarlar kurdular, emeğimizi bizlere sattılar. Okullar inşa ettiler; bizleri ücretli, akıl ve kol işçileri olarak çalıştırdılar. Bizleri kendilerine sermaye yaptılar. Evlilik müessesemizle ve ailelerimizle bizleri, kurumlaşmış köleleri yaptılar.

(HEYBET AKDOĞAN)

 

  Bu yazı 1488 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım