Heybet AKDOĞAN

HALKLAR ve DEMOKRASİ PARADOKSU

Heybet AKDOĞAN
  13-09-2020 08:52:00

Halkların geleceklerini özgür ve eşit sürdürebilmeleri için gerekli olan demokrasi, temel haklar ve eşitlikler konusunda politik kurumlarını oluşturabilmesi için gerekli olan halk bilincinin kolektif kazanımlarını elde etmek zorundadır. Politik ve hukuksal olarak halkların hak arama mücadelelerini işlevsiz kılmaları, halkların egemen güçler tarafından baskı ve sömürü cenderesine alınmasını kaçınılmaz kılan en büyük tehlikedir. Tarihin günümüze kadar uzanan uygarlıklı  yaşam modelinin, halklara karşı açılan savaşlar dizinleri olması, halkları her zaman uygarlık güçleri karşısında öz savunmaya zorunlu kıldırtan meşru tavırlarla birlikte ilerletmiştir. Bu yüzden halkların emperyalistleşen dünyada, emek-sermaye çelişkileriyle sömürüldükleri müddetçe öz savunma içinde olmaları, günümüz dünyasında halkçı tavrın modern versiyonu olan demokrasiyi, sınıfsal mücadeleden

soyutlanamaz bir hakikate eriştirmiştir.

  İnsanların eşitliğinin sağlanması için, sınıfsal mücadelenin, halkçı savunmanın büyüyen bir direnişi hâline dönüşmesi, egemen güçlerce halklara bir şiddet mekanizması olarak dayatılan, devletin ve devlet organlarının örtülü savaş olarak yürüttüğü, güç politikalarını teşhir eden önemli bir yöntemdir. Bu yüzden liberalizmin emperyalistleşen dünyada, halklara benimsetmeye çalıştığı, savunmasız barış ve demokratik istikrar söylemleri, silahlı güçlerce donatılan ve burjuvazinin çıkarlarını örtbas eden, sınıf egemenliğinin bir senaryosu olan oyunların deşifre edilmesi için, sınıfsal mücadelenin ne kadar gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Eşitliği ve demokrasiyi sınıfsal mücadele şeklinde değerlendirmek; sermaye hegemonyasına karşı mücadelenin doğruluğunu ve sınıfsal mücadelenin anlam ve boyutunu çok iyi özetlemektedir. Nitekim, halkların mücadelesinde demokrasinin güncel anlamıyla yeterli görülmesi, demokrasinin kapitalist sistem

içinde görünmeyen yüzünün gizlenmesine neden olmaktadır. Çünkü demokrasi sınıf bilincinden soyutlanarak halkçı bir yaşam modeli hâline gelirse, varolan burjuvazi bürokrasisi içinde demokrasiyi, burjuvazi çıkarlarından korumak imkânsızlaşmaktadır. Sınıfsal niteliğine göre halkların yönetimini sağlayan bütün devlet sistemlerinin, temeli burjuvazi ve onun yönetim aygıtı bürokrasi tarafından içselleştirilmesi, halkların bilincini bütün amaçlarıyla birlikte, faşizme sürükleyen en büyük siyasi şiddet olmaktadır. Siyasetini arayan sınıf ile siyasetini kaybetmiş sınıflı halkların demokrasi paradoksunun yaşandığı politik krizler konumuzu doğrulayan güncelliğe sahip gerçekliklerdir. Burjuvazinin iktidar gücü altında varlığını korumaya çalışan bütün demokratik düşüncelerin, eşitlik ve özgürlük körü neticelerin çelişkileri olması bu yüzdendir. Halkların altyapı ve üstyapısının burjuvazi demokratik anlayışında determinist bir özellik arz etmemesinin, yaratmış olduğu iktisadi ve politik çarpıklıklar, bütün halkçı

kodları tersine çeviren demokrasi modeline işlerlik kazandırmaktadır. Bu nedenle, içinde yaşadığımız iktidar gücünün halkları daima gericileştirmesi, halklarla birlikte akışını sağlayan demokrasinin, iktidar bentleriyle kısır bir döngü içerisine girmesine neden olmaktadır. Böylelikle, toplumsal alanda yaşanılır kılınmak istenen bütün hak ve özgürlükler, halkçı paradigmayı egemen-sömürücü güçler lehine çeviren hukuksal yaptırımları kanunlaştırmaktadır. Aynı zamanda küresel kapitalizme kaynaklık eden uluslararası bu kanunlar; halkları uluslararası ilişkilerde, devlet ve sınırlar alanına kısıtlayan, halklar arası demokratik gelişmeyi sadece; ulus mantalitesi üzerinden şekillendiren, kültürel egemenliğin evrensel birlikteliği yıkmasını sağlayan halklar arası ilişkileri doğurmaktadır. Kapitalist-emperyalist sistemle birlikte yaşam alanlarının metalaşması, halkların bir sınıf olarak sadece demokratik olarak örgütlenmesine yeterli gelmemektedir. Sermaye karşıtı örgütlenmeyle halkların demokrasiyi, sınıf bilincini esas alarak

politik kulvara taşıması ve geliştirdiği politik araçlarla sınıfsal mücadeleyi bürokrasiyle birleştirerek sosyalist örgütlenme çabası içinde olması, halkları hedeflemiş oldukları mücadelenin birer öznesi kılan ve politik gücü hâline getiren başarıları sağlayacaktır. Şüphesiz, mevcut sosyalist örgütlerin günümüzde yaşadıkları bölünme ve parçalanmalar, burjuvazi bürokrasisini değiştirmek için ilkesiz kalmaktadır. Bu yüzden sol ve sosyalist kesimin halkların tarihsel geçmişinden yola çıkarak, ortak bir sosyalist eylem alanında birleşmesi, sınıf mücadelesinin çelişkilerini azaltacak önemli bir atılım olacaktır.  Marks'ın söylemiyle:" İşçi sınıfının zincirlerinden başka kaybedecek, bir şeylerinin olmaması" elzem olan birlikteliğin, sınıfsal mücadele açısından kolektif gücünü formülleştiren önemli bir mesajdır.

  Kapitalist sermaye birikiminin emek çelişkisiyle birlikte gün geçtikçe emperyalist bir dalga içinde yayılması, halkların sosyal ve politik olarak kurumsallaşmasını zorlamaktadır. Burjuvazi

hukukunun sınırlarını aşarak halkların hak ve özgürlük arama girişimlerinin kolektif bir eylem alanında birleşememesi, halkları tarihten günümüze sınıflı devlet modelleri içinde kitlesizleştiren güvensizlik ortamının büyümesine neden olmaktadır. Bu yüzden halkların ve sosyalist örgütlerin hâlâ aynı düzlemde seyreden demokrasi arayışı; sosyalist örgütleri, halklar önünde öncüleştiren politik duruşundan alıkoymaktadır. Demokratik mücadelede, sosyalistlerin güven vermeye çalıştığı halkların, sosyalist kurumlar karşısında kafa karışıklığı yaşamaları, sosyalistlerin sınıfsal mücadelede yaşadığı önder sorununun ana sebeplerinden birini oluşturmaktadır. Güncel ve kuramsal bir konu olan bu olgu, halk ve örgtlenme sorunlarını daima canlı tutan tarihsel ve güncel bir mevzudur. Halkların demokratik talepleri ve bu taleplerle birlikte yaşadıkları önderlik sorunu, halkları kapitalist güçler karşısında yığınlara dönüştürmektedir. Fakat tarihsel gerçekliklerin göstermiş olduğu gibi,

halkların varoluşu, umudun halklar sayesinde yaşadığını kanıtlayan nesnel bir doğrudur. Bu nedenle, tüm sorun ve eksikliklere rağmen halkların kendileriyle ve sömürücü güçlerle olan mücadeleleri, yaşamın sonsuzluğunu ispatlayan verilerdir. Yaşamın sonsuzluğunu halkların sınıfsal direnişiyle doğrulayan nesnel kanunlar, sınıfsal mücadele içerisinde, demokrasininde yaşatılması mümkün olan, kısmi eşitlik ve özgürlüğünü göstermektedir. Nitekim, Engels'in demokrasiyle ilgili açıklamalarına baktığımızda, demokrasinin sınıfsal olmayan karakterinin sahte, fakat sınıfsal olan karakterinin daha somut bir tutarlılık taşıdığını, Engels'in ifadelerinden anlayabilmekteyiz.

  Emek ve sermaye çelişkisinin sınıflı devletlerde demokrasi ölçüsüne indirgenerek, çözüme kavuşturulmaya çalışılması; halk gerçeğini ait olduğu sınıfsal realiteden uzaklaştırarak eşit ve özgür halklar problemini, burjuvazi politikası içine hapsetmektir. Böylece sınıflı halkların sorunları, yalnızca demokrasi kavramı etrafında

çözülmek istenen gerçek dışı bir boyut kazanmaktadır. İktidara, tabiyetle, baskı mekanizması içine sıkıştırılan halkların eşitlik ve adalet sorunları bu nedenle, sadece egemen- sömürücü güçlerin lehine sonuçlanan ve tekrarlanan sınıfsal düzeni istikrarlaştırmaktadır. Netice olarak halkların emperyalistleşen dünyada, öz savunma olarak müdahale etmeye çalıştıkları tüm haksızlıklar, sınıfsal mücadeleden arındırıldığı müddetçe, salt demokrasi istemi içinde, sınıfsal hakikatini yitiren burjuva siyasal anlayışının bir parçası olmaya devam edecektir.

(Heybet Akdoğan)

  Bu yazı 2451 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım