İÇİNİZDEKİ DEVİ UYANDIRIN ve KÜRTLERİ ÖLDÜRÜN
Heybet AKDOĞANKişisel gelişim kitapları dünyada uzun yıllardır en çok satan kitaplar arasında.
Tüketim toplumuyla birlikte yaşanılan zihniyet dönüşümünün amaca hizmet etmesi ve kapitalist sistemi meşrulaştırılması adına, kişisel gelişim kitapları bizzat egemen sınıf tarafından desteklenip, popüleştiriliyor.
Kişisel gelişim kitapları, düzene (hayata) karşı sınıfsal bir duruşu olan herkes için düşündürücüdür.
Sınıflı toplum düzeninde birilerinin özgür olduğu, birilerinin özgür olmadığı, birilerinin ekonomik bakımdan yükseldiği, diğerinin ekonomik olarak sıkıntılar yaşadığı kapitalist sistemde, kişisel gelişim kitapları, bireysel ve toplumsal mecrada, sınıfsal rekabeti güçlendirmek için, bireye ve topluma yön (motivasyon) vermeye çalışan eserlerdir.
Sınıflı devlet yaşamında bireyin ve toplumun özel mülkiyetçi yapı gereği yaşamış olduğu; eziklik, bunalım, arayış vb. sorunlarından dolayı, birey ve toplum kişisel gelişim kitaplarına bir ilaç gibi ihtiyaç duymaktadır.
Sınıflı devletin yapı taşı olan sermaye yani sömürü, bireyi ve toplumu sarmaladığı her olguyla (okul, iş, kariyer, inanç, etnik köken, pazar, iktidar...) insanlık (komünal) değerlerinden yalıtmaya çalışır. Bu nedenle birey ve toplum sosyo-ekonomik yönden, kapitalist-emperyalist sistemin amaçlarına hizmet eden birer aygıt işlevini görür.
Kişisel gelişim kitaplarından biri olan "Tonny Robbins'in, İçindeki Devi Uyandır" adlı kitabında vurgulandığı gibi: "Kendi varlığını bile amacına feda edebilen insan iradesine karşı hiçbir şey direnemez." Tam olarak anlatmak istediğim budur. Sınıflı devletin dayatmış olduğu amaçlar için, insanın varlığını amacına feda etmesi... İnsanın çocukluktan itibaren kişisel gelişiminin, yönetildiği sisteme göre karakter kazanması, bireyi ve toplumu yaşamının her dönümünde arayışa sevk etmektedir.
Liseli yıllarımda, "Tonny Robbins tarafından, İçindeki Devi Uyandır" isimli kitabı yayımlandıktan bir müddet sonra okuma imkânım olmuştu. Büyük bir heyecanla kitabı okuyup, içimdeki devi uyandırmak istiyordum.
Toplumsal yaşamda ve içinde bulunduğum tekçi devlet sistemi içindeki aşağılanmışlık duygularımı bu şekilde telafi edecektim. Fakat, o yıllarda sahip olduğum aşağılanmışlık duygusunun tanımını bilmeyecek kadar cahildim. Ve içimde bir dev mi var, eğer varsa bu dev nasıl bir dev onuda bilmiyordum.
O tarihlerde birçok arkadaşımda aynı kitabı alıp okudular. Sömürge Kürdistan topraklarında olmam nedeniyle, Türkiye'den gelen, kamu görevlilerinin çocuklarıyla birlikte okula gidiyorduk. Kürt ve Türk gençler olarak, "İçindeki Devi Uyandır" kitabını aynı duygu ve heyecanla okuduğumuza şahidim.
İşin düşündürücü yanı, ulusal gücüyle Kürt ulusu üzerinde tahakküm kuran bir milletin bireylerinin, sömürge altında yaşayan Kürt bireyleriyle, aynı aşağılanmışlık duygusunu yaşamalarıdır.
Karl Marks'ın ifade ettiği gibi; "...başkalarını ezen uluslar, özgür olamazlar." Ulus devlet sisteminin tarihsel çelişkisinin sürekliliği olan bu tespit, her zaman ve her yerde kendini canlı kılıyordu.
En doğal hâliyle bu gerçeği biz Kürtler yaşadık ve yaşıyoruz.
Özgür olamadan içindeki devi uyandırmaya çalışanlara tekrar değinmek gerekirse: Zamanla "Tonny Robbins"in meşhur kitabını okuyan birçok arkadaş içindeki devi uyandırdı. O arkadaşlar; hırslandılar, duygusuzlaştılar, amaçları uğruna 'hemdaşlarıyla' acımasız bir rekabet yaşadılar. Birçokları şimdi polis, avukat, doktor ve askeri personeller. " İçindeki Devi Uyandır" kitabından nasibini alamayanlar ise ya hapiste, ya sürgünde ya da meçhul infazlarda toprak oldular. Hapiste olanlar ve sürgünde suça teşvik edilmiş insanlarımız, üretilen suçların hükümlüleri olarak yok olmaya mahkûm edildiler/ediliyorlar.
Yaşanılmış bu gerçekler sadece dün ile ilgili olan sorunlar değil. "Tonny Robbins" gibi yazarların kaleme aldığı eserleri tarihsel boyutuyla araştırdığımızda, hakikatin emek-sermayeyle koşullu olduğunu ve İngiliz sanayi devrimiyle doğrudan bağlantısı olduğunu görmekteyiz.
Sınıflı toplumların kapitalist-emperyalist sistemle son anlamına ulaştığı endüstriyel toplum modeli, dünyada ezilen ve yok edilmiş tüm toplumların tarihsel arka planının kaynağıdır. Özellikle kapitalist-emperyalist sistemin düşünce ekolü olan Frankfurt Okulu, içinde bulunduğumuz çağın geçirdiği tüm dönüşümlerin hazırlayıcısıydır.
Pozitivizm ve pozitivist yönetim anlayışının temsilcisi olan Frankfurt Okulu temsilcileri, günümüze kadar süregelen toplumsal çelişkilerin aktörleridirler.
İngiliz sömürge çağının kapitalizmle evrensel bir yönetim kanununu yaratması ve bu yöntem anlayışının bilimsel ekolü olan sosyolojinin bir toplum bilimi olarak üretilmesi, modern sınıflı uygarlık dünyasının sorgulanması için deşifre edilmesi gereken konulardır.
Halen etnik kökeni, coğrafyası ve ulusal kimliğiyle inkâr edilen Kürt ulusunun, kapitalist ideologlar tarafından tasavvur edilen uygarlık sürecinin kurbanı olması, Kürt soykırımını tüm yönleriyle açığa çıkartan tarihsel gerçeği göstermektedir. Önemli olan olaylara ve olayların oluşumunu sağlayan olgulara sınıfsal bir perspektifle bakabilmektedir.
Günümüz Türkiye'sinde yaşanılmakta olan olaylara ve olgulara sınıfsal bir nazarla baktığımızda, Erdoğan iktidarı tarafından meşru kılınmak istenen Neo-Osmanlıcılık" toplumsal modelinin arka planında da, Kürt soykırımının organize edilmiş argümanları yaşatılmaktadır.
AKP-MHP ortaklığıyla yılların bastırılmış bir toplumsal modeli olan Yeni Osmanlıcılık hayali, Osmanlı döneminde olduğu gibi, günümüzün Erdoğan Türkiye'sinde de, Kürt kanı ile yoğrulmaktadır. Bu amaçla topluma aşılanmaya çalışılan yeni kimlik modeli her ne kadar Kemalist kesimi rahatsız etsede, yeni milli kimlik anlayışının, Türklük adıyla başlığını koruması, Cumhuriyetçi kanadın eleştirilerini sönümlendirmektedir.
Türk ulusunun yeniden, ama Türklük adına tekrar kişileştirilmesi ve kurumsal olan ezici kimliğin, günlük olanla devamlı kılınması, Türk milliyetçiliğini bilinçaltında besleyen herkesin, Erdoğan iktidarına karşı muhalefetini geçici kılıyor. Özellikle son yıllarda Erdoğan'ın, Kürtlere karşı başlatmış olduğu operasyon ve savaşların, Türkiye sevdalılarını yaşadıkları yoksulluğa karşı mutlu etmesi bu gerçeğin yaşanılmakta olan bir örneğidir.
Kürdistan coğrafyasında helikopterle aşağı atılan Kürtler, metropollerde vurulan ve linç edilen Kürt insanları, Cudi ve Gabar dağlarında güvenlik gerekçesi olarak yakılan (Kürt doğası) ormanları, Türkiye'de iktidar tarafından yapılan yolsuzlukların üstünü örtmeye yetmektedir.
Rojava'da işgale karşı direnen Kürt halkına karşı, sözde demokratik Avrupa devletlerinin sessiz kalması ise, Erdoğan'ın işlediği evrensel insanlık suçunun Avrupa tarafından örtbas edilmesidir. Kapitalist-emperyalist dünya sistemiyle yönetilen Avrupa'nın, Erdoğan zûlmüne "yeşil ışık" yakması, Erdoğan'ın ulusal faşizmine; uluslararası alanda meşruluk kazandırmaktadır. NATO ve Avrupa güçlerini arkasına alan Erdoğan'ın sadece ülke içinde değil, ülke dışındada benimsemiş olduğu siyasi anlayış, evrensel ölçekte Kürtlerin öldürülmesine güç kazandırmaktadır.
Erdoğan'la birlikte Türk bayrağına ve Osmanlı devletine verilen paha biçilmez değer ve Türk-Osmanlı kültürünün tanınması için ekonomik alanda olağanüstü derecede harcanan parasal destek, her geçen gün toplumsal sahada ve medyada daha çok kendini dayatan ideolojik bir yaptırıma dönüşüyor.
Mevcut olan toplumsal yapıbozumu, kendi toplumsal hayali için yeni bir yapıbozum olarak hedeflemiş bu zihniyet dayatması, Kürt halkının asimile olması için ve her gün linç şiddetine maruz kalması için, Türk milliyetçiliğine geçmiş dönemlere göre daha fazla olanaklar sunuyor.
2015 yılında Silopi'de keskin nişancılar tarafından vurulan ve cenazesi yedi gün yerde kalan Taybet Ana örneği, Türk milliyetçiliğinin ve militarizminin, Kürde karşı olan zalimliğinin daha geniş imtiyazlarla gerçekleştirildiğini ortaya koymaktadır. Türk milliyetçiliğine ve militarizmine destek vererek, Kürt olması haricinde bir annenin böylesine (hunharca) katline seyirci kalan Türk ulusunun, sahip olduğu milliyetçi karakter; Osmanlı ve Cumhuriyet ideolojisinin nasıl bir ortak vicdana sahip olduğunu izah ediyor.
Yazımın içeriğinde " Tonny Robbins'in, İçindeki Devi Uyandır" adlı kitabından alıntı yapmış olduğum cümle, milliyetçilik uğruna; bireyden tutalım da topluma kadar insanların kendi doğal varlığını dahi amacına feda ettiğini kanıtlamaktadır. İnsanca, eşitçe ve kardeşçe yaşamayı, ırkçılık adına feda edebilen birey ve toplum, sömürgeci devletlerin ve iktidar mekanizmalarının önce arzuladıkları, sonra mobilize ettikleri kolektif insan ruhudur.
Yaratılan ve uyarlanan bu insan aklının sömürgeci güçler tarafından desteklenmesi, faşizm uğruna her şeyi göze alabilen insan modelini yetiştirmektedir. Böylelikle faşizm, faşizmi tasdik etmeye hazır egemen ulus tarafından muhafaza ediliyor.
İngiliz sanayi devrimiyle birlikte egemen devletlerin egemen ulusları, sömürü ve işgal arzularıyla yaşama anlam verdiler. Pazar alanlarını ele geçirerek, ilerleyen ulus toplumları bilimden, sanata egemen sınıfların yatırım yaptıkları alanların birer organizması ve hizmetlileri oldular.
Nitekim bir ulusun egemenliğini sağlaması için; dil, tarih, sanat, coğrafya ve bilim alanında lider konumunda olması gerekir. Bununla ilintili olarak kapitalist-emperyalist dünya düzeninin gelişim gayesi olan bu stratejilerin, belirli bir kategoride tanımlanması ve kabullenilmesi için bir bilim dalına ihtiyaç duyulmaktaydı. Bu bilim dalı, endüstri atılımcılarının altyapısını kurdukları ve içeriğini, burjuvazi sınıfının ideologları olan, toplum gözlemcilerinin hazırladıkları sosyolojiydi.
Sosyoloji sayesinde; emek-sermaye uzlaşmazlığı, işçi sınıfı ve ezilen tüm toplumsal katmanların sınıfsal boyutu, postmodernizmin anlatılarıyla görünmez kılındı. Ve anlatıların doğal tezahürü olan faşizm ise, toplumda sömürüyü, işgalciliği ve sınıf sorununu hiç yokmuş gibi inandırıcı kıldıracak paradigmalarla donatıldı.
Yönetildiğimiz (sömürüldüğümüz) postmodern sistemde bu gerçeği her gün tüm temel haklarımızdan soyutlanarak içselleştirmeye mahkum ediliyoruz.
Sosyolojinin, etnik aidiyet, eşit toplum hakkındaki görüşlerini detaylarıyla okuduğumuzda, hiçbir zaman asıl meselenin sömürü ve sınıflı toplum olduğu gerçeğiyle karşılaşmıyoruz. Burjuvazinin ihtiyacı doğrultusunda ürettiği bir bilim dalı olan sosyolojiye, kendi üretim süreçleri için gerekli olan işgücünü sağlayabilmesi ve sosyolojinin planlama, yorumlama ve insan kaynakları konusundaki çalışmalarına burjuvazinin ehemmiyet vermesi bu nedenleydi.
Daha önce belirtmiş olduğum gibi bu doğrultuda Frankfurt Okulu'nun, Marksizme karşı tavır alması ve Marksizmi tahrif ederek yorumlasının maksadı yine duyulan aynı endişedendi.
Hem egemen ulusun bireylerinin hem de ezilen ulusun bireylerinin rasyonel, sistematik ve ucuz işgücü sağlayabilmeleri sosyolojinin, modern toplumun bir metodu olmasını elzem kılıyordu. Bunun sonucunda egemen ulusun bireyleri "içindeki devi uyandırarak" ezen ulusun bireyleri üzerinde hakimiyet kurarak ve insancıl doğasına yabancılaşarak; kendisini ve aynı zamanda otorite kurduğu ulusun bireyini, mensubu olduğu hayali cemaatin lideri için köleleştiriyordu.
Kapitalist-emperyalist devlet modelinin varlığıyla hâlâ devam bu toplumsal döngü işlemeye devam etmektedir. Konumuza "Tonny Robbins'in, İçindeki Devi Uyandır" başlıklı kitabından başka bir alıntıyla devam ettiğimizde, karşımıza görünürde olağan olan fakat sınıfsal bir bilinçle düşündüğümüzde devlet, birey ve toplum düzeninde birçok sorunun belirleyicisi olan bir başka cümleyle karşılaşıyoruz: "İnançlar bizi sonuçlara götürür, bu nedenle de bize neler hissedeceğimizi ve neler yapacağımızı öğretirler..." kitabın ilerleyen sayfalarında yer alan bu cümle, liseli okul yıllarımda yazmış olduğum çelişkilerin temel nedenlerine işaret ediyor.
Türk ulus devletine ait eğitim-öğretim okulları, kendi anadilinde olmayan dersler ve ezilen bir ulusun öğrencisi olarak, ezen ulusun eğitim-öğretim müfredatında militarist bir karakterle örgütlendirilmiş öğrenci/ler... Beni ve arkadaşlarımı sembolize eden bu anı, halen süregelen Türkiye gerçeğidir. Bu nedenle Tonny Robbins'in kitabını okurken içimde uyanamayan dev ve içindeki devi uyandırdığını zannedip, kapitalist-emperyalist sistemin birer sömürülen kölesi olan meslekli öğrenciler, bunun yanında sürgünlere gönderilen ve suçlara teşvik edilmiş Türkkiye'nin öteki insanları Kürtler, egemen ulus devletin ve pozitivist yönetim biçiminin gerçek yüzünü örneklemektedirler.
Tonny Robbins'in kitabını sınıfsal bir zeminde eleştirirken bu eleştirilerimizi sosyologlarla paylaştığımızda, eleştirilerimize tersi yönde yanıtlar alacağımız, sosyoloji öğretisinin mevcut iletimleriyle aşikârdır. Zira, sosyologlar, bireyi ve toplumu kapitalist sisteme entegre etmeye çalışan bu tür sorunları, sistemle özdeşleştirmeden, sistem-üstü yorumlarla ifade etmeye çalışırlar. Tam da bu nedenle sosyoloji toplumsal sorunların asıl kaynağını; özneyi sistemle yüzleştirmemek için, sistem içi fikirlerle sorunları tanımlamaya çalışır. Böylece, kapitalist-emperyalist düzenin devlet-toplum modeli ve ezen-ezilen çelişkisinin tüm problemleri, 'sistemüstü' idealize edilen söylemlerle yorumlanıp, sistem korunmaya çalışılır.
Korunmaya çalışılan sınıflı devlet paradigması, "varlığını amacına feda edebilen" ve varlığı için şiddeti, sömürüyü, asimilasyonu ve öldürmeyi haklı eylemler olarak gören kendi toplumunu yaratır.
Kişisel gelişim kitaplarının bir özeti olarak aktarmaya çalıştığım düşünceler, modern toplumlar için kurgulanmış ve bu kurgulanmanın toplum tarafından paylaşıldığı bir yaşam standardıdır.
Kapitalist modern sistemde, bireyin tüm yaşamına hakim olabileceği inancının, düzen tarafından lanse edilmesi ve bireyin bunun sonucunda sınırsız bir özgürlüğe kavuşabileceği inancı, insanları entegre oldukları sömürgeci devlet zihniyeti içinde, sistemin aktif bir bileşenine dönüştürmektedir.
Bireyden toplumsal çoğunluğa kadar bünyevileşen bu güç otoritesi; sadece iktidarda olan toplumsal yönetimin ihtiyaçlarına cevap vererek, ezilen birey ve toplumlarının daha çok sömürülmelerini organik olarak kaçınılmaz kılmaktadır.
Toplumsal yapının, sistemin bütün niteliklerini içinde barındırıp geliştirmesi; ideolojik, ekonomik, kültürel ve politik sınıfsal çelişkilerin kaynağı olmakla birlikte, özümsenmiş konformizmin nasıl ortadan kaldırılacağı yönünde bizlere izlenilmesi gereken doğru yöntemide göstermektedir.
Heybet AKDOĞAN
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Popülist siyasetin yeni gözdesi İmamoğlu
- Mali oligarşinin vazgeçilmezi Macron
- Söz Netanyahu'dan açılmışken
- Bosna Hersek'in AB süreci
- İran'ın uranyum zenginleştirme hamlesi
- Rusya ve ABD arasındaki hibrit savaşı
- Suriye'nin Arap Birliği'ne geri dönüşü
- Güney Kore ve ABD arasındaki nükleer ilişkileri
- Çin'e çip ambargosu
- Nükleer silahlar ve istenilen anlaşmalar
- Macroncu rejim ve toplumsal öfke
- O artık milletvekili













