TÜRKİYE ULUS DEVLETİNİN DEMOKRASİ SORUNU ve KÜRT ULUSU
Heybet AKDOĞANCumhuriyet dönemi farklı gibi görünen siyasal anlayışların ve ideolojilerin iktidar oldukları dönemdir. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri; tek parti yönetimi, çoklu parti dönemi, askeri darbeler dönemi, milliyetçi ve muhafazakâr iktidarların yönetimiyle günümüze kadar devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti'nin bugüne kadar sıralamış olduğumuz yönetim modellerine baktığımızda, özünde bütün yönetim şekillerinin devletin ana karakterini oluşturan tek ulus ve tek din üzerine inşa edildiğini, tarihsel süreçlerin deneyimleriyle anlamaktayız. Cumhuriyet'in kuruluş döneminden günümüze kadar demokratik mücadelelerin sürdürülmesine rağmen Türkiye'nin hala demokratikleşememesi, Türkiye'nin ana karakterini formülleştiren yönetim kodlarıdır. Bu anlamda Türkiye siyasetinde değişmeden devam eden egemen tutum, Türk ulusu dışındaki başka etnik toplumları bütün değerleriyle ötekileştiren uygulamaların sürekliliğidir. Devlet mekanizmasının baskıcı ve dayatmacı gücü altında ötekileştirilmiş etnik kimlikler ve uluslar bu nedenle demokrasinin kalbidirler. Türk ulus devletinin tekçi mantığı gereği,
başka ulusları düşman olarak benimsemesi, düşman yaratma stratejisiyle başka ulusları siyaset yapma ortamından soyutlamaktadır. Türkiye'de Türk ulusunun egemenliği altında ezilen ve Türkiye Kürdistanı'nda (kendi coğrafyasında) vatansız yaşayan Kürt ulusu, örgütlenme ve bilinçlenme konusunda, Türk ulusunun politik yaptırımlarına maruz kalmaktadır. 2013-2015 yılları arasında Kürt meselesi konusunda çözüm sürecinin başlatılması ve siyasi aktörlerin inisiyatif üstlenmeleri, Türkiye'de kısa sürelide olsa her alanda bir rahatlamanın oluşmasını sağlamıştır. Fakat beklenenin kısa süreli olması ve Ortadoğu'da dengelerin AKP ve işbirlikçileri lehine değişmesi, çözüm sürecini bitiren dönüm noktası olmuştur. Bu süreçle birlikte kırsaldan kentlere doğru başlayan çatışmalar ölüm haberlerini yine gündemin üst sıralarına taşımıştır. Erdoğan iktidarının yeni Türkiye iddiasına rağmen, eski devlet anlayışını bütün haşmetiyle yeniden canlandırması, özü itibariyle Türk devletinin güvenlik ve şiddet gücünü artıran ve Kürt ulusuna karşı uluslararası yeni işbirliklerini hazırlayan ortamın oluşmasına neden olmuştur. Bu sebeple Erdoğan iktidarının iç ve dış sorunlarını bir beka meselesi haline getirmesi, kendi düşüncesi dışında bütün
düşüncelerin bir tehdit olarak algılanmasını ve Kürt ulusunun bu minvalde, Türk ulusu karşısında savaşılması gereken tek düşman olduğu olgusuna yeniden ortam hazırlamıştır. Düşmanlaştırma politikasıyla birlikte, Türkiye'de milliyetçiliğin hemen dirilen bir ruh hali olması, milliyetçiliğin tüm değişik versiyonlarını AKP milliyetçiliğiyle sonuçlandırmaktadır. AKP iktidarıyla birlikte milliyetçiliğin dindar muhafazakârlar üzerinden kendine alan açması, Kürt ulusunun kadim değerlerine karşı büyüyen düşmanlığıda körüklemiştir. Kürt sorunu konusunda gelişen bu paradigmalar, dünya kamuoyunda gün geçtikçe gelişen bir Kürt algısınıda oluşturmaktadır. Bölgesel olan Kürt probleminin sınır dışına taşması, Kürt sorununu küresel olgularla ele almayı gerektiren yeni gelişmeleri doğurmuştur. Fakat Kürt ulusal sorununun demokratik bir Türkiye'de çözümü aynı zamanda dünya kamuoyu açısından evrensel problemlerin önemli bir parçasını teşkil eden anti demokratik Türkiye gerçekliğini tekrar gündemleştirmiştir. Bu nedenle Kürt sorunununda yerel ve evrensel siyasetin söz sahibi olması, Türkiye siyaset sorununun kronik bir durumu olan Kürt meselesinin, gündelik siyasi tartışmaların
ötesinde bir perspektife sahip olduğunu bir kez daha bizlere hatırlatmaktadır. AKP iktidarının bu konuda klasik sağ siyasetin çıkmazlarını aşarak, Kürt sorununa yaklaşması, AKP'yi, demokratik ilkelere sadece soyut söylemler üretmek yerine, demokrasiye karşı daha reel tutumlar sergilemesini sağlayacaktır. Fakat AKP'nin özellikle vesayet sonrası siyasal sistemi inşa projesinin yerini, iktidarı koruma hamlesine bırakması, AKP'yi bu demokratikleşme olasılığından oldukça uzaklaştırmıştır. Bu geçiş aşamasından sonra AKP'nin içe kapanık tavırları, Erdoğan'ı muhafazakâr ve tek adam olarak, Kürtlere karşı daha çok acımasızlaştırmıştır. Bahçeli'nin önerileriyle Türkiye'yi inşa etme vizyonunun, AKP- MHP statükosunun korunmasına yönelik reaktif bir siyaset için geliştirilmesi, Türkiye'deki Kürt sorununa ve Halkların Demokratik Parti'si olan HDP'ye yönelik şiddet ve sıkıyönetim uygulamarını doruk noktasına eriştimiştir. Bu sayede faşizm, Bahçeli-Erdoğan ortaklığıyla yeni bir siyasi misyonunun daha radikal evrelerini oluşturmuştur. Bu olumsuz gelişmeyle AKP'nin ve MHP'nin kendi egemenlikleri altında yeni Türkiye toplumu yaratma projesi; Türk -İslam sentezinin popülerleşerek, Türkiye tarihinde yeniden
sentezleşmesine neden olmuştur.
HDP'ye yönelik artan AKP ve MHP ortaklığının saldırıları, Türkiye açısından hukukun ve yargının toplumsal hayattan silikleşmesine yol açacak yeni adalet tehlikelerinide doğurmaktadır. Erdoğan rejiminin gün geçtikçe sultan rejimiyle özdeşleşmesi, Türk devletinin temel gücü olan Türk ulusununda, farklı demokratik taleplerini engelleyen gelişmelere yol açmaktadır. AKP-MHP iktidarının Türkiye yönetiminde yaratmak istediği "yerli ve milli muhalefet bloğu" tamda bu anlamda, Türk ulusunun demokratik ve çağdaş istemlerini yok saymak için, muhafazakar cephenin Erdoğan ve Bahçeli nezdinde neden güçlendirilmek istendiğini ortaya koymaktadır. Demokrasi bloğu yerine, Erdoğan- Bahçeli bloğunun perde arkasındaki niyeti bu şekilde daha iyi anlaşılmaktadır. Tüm bu gerçekliklerden yola çıkarak Türk devletinin gücünden beslendiği Türk ulusunun, mevcut devlet statükosuyla itibar kaybı yaşadığı, Türk ulusunun somut bir trajedisidir. Türk ulusunun, egemen iktidarların tahakkümü altında, Kürt ulusuna yönelik takındığı tüm çatışmacı tavırları, kendi ulusal sorunlarının artmasına yol açan ve ulusal gücünün erimesine neden olan en hatalı tutumudur. Türk ulusunun özellikle Erdoğan
rejiminin yanılgılı olgularıyla hareket ederek, Kürt ve Kürdistan hakikatine düşmanca niyetler beslemesi aynı zamanda Türk ulus devletinin demokratik yönetimden tasfiye edilmesine sundukları katkıdır. Bu gerçekliğin HDP'nin yıllardır sürdürmüş olduğu adalet ve demokrasi mücadelesiyle daha çok görünür olması, Türk ulusunun iktidar güçleri tarafından hangi amaçlarla kullanıldığını açığa çıkarmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti'i ideolojisinin bilhassa kapitalist moderniteyle harmanlanması bu acı gerçeğin sistematize edilmiş boyutudur. Bu yüzden,Türkiye siyasetçilerinin bir çoğunun ve TC'nin resmi statüsü olan Türk ulusunun tarihsel bir sorgulama içerisine girerek ve günceli tekrar ele alarak, Erdoğan yönetiminin misyonunu deşifre etmeleri, Türkiye'nin huzur ve barışı için elzem olan görevleridir. Nitekim; demokrasi, adalet ve barış inancıyla yola çıkan HDP'nin yaşamış olduğu bunca haksızlık karşısında vicdani olarak savunulması ancak bu bilinçle sağlanabilir.
(HEYBET AKDOĞAN)
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Popülist siyasetin yeni gözdesi İmamoğlu
- Mali oligarşinin vazgeçilmezi Macron
- Söz Netanyahu'dan açılmışken
- Bosna Hersek'in AB süreci
- İran'ın uranyum zenginleştirme hamlesi
- Rusya ve ABD arasındaki hibrit savaşı
- Suriye'nin Arap Birliği'ne geri dönüşü
- Güney Kore ve ABD arasındaki nükleer ilişkileri
- Çin'e çip ambargosu
- Nükleer silahlar ve istenilen anlaşmalar
- Macroncu rejim ve toplumsal öfke
- O artık milletvekili













