Kemal ATALAR

Madem Demokrasi...

Kemal ATALAR
  30-06-2025 08:15:00

Madem demokrasi ise; hangi ülkede, coğrafyada yaşıyorsanız yaşayın, hangi dili kullanıyorsanız kullanın, hangi inancı taşıyorsanız taşıyın; bulunduğunuz, yaşadığınız ülke ya da coğrafyalarda sizler gibi düşünmeyen, inanmayan, konuşmayanların varlığını öncelikle ve şart olarak kabul etmeli, yasalarla güvence altına alınmalı ve halkın birlikte yaşadığı ayrık zümre, sınıf veya aykırı düşüncelere en az kendilerine duyulan saygı kadar saygı duymaları, empati yapmaları ve kabullenmeleri olmazsa olmazlardan olmalıdır; hatta zorunludur.

Demokrasi, bilindiği üzere Latince kökenli “birlikte ve özgürce yaşamak” anlamındadır. Bu kelimenin içini evrensel boyutlarıyla, daha çok şekil ve değişik düşüncelerle ama empati ve kabul odaklı yorumlayabiliriz.
Ama asla dayatma, dikte etme, tek ben ya da
“Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” gibi ayrıştırıcı ve ötekileştirici algılarla değil...
Sadece insan kimliğimizle, ve yine sadece insanca yaşamak, yaşayabilmek amacıyla kullanmalı; “bizden olmayan” diyerek değil, vatandaş kimliği ve insan üst kimliğiyle kabullenerek, kişileri ve halkları yakmadan, katletmeden, yok etmeden, hep birlikte hoşgörü, saygı ve kabul ile yaşatmalı ve yaşamalıyız.
Çünkü: Demokrasinin gereği budur.

Ama adımız demokrasi, soyadımız kin, nefret, zulüm, ayrım ve kendine benzetmek olursa - ki maalesef böyleyiz - kusura bakmasınlar:
Hiç ama hiçbir şekilde demokrasiyi içselleştirmemiş, sindirememiş, sadece kabuğu süslü salyangoz misali içi eli dışı bizi yakar temelli bir demokrasi içindeyiz.
Eee, buna da demokrasi dersek artık...!

Sözüm ona en demokratımız, en dindarımız, en ortayolcumuz… Adımız ne olursa olsun, temelde tekbenci ya da Tanrı-Kral zihniyetinde olduğumuz için:
“Beni anlamıyorlar” ya da
“Ya bizdensin ya da kara toprağın” kafatasçılığı ile yozlaşmış;
“Kendimizden başkası bizim gibi düşünemez, bilmez, bizi anlayamaz, her şeyi ve en iyisini ben bilirim. Çünkü: Kral benim, dindar benim, demokrat benim!”
psikolojisiyle yaşamı kendimize, halkımıza, dışımızdakilere zehir ediyoruz.

Halkın, toplumun seni-beni anlamaması; ya o toplumun, halkın aptal ve sürü olmasından ya da senin-benim dik duruşlu birinci sözümüzle ikinci sözümüzün tutmaması, yani tutarsız oluşumuzdan olabilir mi?

Ülkede ister İslam, ister Yahudi, ister Hristiyan, ister Alevi; ister Kürt, ister Arap, ister Türk olsun…
Sonuçta hepimiz bu ülkenin her karışında emeği, alınteri geçmişi, yaşamı ve birlikte bedel ödemişliği olanlarız.

Kişinin inancı, felsefesi bana uymuyor diye onları yoksaymak, odalara yıkıp zehirlemek ya da işbirliği ile cehennemi yaşatmak; ateşler, alevler içinde diri diri katletmek…
Hangi ahlakta, hangi dini inançta, hangi sosyal devlet yasasında kabul edilir, emredilir ve üstüne bir de takdir edilir, taltif ve ödüllendirilir?
Bunun neresi demokrasi, bunun neresi insanlık?!

Hangi çağda yaşıyoruz?
Hangi felsefe ve inançlar bugün hâlâ 1500’lerin ya da daha öncesinin cahiliye çağında?
Hepimiz aynı teknolojiyi, aynı bilgiyi, aynı duyguları paylaşıyor ve birlikte huzur içinde yaşama güdüsüyle hareket ediyor isek —ki etmeliyiz— neden o zaman, hele mevcut çağda, bu insanlık dışı, akıl dışı, inanç dışı vahşetler yaşanıyor?
Ve bu vahşetleri yaşatanlar neden koruma altında, taht ve servetle ödüllendiriliyor?
Neden sözüm ona demokratik hukuk devletindeki yasalar işletilmiyor, izin verilmiyor ve zaman aşımına uğratılarak gerçekler, deliller saklanıyor, gizleniyor?
Neyi veya kimi, kimlerden neden saklıyorsunuz, gizliyorsunuz?
Hani demokrasi istiyorduk ya…!

Dersim’de, Sivas’ta, Çorum’da, Maraş’ta, Gezi’de, Roboski’de, Suruç’ta, Ankara’da...
Neden bu sözde demokrasi işletilmiyor, işletilemiyor?
Yani demokrasi sadece egemenlerin, dolandırıcıların, sahtekârların, katillerin ve vicdansızların mı?

Bu yanan, yakılan, yok edilen ve üzeri zaman aşımıyla kamufle edilen insanların hakkı, hukuku nerede?

Diğer taraftan kendimize “barış” diyoruz, “demokratik yaşam” diyoruz, konuşuyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz, anlatıyoruz da anlatıyoruz…
Peki bu kadar ciltler, sayfalar dolusu konuşulan, yazılan, söylenenlerin ne kadarında samimi ve dürüstüz?
Perde arkasında masa üstü – masa altı tokalaşmalar, anlaşmalı projeler ve tüm bunların ardından vicdanımız nerede? Toplumsal vicdanımız nerede?

Gün geçmiyor ki bir infaz haberi alınmasın…
Gün geçmiyor ki bir söylem diğer söylemi, tutumu, pratiğiyle zıtlaşmasın…
Gün geçmiyor ki güvensizlik ve itimatsızlık tavan yapmasın…

Bu ülkeye ve bu ülkenin evlatlarına  - adları, kimlikleri, inançları ne olursa olsun— yazık.
Hepsinin birer annesi, babası, bekleyeni var.
Bizlerin ne kadar yaşama hakkı varsa, diğerlerinin de - yani Türk’ün de, Kürt’ün de, Arap’ın da, İslam’ın da, Hristiyan’ın, Yahudi’nin, Alevi’nin -  demokratik yaşam ve demokrasiye hakkı vardır, şarttır.

Kimse demesin ki “Ben, bana bir şey olmaz.”
Meşhur bir söz vardır:
“Dağ ne kadar yüksek olursa olsun, üzerinden mutlaka yol geçer.”

Demokrasi ve barış içinde bir yaşam dileğiyle.
Aşk ile...

Kemal Atalar – Urfa / Kısas

 

  Bu yazı 3813 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım