Mezhep Kıskacında ve Emperyalizmin Gölgesinde; Orta Doğu’da Halkların İradesi Gasp Edilirken
Mahmut KANBEROrta Doğu, bugün yalnızca harita üzerinde sınırların tartışıldığı bir bölge değil; insan onurunun, emeğin ve özgürlük iradesinin küresel sermaye ile yerel statükolar arasında öğütüldüğü devasa bir "toplumsal laboratuvar" haline getirilmiştir. Siyaset bilimi ve insan hakları çerçevesinden yapılan bir değerlendirme ile bakıldığında tablo nettir: Kendi halkına refah ve hürriyet sunamayan rejimler, meşruiyet krizlerini aşmak için toplumsal fay hatlarını kaşımakta; çareyi kutuplaştırmada, din ve mezhep gerilimlerini kurumsallaştırmakta aramaktadır. Özellikle Sünni-Şia ekseninde, Suudi Arabistan ve İran üzerinden kemikleştirilen yapay rekabet alanları, bölge halklarının sınıfsal ve demokratik birliğini parçalayan en kullanışlı araç haline getirilmiştir. Bu "vekalet savaşları", halkın ekmek ve hürriyet talebinin üzerine örtülen bir kimlik perdesidir.
Bu bilimsel ve etik düzlemde statüko, toplumların ruhunu ve geleceğini yeniden dizayn etmektedir. Özellikle İran ve Suriye, bölgesel güçlerin ve onların küresel efendilerinin birer yeni mühendislik alanı haline getirilmiştir. Bu ülkelerde rejimler, bekalarını sadece ABD emperyalizminin hamlelerinde değil, aynı zamanda Rusya’nın askeri tahkimatı ve Çin’in ekonomik yayılmacılığı ile kurdukları pragmatik ilişkilerde aramaktadır. Suriye’de Rusya’nın stratejik liman ve üs arayışları ile Çin’in bölgeyi bir enerji ve lojistik koridoru olarak dizayn etme çabası, halkın iradesini çok kutuplu bir emperyal kuşatmanın ortasında bırakmaktadır.
Bu çok kutuplu kuşatmanın stratejik bir diğer sacayağını ise, İsrail'in bölgedeki jeopolitik genişleme stratejileri ve güvenlik odaklı yerleşim politikaları oluşturmaktadır. İsrail’in bölgesel hegemonya arayışı ve bu doğrultuda izlediği statüko değiştirici hamleler, bölgeyi yapısal bir istikrarsızlık döngüsüne hapsederken; yerel halkların 'kendi kaderini tayin etme' (self-determinasyon) hakkını da uluslararası hukuk zemininde tartışmalı hale getirmektedir. 'Ulusal güvenlik' paradigması çerçevesinde meşrulaştırılan bu stratejik genişleme, küresel güçlerin bölgedeki askeri ve siyasi varlığını tahkim eden bir katalizör işlevi görmekte ve bölgesel denklemi çok daha karmaşık bir asimetriye sürüklemektedir.
Bu coğrafyada "terör" kavramı, egemenlerin elinde elastik bir silaha dönüştürülmüştür. Hak arayan her halk hareketi, stratejik bir algı operasyonuyla "terör" parantezine alınarak kriminalize edilmektedir. Bölgesel güçler ve onların taşeronları, bu kasıtlı kavram karmaşası üzerinden meşruiyet devşirirken; gerçek bir özgürlük mücadelesi veren kitleler, yaratılan bu kaos ve terör sisinin içinde seslerini duyuramaz hale getirilmektedir. Sonuçta, "terörle mücadele" adı altında yürütülen operasyonlar, aslında halkların özgürlük iradesini tasfiye etmenin bir aparatına dönüşmektedir. Halkların kendi yurduna yabancılaştırıldığı bu düzende; sandık bir irade beyanı olmaktan çıkarılmış, halkın seçme ve seçilme hakkı küresel güçlerin onayıyla gasp edilmiştir.
Bu noktada karşımıza çıkan "Halkların İradesi ve Küresel Kuşatma" gerçeği, sadece Batı merkezli değil, Washington’dan Moskova’ya, Pekin’den Tel Aviv’e uzanan çok kutuplu bir sömürü ağını temsil eder. Ekonomik yaptırımlar, borçlandırma politikaları ve enerji koridorları üzerindeki tahakküm, bu kuşatmanın duvarlarını oluşturmaktadır. Rejimlerin halktan kopardığı her hak, emperyalizmin bölgedeki manevra alanını genişletmektedir. Bu karanlık tabloda en büyük bedeli her zaman azınlıklar, farklı inanç grupları ve dezavantajlı kitleler ödemektedir. Oysa Orta Doğu’nun derinliklerinde saklı olan; Alevilikten Ezidiliğe, Süryanilikten bölgenin tüm kadim inançlarına kadar uzanan o ortak miras, bugün kronikleşmiş yaralara en temel ilaçtır. Bu toprakların özünde var olan "ötekini kendinden ayırmayan" evrensel etik anlayışı, mezhepçi kutuplaşmanın tek panzehiridir.
Nihayetinde kurtuluş ne Washington ne Moskova ne de Pekin’in koridorlarındadır. Gerçek çözüm; halkların kardeşleştiği, laik ve demokratik bir zeminde yükselen adil bir bölüşüm düzenindedir. Bugün ihtiyacımız olan şey, dışarıdan ihraç edilen "istikrar paketleri" değil, bu çok katmanlı kuşatmanın farkında olan halkların özgücüyle inşa edeceği toplumsal sözleşmelerdir. Demokrasiyi savunmak; sadece sandığı değil, insan onurunu, azınlık hukukunu ve halkın kendi kaderini tayin etme gücünü savunmaktır. Çünkü biliyoruz ki: Halkın iradesinin boğulduğu yerde sadece karanlık ve sömürü vardır; ancak özgürlük, küresel mühendisliklerle değil, halkların onurlu direnişiyle içeriden filizlenecektir.
Mahmut KANBER
Siyaset Bilimci /Yazar
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Teopolitik Çatışmalarda Zorunlu Taraflaşma
- Orta Doğu’da Teopolitik Gerçeklik, Mezhepsel Ayrışma ve Küresel Müdahale
- 2007&2013; Güç Yoğunlaşması Sürecinde Alevilerin Eşit Yurttaşlık, İnanç Özgünlüğü ve Diaspora Dinamikleri
- 8 Mart Üzerine Düşünmek:
- Ortadoğu’da Dönüşüm, Enerji Hegemonyası ve Küresel Güç Paylaşımı
- 1999&2007 Demokratikleşme Söylemi
- Alevilik ve Cumhuriyet (1923–2000)
- Deprem Yıktı, İhmaller Öldürdü; Önce İnsan
- Gri Alanda Yaşamak - 2
- Gri Alanda Yaşamak: Aleviliğin Tarihsel Ötekileştirme İle Bilinçli Yol Tercihi Arasındaki Varoluş Süreçi - 1
- Mezhep Kıskacında ve Emperyalizmin Gölgesinde; Orta Doğu’da Halkların İradesi Gasp Edilirken
- Gağan ve Hızır Öğretisi Bağlamında Alevilikte Baskı, Asimilasyon ve Siyasal Sorumluluk













