Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
Mehmet Ali DEMİRTarih bazen kazananların yazdığı bir masal gibi anlatılır. Haritalar renklerle boyanır, sınırlar cetvelle çizilir, keşifler ve medeniyet götürme hikayeleri büyük laflarla süslenir. Oysa o haritaların arka yüzünde, mürekkebi kurumayan başka bir metin vardır: açlıktan ölen çocuklar, dili yasaklanan halklar, yerinden edilen milyonlar ve topragından koparılan hayatlar.
Emperyalizm, yalnızca bir ülkenin başka bir ülkeyi işgali değildir. O, bir coğrafyanın kaderine dışarıdan hükmetme hakkını kendinde görmek, bir halkın geleceğini kendi çıkarlarına göre yeniden yazmaktır. Bu nedenle İngiltere’nin Hindistan’daki varlığı sadece bir yönetim değişikliği değil, milyonların açlıktan öldüğü bir kıtlıklar zinciridir. Tarlalarda yetişen ürünün o topraklarda yaşayanlara değil, okyanus ötesindeki saraylara gitmesidir. Açlıkla terbiye edilen bir ülkenin sessizliğidir.
Fransa’nın Cezayir’de kurduğu düzen yalnızca askeri bir işgal değildi; hafızaya yönelmiş bir müdahaleydi. Bir halkın dilini, kültürünü, kendini ifade etme biçimini silmeye yönelik sistemli bir çabaydı. Çünkü emperyalizm en çok hafızadan korkar. Kendi geçmişini hatırlayan bir halkın boyun eğmeyeceğini bilir.
Almanya’nın Afrika’daki kısa süren sömürge deneyimi bile insanlığın utanç defterine yazılan ilk modern soykırımlardan biriyle sonuçlandı. Çöllerde susuzluğa sürülen insanlar, bilim adına ölçülen kafatasları, kurulan toplama kampları… Bunlar yalnızca bir dönemin vahşeti değil, modern dünyanın hangi karanlık temeller üzerine kurulduğunun kanıtıdır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin kurulduğu toprakların hikayesi de bu büyük metnin dışında değildir. O kıtanın asıl sahipleri olan yerli halklar, önce antlaşmalarla kandırıldı, sonra topraklarından sürüldü, en sonunda ise sistemli katliamlarla yok edildi. Bufalo sürülerinin bilerek yok edilmesi yalnızca bir hayvan türünün ortadan kaldırılması değildi; bir halkın yaşam biçiminin aç bir kış mevsimine mahküm edilmesiydi. Uzun yürüyüşlere zorlanan kabileler, karların üstüne düşen çocuk cesetleriyle tarihe geçen sürgün yollarında tükenirken yeni bir devlet yükseliyordu. Yatılı okullarda saçları kesilen, dilleri yasaklanan yerli çocuklara kendi adları unutturuldu. Bir halkın hafızası, kendi topraklarında yetim bırakıldı. Bu nedenle bugün dünyanın en büyük gücü olarak konuşan o devletin temellerinde, susturulmuş dillerin ve adsız mezarların sessizliği vardır.
Afrika’nın hikayesi ise başlı başına bir ağıttır. Dünyanın en zengin yeraltı kaynaklarına sahip kıtanın, yeryüzünde açlıkla anılması tesadüf değildir. Bu bir doğa olayı değil, tarihsel bir sistemin sonucudur. Altın, elmas, uranyum ve petrol çıkarılırken geriye yoksulluk bırakılmıştır. Elektriği olmayan köylerin toprağından çıkarılan uranyumla başka kıtalar aydınlatılmıştır. Çocuklar maden ocaklarında ölürken dünya yeni teknolojiler üretmiştir. Modernlik, burada başkalarının karanlığı üzerine kurulmuştur.
Türkiye’nin yakın tarihi de bu büyük hikayeden bağımsız değildir. Bu topraklarda tankların gölgesi yalnızca bir yönetimi devirmedi; bir kuşağın rüyasını ezdi. Darbe sabahlarında kapılar çalındı, evler dağıldı, kitaplar suç sayıldı. Gözaltında kaybolan insanlar, devletin karanlık koridorlarında isimlerini yitirdi. İşkencehaneler, insan bedeninin ne kadar acıya dayanabileceğini ölçen utanç laboratuvarlarına dönüştü. İdam sehpaları kurulduğunda yalnızca genç hayatlar değil, bir ülkenin geleceğe dair umudu da asıldı.
Ve her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda toplanan anneler…
Onlar bu ülkenin en uzun cümlesidir.
Ellerinde kaybolan çocuklarının fotoğraflarıyla oturan o sessiz kadınlar, tarihe yazılmış bir vicdandır. Devletlerin unutturmaya çalıştığı her şeyi hafızalarında taşıyan yürüyen arşivlerdir. Onların sessizliği, bütün nutuklardan daha yüksek bir sestir.
Yirminci yüzyılın ortasında bayraklar değiştiğinde, birçok ülke bağımsızlığını kazandığını düşündü. Oysa yalnızca yöntem değişmişti. Askeri işgallerin yerini darbeler, borç anlaşmaları, çok uluslu şirketler ve askeri üsler aldı. Artık bir ülkeyi yönetmek için o ülkenin başkentinde bayrak dalgalandırmaya gerek yoktu; ekonomisini kontrol etmek yeterliydi.
Ortadoğu’nun yakın tarihi bu yeni emperyalizmin en çıplak halidir. Irak’ın işgali bir yalanın üzerine kuruldu, ama geride gerçek ölümler bıraktı. Bir ülkenin bütün kurumları dağıtıldı, toplumsal dengeleri parçalandı ve milyonlarca insan yerinden edildi. Kitle imha silahları bulunamadı, fakat kitleler halinde yok edilen hayatlar tarihe kazındı.
Afganistan’da yirmi yıl süren savaşın sonunda geriye kalan şey özgürlük değil, yoksulluk, yetim çocuklar ve yıkılmış şehirler oldu. Bir ülke, büyük güçlerin jeopolitik hesaplarının satranç tahtasına dönüştürüldü. Suriye’de ise aynı hesapların başka bir biçimi sahnelendi. Vekalet savaşlarıyla parçalanan bir coğrafyada en büyük bedeli yine siviller ödedi. Şehirler yıkıldı, zaman durdu ve milyonlar göç yollarına düştü.
Bugün Gazze’de yaşananlar, modern dünyanın en karanlık sayfalarından biridir. Sınır kapıları kapatılmış bir coğrafyada açlık, artık bir silah gibi kullanılmaktadır. Gökyüzünden yağan bombalar yalnızca binaları değil, bir halkın yaşama hakkını hedef almaktadır. Hastaneler, okullar, sığınaklar… hiçbir yerin güvenli olmadığı bir yerde çocuklar büyümeyi değil hayatta kalmayı öğrenir.
Ve şimdi İran semalarında yükselen duman…
ABD ve İsrail’in birlikte gerçekleştirdiği saldırılarla şehirler hedef alınırken, yine siviller ölmektedir. Başkentten taşra kentlerine kadar uzanan bu bombardıman, modern çağın teknolojisiyle yürütülen eski bir hikayedir: gücün, haklılığın yerine konduğu bir dünya.
Göç eden insanlar yalnızca sınırları geçmez; çocukluklarını, dillerini, hatıralarını ve mezarlarını arkalarında bırakırlar. Bir insanın doğduğu topraklardan kopması, bir ağacın kökünden sökülmesine benzer. Yaşar belki, ama hep eksik yaşar.
Bugün Afrika’da, Asya’da ve Ortadoğu’da süren yoksulluk, iç savaşlar ve göçler birbirinden bağımsız olaylar değildir. Hepsi aynı tarihsel zincirin halkalarıdır. Bu zincirin bir ucunda kaynakları kontrol eden güçler, diğer ucunda ise yaşam mücadelesi veren halklar vardır.
Ama tarih yalnızca yıkımın tarihi değildir. Aynı zamanda direnişin de tarihidir. Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi, Vietnam’ın dünyanın en büyük askeri gücüne karşı kazandığı zafer, Latin Amerika’da kayıplarını arayan anneler, Filistin’de her şeye rağmen yaşamı savunan insanlar… Bunlar insanlığın yenilmez tarafını gösterir.
Emperyalizm bir sistem olarak hala varlığını sürdürüyor olabilir; fakat ona karşı duran hafıza da yaşamaya devam ediyor. Çünkü bir halkın hikayesi bombalarla, borç anlaşmalarıyla ya da işgallerle silinemez. Her yıkıntının altında yeni bir direniş filizlenir.
Belki bugün dünya hala eşitsizliklerle dolu, belki hala güçlü olan zayıf olanın kaderini belirliyor. Ama insanlığın ortak hikayesi bize şunu fısıldar: hiçbir düzen sonsuza kadar sürmez. Toprak, üzerinde yürüyenlerin hatırasını saklar. Ve bir gün o hatıralar yeniden konuşur.
Bu yüzden emperyalizmin hikayesi yalnızca yağmanın tarihi değildir. Aynı zamanda, her şeye rağmen insan kalabilenlerin, kendi dilini ve ekmeğini savunanların, yıkıntılar arasından yeniden ayağa kalkanların hikayesidir. Ve o hikaye hala yazılmaya devam ediyor.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













