DEPREM DEĞİL BOZUK DÜZEN VE İŞLEMİYEN SİSTEM ÖLDÜRÜYOR
Mehmet Ali DEMİR6 Şubat akşamı 7.6 şiddetinde ve daha sonra 7.4 şiddetinde 2 deprem yaşadı ülkemiz.
Sağır sultan dahi biliyor ki bu ülke deprem kuşağı üzerine kuruluydu.
Ülkemiz fay hatlarıyla doluydu mimari yapısı da Ona göre şekillenmeliydi.
Ama soygun ve talan düzeni buna hiç dikkat etmedi.
Evet, Kuzey ve Doğu Anadolu fay hatları gibi iki ana ve çok sayıda daha küçük deprem fay hatlarıyla örülü, çok sayıda depremin olduğu bir coğrafya ve ülkede yaşıyoruz. Depremleri önlemek mümkün olmadığına göre, depremin hasarını, zararını aza indirgeyecek bir yapılaşma, buna uygun konutlar, kısacası yaşam alanları kurmalıyız.
Peki evlerimiz, binalar, köyler ve kentlerimiz depreme karşı uygun mu inşa ediliyor? Bu soruya "Evet" diyecek bir tek kişi, vatandaş var mı?
Ne yazık ki, bu soruya 'Evet' diyecek birileri de vardır. Ama biliyoruz ki, o 'evet' diyecekler asla bu yıkılan evler, apartmanlar ya da bloklarda yaşamıyor. Onlar sırça saraylarda, ya da saray benzeri ultra lüks villa, malikâne ve konaklarında yaşıyorlar.
Ve onlar şimdi yıkıntılardan çıkan cesetlere baksalar da, yıkılan evlerin altında kalan yitirilen on binlerce insan için üzüntü bile hissetmiyorlar. Bakmayın siz timsah gözyaşları döktüklerine. Çok gördük, sırtlarını dönüp pişmiş kelle gibi gülüştüklerini.
Depremlere, sel, yangın gibi afetlere müdahale edecek AFAD kurumunu cemaatlerden gelen liyakatsız kişilere teslim edenler, AFAD’a 2,5 milyar bütçe, Diyanete (DİB) ise 36 milyar bütçe veriyorlar. AFAD’ın yetersizliği, güçsüzlüğü, organize olamaması bir yana, başta Alevi kurumları, siyasi yapılar ve STK’ların, gönüllülerin deprem bölgelerindeki çalışmaları engelleniyor, kurdukları koordinasyon merkezlerine Kayyum atanıp malzemelere el konuluyor.
Deprem sonrası ortalıkta görünenler adeta sütten çıkmış ak kaşık gibi. Sanki 'bu fay hatları üzerinde yerleşim yeri kurulmasına izin veren, tarım arazilerini arsaya çeviren, dere yataklarındaki inşaatlara dahi ruhsat veren, deprem bölgelerindeki gökdelenlerin projelerini onaylayıp, yapı denetimi yapmayan, ama rüşvet alan bürokratlar, rant için buraları reklam ve pazarlamayla teşvik eden, insanlar için ölüm fermanı demek olan İmar Affı çıkaran, vatandaşlardan topladıkları deprem vergilerini vb fonları çarçur eden suçlu - sorumlu kendileri değil de başkasıymış gibi geziyorlar.
Faylar üzerine yerleşim yeri kurulmasına izin veren kurum yöneticileri, rüşvet alan bürokratlar, inşaatın demirinden çimentosundan çalan, eksik, çürük binalar yapan müteahhitler, seçimlerde birkaç fazla 'oy' almak için 'İmar Affı, Barışı' çıkaran, bu aflara 'Evet' diyen siyasiler ölüm, zarar ve ziyanlardan da ortak şekilde sorumludur. Her deprem sonrası sadece birkaç müteahhiti gözaltına alıp, bir müddet sonra da bırakan hükümet yetkililerinin sözlerinin samimiyetinden de söz edilemez.
Görülüyor ki, sorumlulardan bir kişi bile kendini asla kendini sorgulamıyor, sadece gittikleri yerlerde yaşamını yitirmiş olanlara 'rahmet, yakınlarına 'başsağlığı' diliyor ve ardından depremin 'Tanrı'nın takdiri' ve 'kader' olduğunu, herkesin kaderine razı gelmesi gerektiği şeklinde konuşmayı seçiyorlar. Bunca rezilliği, çürümüşlüğü, rant için herşeyi kutsayan vicdansızlar, yaşananlara da “Kader” diyor. Yaşanılan her durumu kadere bağlamak, aslında “susun!" demekten başka bir mana teşkil etmez. Oysa bu yaşananlar asla kader değil. Belli ki, bunlarda insani ve vicdani erdemler de bitmiş, ya da hiç yok..
Henüz yaraların sıcak ve sarılamadığı, nasıl sarılacağının da belli olmadığı bu bilinmezlikte, bazıları şuan hesap kitap peşinde koşuyor. Zira bu harap olmuş, kimi yerde taş taş üstünde kalmamış kentlerde yeniden inşaatlar yapılacak, yıkılan binaların yerlerine yenileri, yıkılan kentlerin yerine yeni kentler inşa edilecek. Adana, Adıyaman, Diyarbakır, Gaziantep, Hatay, Malatya, Maraş, Pazarcık, Elbistan, Nurhak kentleri yeniden kurulacak. Çağdaş ülkeler ile kıyaslanmayacak bir "müteahhitler cenneti" olan ülkemizde sayısı yüzbinleri bulan müteahhitler ellerini ovuşturmaya devam ediyor.
Onbinlerce canın yaşamını, anılarını, varını yoğunu yitirdiği moloz, taş, toprak hızla moloz sahalarına taşınıyor. Yurtdışından gelen kurtarma ekipleri halen enkazlarda canlı olabileceğine inanıyorlar. Enkazlarda yeterli ve gerekli arama kurtarma yapılmadığını dile getirip "halen bu enkazlarda canlı olabilir. Enkaz kaldırma canlı, yaralı kalanların ölümüne sebep olabilir. Bu şekildeki bir uygulamaya ortak olmayacağız" diyerek ülkelerine döndüler.
Bu ülkenin insanlarının da uygar, çağdaş ülkelerde yaşayanlar gibi yaşamaya hakkı var. Bu ülkenin insanları bunca acıyı zulmü haketmiyor. İnsanlarımız daha mutlu, daha sağlıklı, daha huzurlu bir ülkeyi fazlasıyla hakediyorlar. Ülkedeki insanların yegâne amacı da zaten daha insanca bir yaşam sürdürmek istemesidir.
Kapitalistler, sanayiciler ve onların hükümetleri olan temsilcilerinin amacı ise daha fazla kâr elde etmek, zenginleşmektir. Bu kesimler doyumsuz bir etik anlayışı, daha doğrusu hiç bir etik değeri olmayan bir zihniyetle egemenliklerini devlet denilen zırha bürünmüş halde sürdürmektir. Devlet denilen aygıtın tüm çarkları ve dişlileri depremle birlikte 'ailelerini, yakınlarını, arkadaş ve dostlarını yitirmiş, evleri, yurtları, köyleri yıkılmış, emekçiler, köylüler, fakir fukara ezilenleri, milyonları susturmak, bastırmak için çalışıyor. Yetkililer ellerindeki gücü halkın tepesinde Demoklesin kılıcı misali sallıyorlar.
En küçük demokratik hak alma ve talepte, hatta sitem etmede ya da sadece acılarını haykıranlar bile susturuluyor, itilip kakılıyor. Susmayıp konuşanlar azarlanıyor ve gözaltına alınıyor, sonra da bir kısmı tutuklanıyor. Bakılan resimde gördüğümüz, mağdur olanın, acısı, üzüntüsü sesine ve sözlerine sinmiş olan halkın yaşadıklarını görmeyen, duymayan, önemsemeyen bir iktidar ve onun uyguladığı sistem varlığıdır..
Ama bu sistem, bu bozuk düzen böyle devam etmemelidir. Önümüzdeki aylarda genel seçimler var. Bu tarihi olduğu kadar ve asla kaçırmamamız gereken bir fırsattır. Yıllar yılı sadece cemaatler, kapitalist karteller ve yandaşları için çalışan bu zihniyetin alt edilmesi, geri adım attırılması için halk olarak bizim de bu tarihi fırsatla birlikte söyleyecek sözümüz olmalıdır.
Bu düzen milyonlarca ezilenin, işçinin, köylünün, memurun, gencin düzeni değil. Bu düzen değişmeli, bozuk çarklar kırılmalıdır. Düzen halklara kan, acı, sömürü ve gözyaşından başka bir şey vermiyor. Bu depremden sonra bir kez daha gördük ki, bizleri kurtaracak yegane güç kendi kollarımızdır. Bu sebeple dayanışma ve birlikte mücadele koşulsuz şarttır.
Yüzyıllar öncesinden Pirim Pir Sultan Abdal diyor ki: "Bozuk düzende sağlam çark olmaz." Biz de sözlerimizi Hızır ayında birbirimizin Hızırı olup bozuk düzenin çarkına çomak sokanlara aşk olsun diyerek bitirelim.
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası



















