Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
Mehmet Ali DEMİRİnsanlık tarihi siyasal iktidarların, savaşların ve ekonomik dönüşümlerin tarihi değildir; aynı zamanda varoluş biçimlerinin, doğayla kurulan ilişkilerin ve hakikat arayışlarının tarihidir. Bu bağlamda Kızılbaş düşüncesi, modern anlamda bir Yol ve ye inanç sistemi olarak değil, doğa ile insan arasındaki ontolojik birliğe dayanan, etik ve direniş temelli bir yaşam felsefesi olarak ele alınmalıdır. Bu felsefenin merkezinde yer alan “zorda fereh” kavramı, bireysel bir kurtuluşu değil, doğanın ve toplumun birlikte yeniden doğuşunu ifade eder.
Kızılbaş inancında doğa, edilgen bir arka plan değil; canlı, bilinçli ve kutsal bir varlıktır. Dağ, taş, su, ateş ve toprak sadece fiziksel unsurlar değil, aynı zamanda hakikatin tezahürleridir. Bu nedenle baharın gelişi, basit bir mevsimsel değişim değil, varoluşun yeniden anlam kazanmasıdır.
“Zor” burada sadece fiziksel zorlukları değil; baskıyı, zulmü, inkarı ve asimilasyonu temsil eder. “Fereh” ise bu karanlığın içinden doğan neşeyi, direnci ve yeniden varoluşu ifade eder. Bu ikilik, diyalektik bir süreçtir: Zor olmadan fereh olmaz; karanlık olmadan ışığın değeri bilinmez.
Bir filozofun gözünden bakıldığında bu durum, Herakleitos’un “karşıtların birliği” ilkesini andırır. Ancak Kızılbaş düşüncesinde bu birlik sadece teorik değil, yaşamsaldır. Bahar geldiğinde doğa sadece uyanmaz; aynı zamanda insanı da uyandırır. Bu uyanış, bir bilinç sıçramasıdır.
Modern düşünce insanı doğadan ayırırken, Kızılbaş felsefesi insanı doğanın bir parçası olarak görür. Bu anlayış, Spinoza’nın “Tanrı ya da Doğa” (Deus sive Natura) kavrayışıyla paralellik gösterir. Ancak Kızılbaşlıkta bu birlik daha somut, daha ritüelistik ve daha toplumsaldır.
Cemlerde nar olan soba, sadece sembolik bir unsur değildir; hakikatin kendisidir. Su, arınmanın ötesinde bir varlık biçimidir. Dağlar, özellikle Düzgün Baba gibi kutsal mekanlar, sadece coğrafi değil; ontolojik merkezlerdir.
Doğanın uyanışı bu nedenle yalnızca dışsal bir olay değil, içsel bir dönüşümdür. İnsan doğayla birlikte dirilir. Bu diriliş, aynı zamanda bir hatırlayıştır: İnsan özünü, yolunu ve hakikatini yeniden hatırlar.
Kızılbaşlıkta “dardan fereh” yalnızca bir umut söylemi değildir; bir varoluş ilkesidir. Bu ilke, tarih boyunca zulme karşı direnen Kızılbaş topluluklarının hafızasında derin bir yer edinmiştir. Sürgünler, katliamlar ve inkar politikaları bu felsefeyi zayıflatmamış, aksine güçlendirmiştir.
Burada felsefi olarak önemli olan nokta şudur: Kızılbaşlık, acıyı yücelten bir anlayışa sahip değildir; aksine acıyı aşan, onu dönüştüren bir bilinç üretir. Nietzsche’nin “acıdan güç doğar” düşüncesine benzer şekilde, Kızılbaşlıkta da zor, bir yok oluş değil; bir dönüşüm alanıdır.
Kawa figürü, sadece bir demirci ya da bir halk kahramanı değildir. O, mazlumun zalime karşı ontolojik başkaldırısını temsil eder. Dehak’a karşı verdiği mücadele, bir tirana karşı değil; zulmün kendisine karşıdır.
Kawa’nın ateşi, bir isyanın başlangıcı değil; hakikatin yeniden doğuşudur. Bu ateş, Newroz’da yakılan ateşle birleşir ve kolektif hafızada bir direniş sembolü haline gelir.
Felsefi olarak Kawa, Camus’nün “başkaldıran insanı” ile benzerlik taşır. Ancak Kawa’nın başkaldırısı bireysel değil; kolektiftir. O, halkın iradesinin somutlaşmış halidir.
Kızılbaş düşüncesinde zulme karşı çıkmak bir tercih değil, bir zorunluluktur. Bu, etik bir yükümlülüktür. Sessizlik, zulmün bir parçası olmak anlamına gelir. Bu nedenle Kızılbaşlık, pasif bir inanç sistemi değil; aktif bir direniş felsefesidir.
Mazlumun başkaldırısı burada politik bir eylem değil; varoluşsal bir zorunluluktur. İnsan, hakikate ancak bu başkaldırıyla ulaşabilir. Bu anlamda Kızılbaşlık, Sartre’ın “özgürlük mahkümiyeti” kavramıyla da ilişkilendirilebilir: İnsan özgür olmak zorundadır ve bu özgürlük, sorumluluğu beraberinde getirir.
Kızılbaş felsefesinde doğanın uyanışı, insanın uyanışıyla iç içedir. “Dardan fereh” ilkesi, karanlığın içinden doğan ışığın, zulmün içinden doğan direnişin ifadesidir. Devrimci Kawa ise bu direnişin sembolüdür; mazlumun zalime karşı başkaldırısının somutlaşmış halidir.
Bu bütünlük içinde Kızılbaşlık, yalnızca geçmişe ait bir inanç sistemi değil; bugün de geçerli olan bir yaşam ve direniş felsefesidir. Doğa uyanırken, insan da uyanır. Ve her uyanış, yeni bir direnişin başlangıcıdır.
Çünkü hakikat, ancak uyananların ve direnenlerin yolunda açığa çıkar.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













