Kürt Sorunu Gerçekten Çözülüyor mu, Yoksa Oyalama Taktikleri mi Devrede?
Mehmet Ali DEMİRTürkiye’nin kronikleşmiş meselelerinden biri olan Kürt sorunu, son aylarda yeniden siyasal gündemde yer bulmaya başladı. AKP iktidarının anayasa değişikliği hazırlıkları, Erdoğan’ın yeniden adaylığına dair tartışmalar ve dünya konjonktüründe yaşanan değişimlerle birlikte, “çözüm süreci benzeri” bir hava estirilmeye çalışılıyor. Ancak kamuoyunun aklındaki asıl soru şu: Gerçekten çözüm mü geliyor, yoksa yine bir oyalama taktiğiyle mi karşı karşıyayız?
Son dönemde hükümet çevrelerinden gelen, “Kürtlerin taleplerini dikkate almalıyız” türünden açıklamalar, özellikle DEM Parti seçmeni arasında farklı yorumlara neden oldu. Bir kesim, yeni bir açılım sürecinin kapısının aralandığını düşünürken; önemli bir kesim ise bu söylemleri, yaklaşan 2028 seçimleri öncesi iktidarın zamana yaydığı taktiksel hamleler olarak okuyor. Çünkü geçmiş deneyimler, hükümetin bu tarz “yumuşama” dönemlerini genellikle kritik siyasal hamleler öncesi kullandığını gösteriyor. 2013-2015 çözüm süreci deneyimi hala hafızalarda. Bugün benzeri bir atmosfer yaratılmak isteniyor olabilir. Ama bu kez masada samimiyetten çok hesap olduğu yönünde kuvvetli emareler var.
AKP’nin üzerinde çalıştığı yeni anayasa taslağı, kamuoyuna “demokratikleşme” vaadiyle sunulsa da, içerikte Erdoğan’ın üçüncü dönem adaylığına olanak tanıyacak düzenlemelerin yer alacağı konuşuluyor. Bu durumda “Kürt sorununu çözme” söylemi, toplumsal meşruiyet sağlamak için bir zemin olarak mı kullanılacak? Kürt meselesi üzerinden yeniden bir toplumsal barış havası oluşturulması, hükümetin anayasa sürecine destek bulmasını kolaylaştırabilir. Ancak bu destek karşılığında Kürt halkının yıllardır dile getirdiği temel talepler – anadilde eğitim, yerel yönetimlerde özerklik, kimlik haklarının tanınması – gündeme gelecek mi? Yoksa bir kez daha sembolik adımlar ve oyalayıcı reformlarla geçiştirilecek bir süreç mi yaşanacak?
Gerçek bir çözüm sürecinden söz edebilmek için, sadece Kürt sorununda değil, toplumun tamamında demokrasiye dair genişleme olması gerekir. Ancak şu anki tabloya baktığımızda, bunun tam tersi bir yönelimle karşı karşıyayız. Gazeteciler tutuklanıyor, işçi eylemleri bastırılıyor, kadınlar sokakta hedef gösteriliyor, üniversite öğrencileri gözaltına alınıyor, muhalefetin belediyelerine kayyum atanıyor. Yayın yasakları ve internet sansürü olağan bir yönetim aracı haline gelmiş durumda. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında siyasi yasak ve görevden alma girişimleriyle, seçimle gelen iradenin hiçbir güvencesi kalmadığı görülüyor.
Bunların yanında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına rağmen Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala gibi isimler hala cezaevinde tutuluyor. Uluslararası hukuka açıkça aykırı bu uygulama, Türkiye’de bağımsız yargının yerini siyasi hesaplara bıraktığını gösteriyor. İktidar, hukuku yalnızca bir araç olarak kullanıyor ve bu durum çözüm süreci gibi kırılgan meseleleri de inandırıcılıktan uzaklaştırıyor. Demirtaş hala cezaevindeyken, “çözüm” adı verilen hiçbir girişim, gerçek anlamda bir barış zemini olamaz.
Bütün bunlara ek olarak, Türkiye’de yıllardır sistematik asimilasyon politikalarına maruz kalan Alevilerin durumu da demokratikleşme tartışmalarının önemli bir boyutunu oluşturuyor. Cemevleri hala yasal olarak ibadethane statüsüne sahip değil. Alevi çocuklar zorunlu din derslerine girmeye zorlanıyor, Alevi inancı devletin resmi din anlayışına göre şekillendirilmeye çalışılıyor. Diyanet’in Aleviler üzerindeki tahakkümü derinleşirken, Alevilerin talepleri yok sayılmaya devam ediyor. Alevilerin görünmez kılındığı bir sistemde gerçek laiklikten ve eşit yurttaşlıktan söz etmek mümkün değil.
Bu ortamda, iktidarın “Kürtlere hak veriyoruz” görüntüsü altında, aslında tüm muhalif kesimleri etkisizleştirme çabası mı yatıyor? Demokrasi yalnızca bir halkın taleplerine dönük jestlerle mi mümkün olur, yoksa toplumun tüm kesimlerinin özgürleşmesiyle mi? Türkiye’de laiklik, hukuk devleti, eşit yurttaşlık ve özgürlük ilkeleri her geçen gün biraz daha geriye giderken, sadece Kürt sorununa odaklanan bir “çözüm süreci” söylemi, bu büyük gerilemenin üstünü örtmeye hizmet ediyor olabilir.
AKP hükümetinin Kürt sorununa dair son dönemdeki söylemleri, çözümden çok bir “görüntü” yaratma çabasına işaret ediyor olabilir. Zira iktidar, yıllardır aynı yöntemi izliyor: önce umut, ardından belirsizlik, sonra baskı. Bu döngü, halkın beklentilerini tüketmekten başka bir şey üretmiyor. Bu noktada Kürt halkı da, DEM Parti de, Aleviler de, emekçiler, öğrenciler, kadınlar ve tüm muhalif kesimler de artık daha sorgulayıcı, daha dikkatli ve daha hazırlıklı olmak zorunda. Çünkü sorunların çözümü göstermelik diyaloglarla değil, yapısal dönüşüm ve gerçek demokratikleşmeyle mümkündür.
Türkiye’de iktidarın Kürt meselesi etrafında kurduğu dil ve politika, uzun zamandır gerçek bir çözüme değil, günü kurtaran taktiksel hamlelere dayanıyor. Bugün yeniden estirilmeye çalışılan çözüm havası da, büyük olasılıkla bu çizginin devamı niteliğinde. Bu nedenle sorulması gereken soru açık: Kürt sorunu gerçekten çözülmek mi isteniyor, yoksa bir kez daha siyasal hesaplar için mi kullanılıyor?
Gerçek cevap, önümüzdeki aylarda atılacak somut adımlarda saklı olacak.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası
















