Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
Mehmet Ali DEMİRBu ülkenin hikayesi bazen bir gazetecinin kapısına sabaha karşı vurulan demirle yazılır.
Dün, o kapılardan biri Ali Can Uludağ’ın kapısıydı.
Bir haberin peşinden yürüyen bir kalemin susturulmak istenmesi, aslında bir toplumun gerçeğe ulaşma hakkının kelepçelenmesidir. Çünkü gazeteciler yalnızca yazmaz; onlar bir ülkenin hafızasını tutar, unutturulmak isteneni kayda geçirir, karanlığa bırakılmak istenen yerlere ışık taşır. Ve bu yüzden her tutuklanan gazeteciyle birlikte biraz daha daralır gökyüzü.
Türkiye’nin son yirmi iki yılı işte böyle bir gökyüzünün altında geçti. Önce kelimeler değişti, sonra anlamlar. Laiklik bir arada yaşamanın teminatı olmaktan çıkarılıp hedefe kondu. Eğitim, özgür aklın değil, itaatin üretildiği bir atölyeye çevrildi. Çocukların defterlerinden bilim silinirken, zihinlerine tek bir doğrunun gölgesi düşürüldü. Üniversiteler düşüncenin en gür sesli meydanlarıyken, şimdi suskun koridorlara dönüştü.
Hakikat ise en çok gazetecilerin ellerinde dolaşırdı bu ülkede. Şimdi o eller kelepçelenmek isteniyor. Basın tek sesli bir aynaya dönüştürülürken, gerçeği yazanlar mahkeme koridorlarına sürülüyor. Ekranlar çoğalıyor ama söz azalıyor. Gazeteler basılıyor ama haber eksiliyor. Çünkü mesele yalnızca bir meslek değil; mesele, halkın gerçeği bilme hakkı.
Sandık kuruldu bu ülkede, ama sandığın iradesi başka masalarda yeniden yazıldı. Seçilmişlerin yerine atanan kayyumlar yalnızca belediyeleri değil, demokrasinin kendisini de kuşattı. Kentlerin bütçeleri kısıldı, halkın yerelde kurduğu dayanışma ağları dağıtıldı.
Sonra hayat pahalandı. Ekmek küçüldü, sofralar sessizleşti. Emekli maaşı bir kiraya yetmediğinde yalnızca ekonomi değil, bir ömrün onuru da eksildi. Çalışanlar ayın ortasında tükenen ücretlerini sayarken, yoksulluk bir istisna değil bir yönetim biçimi haline geldi. Sosyal yardım, yurttaşlık hakkının yerine konan bir sadaka düzenine dönüştürüldü.
Kadınlar için sokaklar daha karanlık, gençler için gelecek daha uzak oldu. Bavullar, bu ülkenin en ağır cümlesine dönüştü. Doğa talan edildi; dağlar oyuldu, dereler zincire vuruldu, ağaçlar kesildi. Beton büyüdü, gökyüzü küçüldü.
Adaletin terazisi eğildiğinde ise herkes biraz eksildi. Uzayan tutukluluk süreleri, bitmeyen davalar, kişiye göre değişen hukuk… Bir ülkede adalet yaralandığında, hakikat de kan kaybeder.
Ve şimdi, bu uzun gecede bir gazeteci daha tutuklu.
Ali Can Uludağ…
Onun tutuklanması bir kişinin özgürlüğünün elinden alınması değildir yalnızca; bir toplumun gerçeğe ulaşma yollarından birinin daha kapatılmasıdır. Çünkü gazetecilik suç değildir. Hakikatin peşinden gitmek suç değildir. Halkın bilme hakkını savunmak suç değildir.
Ama bu ülkenin başka bir hafızası daha var. Grev çadırlarında sabahlayan işçilerin, kampüs kapılarında bekleyen öğrencilerin, “yaşamak istiyoruz” diyen kadınların, gerçeği yazmaktan vazgeçmeyen gazetecilerin hafızası… Karanlık ne kadar uzarsa uzasın, sabahın inadını büyüten bir hafıza.
Bugün Ali Can Uludağ için yazılan her cümle, aslında bu ülkenin kendi geleceğine yazdığı bir nottur:
Hakikat hapsedilemez.
Gazetecilik suç değildir.
Ali Can Uludağ’a özgürlük.
Mehmet Ali Demir
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası













