Ya Gençleri Anlayacaksınız ya da yok olmaya mahkumsunuz
Mehmet Ali DEMİRBizim yaşadığımız Avusturya’nın da dahil olduğu Dünyanın birçok ülkesinde işçi ve emekçiler yoksulluğa, işsizliğe, ekonomik krizin yakıcı etkilerine karşı mücadele geliştirmek gibi bir görevi var. Kapitalist sömürü sisteminin yakıcı sonuçları elbette ki işçi sınıfının gençlerini de derinden etkiliyor. Özelikle Avrupa’da yaşayan göçmen gençleri bunların dışında ırkçılık yabancı düşmanlığı ve iki kültür arasındaki bocalama gibi büyük bir sorunla da karşı karşıya. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise yoksulluk ve işsizlik gençlerin büyük çoğunluğunu çıkışsızlığa sürüklüyor.
Genel anlamıyla bizler "bizim zamanımızda" diye başlarız söze, gençlerimiz ile konuşurken. Geçmişteki yoksulluğu, yokluğu ve yaşadığımız zorlukları ifade edip günümüzle kıyaslarken sıkça kullandığımız bir kalıptır bu. Oysa her dönemin zorlukları o dönemin şartları ile ele alınmalı ve yorumlanmalıdır. Bisikletimizin olmadığı, çikolata yiyebilmenin hayli lüks sayıldığı o günler ile bugünü kıyaslamak, o günleri hiç yaşamamış, hatta hayal bile edemeyen gençlere mesaj vermekten hayli uzaklaştırır bizleri.
Bunlar inançsal anlamda aynıdır bundan yüz yıl önce Anadolu’da köylülük alanda anlatacağın birçok hurafe, mitolojik anlatımları o çağın genci beklide bilgi edinme zorluğundan dolayı inanabilirken gümümüz 21. Yüzyılın gencine buna inanmasını beklemek kendimizi kandırmaktan öte gitmez.
Günümüzde dünyanın farklı köşelerinde çocukların yaşadıkları zulümler, açlıklar, hastalıklar, evsizlik, yurtsuzluk, savaş ve kayıplar yaşanıyor ve bunları geçler anında öğreniyor ve görüyor. Artık duymadık, görmedik, bilemedik demeye bahanemiz de yok. Dünyanın en ücra köşesinde dahi olup bitenleri cebimizdeki telefona bakarak öğreniyoruz. Bununla birlikte bizlerin gençlerimize anlattığımız mitolojik anlatımlarda gençler tarafından araştırtıyor bunların doğru olmadığını öğreniyor. Biz halen onların bizlerin anlattığı hikayelere inandıklarını sanıyoruz.
Tabuları kırlmalıyız ve geçleri anlmalıyız
Çocukluktan ergenliğe geçen gençliğin kişinin toplumsal yerini, mesleksel konumunu ve cinsel kimliğini tanımaya, yerine oturtmaya çalıştığı bir dönemdir gençlik ve bu süreçte “kimlik bunalımı” veya kimliğini tanıma bunalımı yaşar. Dönem boyunca genç “ben kimim?” sorusunun yanıtını arar yani kimliğini bulma çabası içinde. Dediğim gibi buna Avrupa’da gençlerde ırkçılık ve yabacı düşmanlığı ve de kültürel bunalımda eklemek zorundayız.
Dönemin başında ortaya çıkan fizyolojik değişiklikler, örneğin hormon salınımındaki hızlanma, gencin enerjisinin artması, kendi cinselliğini duyumsaması gibi yaşa özgü görüntülere neden olur ve aynı nedenle gençlerin öfkelenmeleri de kolaylaşır. Buda bizlerin onlara sıradan bazı konuşmalara dahi çabuk sinirlenmelerine tepki göstermesine neden olur buna ani parlamada diyebiliriz.Geçleri örgütlemek için önce onalrı anlamak gerek.
Genel anlamıyla Alevi veya sosyalist dernekler yaptığı yanlışlardan dolayı gençliği derneklerden uzaklaştırdı onları bir türlü anlayamadı, giyimlerinden kuşamlarında oturmalarından kalkmalarına kadar her şeylerini yönetmeye çalıştı.
Kendini onların çalışma sistemine göre değil kendi belirlediği sistematiği onlara dayattı, bunlardan önek verirsek dernek tüzüklerini yazarken onlara danışılmadı, yıllık çalışma sistemini hazırlarken onlara danışmadı, cemlerin yapılması esnasındaki muhabbetlerin nasıl yapılması gerektiğini konusunda onlardan fikir alınmadı, sadece derneklerde gençlik kolu diye saçma sapan bir yapı bulmuşuz ve de bazı derneklerde onlara ayılmış küçük bir ada verip daha ne istiyorsunuz denildi.
Burada bir uyarıda bulunmak istiyorum, geçmişte sosyalist örgütler gençleri anlamak yerine,onlara sürekli emirler verdiler. Durumu, konuyu, yapılanı sorgulamak isteyenlere de "Siz o ufacık aklınız ile örgütten daha iyi mi bileceksiniz?" dediler ve ne yazık ki, çağın gereklerinde ve değişime ayak uyduramadılar. Bundan ötürü bugün geldikleri yerin giderek küçülme ve marjinalleşme olduğu görülüyor. Bu yapılanmaların statükocu, üstenci ve baskıcı yapısından bunalan Alevi gençleri, 2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı sonrası bu kez Alevi örgütlerine adeta sel olup aktılar.. Ancak Alevi kurumları yöneticileri, kanaat önderlerin de bu gençliği kendi kalıplarına göre baskı altına almayı kendi dağarcığındaki bilgileri gençlere empoze etmeye başladılar. Kendine bir mücadele alanı bulan gençlik, bu kez de 1.400 yıl öncesinden gelen bir tehlikeyi uygulamaya başladılar.. Kabile devletlerindeki Hilafet - Halifelik için, o devletin muktediri, iktidarı olmak için, din adına, başka toplumları silahla - savaşla yola getirmek isteyen, bunun için de kelle kesen, savaşan, katliam yapan bir anlayışı gençlere dayatmaya başladılar.. Oysa Alevi inancının bu anlatılanlarla ilgili olmadığını aslında gençler biliyordu. Çünkü bilişim çağında yaşıyorlardı. Evrensel değerlere, insan haklarına, barışa karşı ve oldukça bilgili bir gençlikti bu. Oysa büyükler, yönetciler, inanç için önderlik ettiğini sanan kimi kişiler, yüzlerce yıl boyunca asimile edilmişi değiştirilmiş veya başkalaştırılmış kendi gerçek tarihlerini, inanç ritüellerini öğrenmek yerine, Aleviliğin 'vardan gelip vara giden, Enel Hak diyen, kamil insandan kamil topluma ulaşmayı hedefleyen, Cem, Semah, Müsahiplik kurumlarıyla Rıza şehrine ulaşmaya çalışan ritüelleri terkedip, Alevilikle hiç bir ilgisi olmayan İslamı gençlerimize öğretmeye çalıştılar.. İslamın alanını genişletmek, yaymak, hakimiyet alanını genişletmek için savaşı, öldürmeyi seçen kişilikleri ve onalrın sembollerini de Alevilik simgeleri olarak tanıtmaya, savunmaya başladılar. Okumak, öğrenmek ve öğretmek, yani ilim ve bilim yerine hurafe ve mitolojilere sarıldılar. Oysa Bektaş Veli "İlimden ve bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır" diyordu. Bu kişiler bu gerçeğe bile sırtlarını döndüler, akıl kanallarını kapattılar.
Eğer kurumlarımız silkelenip kendine gelmez, Kültür Merkezleri, Dernekler ve Dergahlarımız birer bilim yuvasına, kültür merkezine dönüştürülemezse, fazla değil bundan 15-20 yıl yapı olarak çok görkemli, ancak içi bomboş olan AKM ve Cemevi binalarının satılması kaçınılmaz olacaktır. Bu sonun gerçekleşmesi istenmiyorsa, zaman geçirmeden uyanıp, kendimize gelmenin, cesaretimizi toplayıp, kurumlarımızı Felsefe, Tarih, Siyaset, Edebiyat, Tiyatro, Müzik, Resim vb sanat ve bilim dallarının öğrenildiği - öğretildiği çevirmeli ve böylece gerçek tarihimize, kültürümüze, yol'umuza yoldaş olmalıyız. Bu tartışmasız seçeceğimiz tek yoldur. .
Gençleri kendimize benzetmeye değil, gençliğimizin bilgili, donanımlı olmalarına, onların önlerini açmaya çalışmalı, bulundukları - yaşadıkları şehir ve ülkelerdeki yaşamın tüm mekanizmalarında yer almalarına yardımcı, onların gelecekleriyke iglili planlarında mutlaka destekleyici olmalıyız. Gençliğin yaşadığı dünyada kendileri ve toplumla ilgili kararların alınması, uygulanması ve bu süreçlerin bütüncül olarak değerlendirilmesinde daha aktif olabilmesinin birincil destekleri bizler olmalıyız. Bu da gençliğe güvenmekle, bilgilenme, karşılıklı olumlu etkileşim ve iletişim, önyargılarımızın kırılmasıyla olacaktır.
Bunları yapmazsak, yapamazsak, hepimiz bilmeliyiz ki, o bilinen olumsuz sondan da kaçamayacağız.
Aşk ile
YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI
- Zor Zamanda Tanır İnsan İnsanı
- Newroz : Kızılbaş Kozmolojisinde Doğanın Uyanışı ve Devrimci Kawa’nın Ontolojik Direnişi
- Gazi: Karanlığın İçinden Yükselen Halkın Direnişi
- Emperyalizmin Kanla Yazılan Tarihi
- Hamaney’in Gölgesinde Büyüyen Korku
- Barış Süreci mi, Rejim Tahkimi mi?
- Onurlu Bir Yaşamın Savunusu - Selçuk Kozağaçlı
- Bir Ülke Karanlığa, Bir Gazeteci Hücreye: Ali Can Uludağ
- Hakikatin Ontolojisi Kurulana Kadar Bu Mücadele Bitmeyecek
- Öcalan’ın Tutumu ve Türkiye’de Yeni Siyasi Denklem
- Devrimci de Olsa, Yol da Olsa Hesap Görülmeden Söz Yarım Kalır
- Akbabalar, Çakallar Ve Dünyanın Leş Sofrası



















