Rıza AYDIN

POLİTİK HAYATIMDA ALDIĞIM İLK DERS

Rıza AYDIN
  01-12-2019 12:42:00

Siyaset kavramı ile politika kavramı köleci toplumlardan çıkmıştır.

Köleci toplumlarda köle, dil bilen hayvan konumundaydı.

Kölelerin eğitimi denilen, kölenin düzene boyun eğdirilmeside daha çok kırbaçlanarak yani ip kullanılarak sağlandığı için, kölelerin düzene uyum sağlayıp, ehlileştirilmesi işine ipe çekme, kırbaçlamak sözünden "siyaset" etmek deniyordu. Aynı şekilde atları eğitene de "seyis" deniyordu; bunun için "seyis" sözü ile "siyaset" sözü, “ip” sözünden üretilmiş ortak bir kökene dayanır. İşte bu yüzden, elaleme ders olsun diye, kölelerin kırbaçlanıp, ipe çekildikleri alanlara - meydanlarada "siyaset meydanı" deniyordu.

Politika ya da politika yapmak devlet yönetimine katılmak için söz söyleme hakkına deniyordu; köleci toplumlarda politika yapmak köle sahipleri ile özgür yurttaşların elinde bulunduruyordu. Kölelerin politika yapması, devletin yönetilmesi ile ilgili söz söylemesi kesinlikle yasaktı, buna yeltenenler, siyaset ediliyorlardı yani siyaset meydanında eza ceza görüyorlardı. İşte Pir Sultan, "Siyaset günleri gelip çatmadan, açılın kapılar Şah'a gidelim" sözü ile bunu anlatırıyordu.

İşte bu yüzden, Politik yapma sanatı incelik gerektiriyordu. Politikacı adam, devlet yönetme hakkına sahip olan aristokrat kesim içinde konuşurken, düşüncelerini gayet usturuplu, söz sanatlarının inceliğini, zerafetini kullanarak sözlerini kıvıra kıvıra söyleyerek politika yapardı. Bundan dolayıda politikacı sözü, daha çok galatı ile de meşhurdur. İşte bundan dolayı düşüncelerini, dobra donra söylemeyip, sözü dolandırıp, kıvırarak söyleyen kişiye, "kardeşim politika yapma" denir. Biz devrimciler eskiden yani 12 Eylül öncesinde, kendimize siyasi, burjuva partilerinde olanlara da politikacı derdik; bu el yordamıyla yapılan doğru bir tasnifti.

Niğde Cezaevi, çimento fabrikasının bitişiğindeki olduğu için, orada hapis yatanlar kanunun verdiği cezalarını çekmenin yanısıra bir başka cezaya daha çarptırılır, çimento fabrikasının isinden, dumanından dolayı her türlü hastalığa da yakalanabilirdi.

İşte bu yüzden, Niğde Cezaevi Türkiye sosyalist hareketinin kaymak tabakasının atıldığı bir yerdi ama burası bir anlamda da bu yüzden bir kültür merkezi haline gelmişti, orada kalanlarda buranın etkileri olurdu.

Bir şans eseri benide -1979 ortalarında- Niğde cezaevine attılar. Niğde ceza evine atılmış olmamı, hayatımın bir şansı, bir mükafaatı olarak görürüm.

Niğde cezaevi, Türkiye sosyalist hareketinin kalburüstü kadrolarının olduğu bir yerdi. Buradaki tartışmalarda benim konuşmam zaman zaman sorun yaratıyordu; aynı şeyleri, hatta benim söylediklerimden daha kapsamlı olarak Ertuğrul Kürkçü söylüyordu, ama onun sözlerine hiçbir tepki olmuyordu.

Bu gözlemimin nedeni çokça düşündüğüm halde bir türlü çözemediğim için bunu Ertuğrul Kürkçüye sordum.

Ertuğrul abi dediki, sen politika biliminin inceliklerine bakmadan , düşündüklerini pat diye, dobra dobra, olduğu gibi söylüyorsun, buda Tepki çekiyor dedi.

Nasıl yani dedim?

Bak dedi, sen akşam sorun çıkaran konuşmanda, bir siyasal hareketin mümtaz bir simasına, aleni olarak, açık açık "yalan söylüyorsun" dedin. Onlarda bizim önderimiz hiç yalan söyler mi, bunu nasıl söylersin diye senin üzerine yürüdüler ortam alevlendi. Söylediğin söz, bir yana itildi, o mümtaz kişinin yalan söyleyip söyleneceği tartışılır oldu.

Peki ama başka ne diye bilirdim, söylediği yalandı dedim.

“Bak dikkat et, o söz Sana göre yalan ama ona göre doğruydu” dedi.

Sana göre doğru, ona göre doğru diye bir şey var mı? Doğru doğrudur dedim.

“Bak dedi, yalan ile yanlış ayrı şeylerdir, yalan söylemek bir niyet meselesidir. Bir adamın söylediği yanlış, her zaman yalan olmayabilir.”

Nasıl yani dedim?

Nasıl yanisi var mı? Farz et ki bir adam renk körü, karşıda gördüğü trafik ışıklarının bir yada iki renk olduğunu söylüyor; halbuki orada üç renkte ışık var.

Sen bu durumda hemen onu yalan söylemekle itham ediyorsun. Belki de adam renk körü olduğu için, onu öyle görüp, öyle söylüyor; bu durumda burada bir yanlış var ama yalan yok. Yalanda adamın niyeti söz konusudur; yani gerçeği bildiği halde, taammüden gerçeği çarpıtması söz konusudur.

Bak dikkat et, ben ne dedim, "senin söylediklerin gerçeği aksettirmiyor" dedim. Bunun üzerine adamın niyetini değil, söylediğinin gerçeği yansıtıp yansıtmadığı üzerine konuşmaya başladık.

Sen "yalan söylüyorsun" deyince, söylediğinin gerçek olup olmadığı değil, adamın niyeti tartışılıyor.

Bunlar politikanın incelikleridir, devrimcilerde bunlara dikkat etmeli dedi.

Düşündüm Ertuğrul Kürkçü haklıydı, böylece hayatımın ilk politik dersini almış oldum.

Bu anılarımı sıkça anlattığım için, yakın dostlarım bu anımı bilirler.

Dünkü yazımda "Şükrü Yıldız Cemalettin Çelebiyle ilgili yalan söylüyor" diye yazınca, Avusturalya’da yaşayan arkadaşım Mustafa Kemal Çelikkıran beni aradı. “Gardaş yazını okudum, yazi güzel olmuş güzel olmasına da, 'yalan söylüyorsun' sözü biraz ağır kaçmamış mı, onun yerine "doğruyu aksettirmiyorsun" desen daha şık, daha güzel olmaz mıydı” dedi.

Düşündüm haklı olabilirsin, yazıya bir daha bakayım ama ok yaydan çıktı, artık faydası yok dedim.

İşin aslında köyde şöyle bir sıkıntı var. Burada, bilgisayarla internete bağlanmak zor olduğu için, yani yazıyı yazıp, onu dostlarla müzakere edemediğim için doğrudan doğruya telefonla yazıp gönderiyorum.

Bir elin nesi var, iki elin sesi var diye boşuna dememişler.


 

  Bu yazı 6138 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım