Sibel ÖZBUDUN

MAHŞERİN DÖRT ATLISI: BOLSONARO, TRUMP, ORBÁN, ERDOĞAN[*]

Sibel ÖZBUDUN
  12-06-2023 11:53:00

SİBEL ÖZBUDUN

 

"Faşizm tarihte statik ya da sabit bir moment değildir ve

aldığı biçimlerin daha önceki tarihsel modelleri taklit etmesi gerekmez.

O, bir dizi 'devindirici tutku'yla tanımlanan bir siyasal davranış biçimidir.

Bunlar arasında demokrasiye açık saldırı, güçlü adam özlemi,

insan zaaflarına duyulan nefret, aşırı erillik takıntısı,

saldırgan militarizm, ulusal büyüklük iddiası, kadınlara... aydınlara yönelik küçümseme...

ırksal üstünlük fantezileri ve toplumsal arılığa yönelik tasfiyeci politikalar sayılabilir."[1]

 

Aslında sayıları dört değil. Daha birçokları var: kimi iktidarda, kimi ülkelerinin parlamentolarında en büyük muhalefet parti ya da cephesinin başında yer alıyor. Akademik yazın onları 21. yüzyılın "sağ popülist liderleri" olarak tanımlıyor. Ben "neofaşist" tanımının daha uygun olduğu kanısındayım. İki nedenler:

1. "Popülizm" yaftasını yeğleyenlerin "sağ-sol popülizm" nitelemeleriyle, örneğin Chávez ile Trump'ı aynı kefeye koyma ve bu yolla da "liberal demokrasi"yi aklama gibi bir gündemden hareket ettiklerini düşünüyorum.

2. Ve yine, "popülist" liderler tarafından yönetilen ya da bu tip hareketlerin etkili olduğu ülkelerde parlamentoların işlediği, seçimlerin yapıldığı, "gaz odaları"nın mevcut olmadığı vb. gerekçesini öne sürüp "popülizm" (ya da otoriteryanizm vb.) yaftasını yeğleyenlerin, faşizmin bir moment değil bir süreç olduğunu, ve daha da önemlisi, ilk örnekleriyle yukarıdaki Giroux alıntısında da belirtildiği üzere özdeş olmasını beklemenin anlamsız olduğunu gözden kaçırdıklarını düşünüyorum. Az ileride açımlamaya çalışacağım üzere, kapitalizm var oldukça faşizm (ya da en azından ona mündemiç öğeler) de su yüzüne çıkmak üzere bekleyen bir ihtimal olarak her zaman vardır...

Bu yazının son bölümünde kapitalizmin günümüzdeki hâli, neoliberalizm ile (neo)faşizm arasındaki bağıntıları açımlamaya çalışacağım. Böylelikle 21. yüzyılın başlarına damgasını vuran bir "muamma"yı, yani İtalya (Meloni), Brezilya (Bolsonaro), Hindistan (Modi), Rusya (Putin), ABD (Trump), Macaristan (Orbán) ve Türkiye (Erdoğan) gibi çok farklı coğrafyalarda, birbirinin neredeyse karbon kopyası özellikler gösteren sağcı, otoriter, popülist, şoven, dinbaz, "maço" demagogların hemen eşzamanlı olarak yükselebildiği arkaplanı belirginleştirmeyi umuyorum.

Ama önce bu yazı bağlamında dört farklı iklimden seçtiğim ve muadilleri açısından "temsilî" olduğunu düşündüğüm "Mahşerin Dört Atlısı" şahsında "kim" ve "ne" olduklarına bakalım...

 

Latin Amerika'dan Jair Bolsonaro...

 

Brezilya, asker kökenli yöneticilere yabancı değildir. 1889'da monarşinin yıkılmasının ardından göreve gelen ilk devlet başkanı, Manoel Deodoro de Fonseca, bir mareşaldi. Onu izleyen Floriano Peixoto da bir general... Ülke 1964-1985 yılları arasında generaller tarafından yönetildi.

Ancak Jair Bolsonaro Brezilya tarihinde, asker kökenli olmakla birlikte, yüksek rütbeli olmayan tek devlet başkanı. Yüzbaşı iken, "aşırı ekonomik ve mali hırsı" nedeniyle ordudan atılmış[2]... Ardından politik sahnede bulmuş kendisini. Parlamentoda kalmayı başardığı 29 yıl boyunca, O parti senin, bu parti benim derken 9 parti değiştirmiş... Politik kimliğini belirleyen iki vurgusu var: paranoyak bir antikomünizm ve rütbesiz-düşük rütbeli askerlerin, polislerin ve diğer güvenlik görevlilerinin çıkarlarının savunuculuğu. Neoliberal ekonomi-politikaların daha da kırılganlaştırdığı Brezilya'nın demokrasi sahnesinde, demokrasiye güvenmediğini açıkça ilan eden, dikta rejimlerine övgüler yağdıran, 1964-85 yılları arasındaki askeri rejimi "yeterince ileri gitmemekle" eleştirip, "Ben olsaydım askeri rejimin yapmadığı işi yapıp 30.000 kişiyi öldürürdüm..."[3] diyebilen deklare bir faşist. Brezilya siyasal tarihinin belki de en "grotesk" lideri... Nam-ı diğer, "tropikal Trump"...

Brezilya İşçi Partili (PT) Devlet Başkanı Dilma Roussef'in mesnetsiz yolsuzluk iddialarından kalkınan bir "yargı darbesi" ile düşürülmesinin (2016) ardından, 2018 seçimlerinin ikinci turunda, oyların yüzde 55'ini alarak devlet başkanlığı koltuğuna oturdu. Başını çektiği antikomünist çığırtkanlık ("ılımlı bir sosyal demokrasi"yi savunan ve iktidara geldiği 2002 yılından iktidardan düşürüldüğü 2016'ya dek ılımlılaştırılmış neoliberal politikaları uygulayan İşçi Partisi'nin komünizmle uzak-yakın hiçbir ilişkisi olmamasına karşın) işe yaramış, Brezilya halkı 2008 krizinden bu yana ülkenin yakasını bırakmayan resesyonun faturasını İşçi Partisi'ne kesmişti.

Başkanlık yemin törenine üstü açık bir Rolls Royce ile gelen ve törende "aileyi korumaya, eşcinsellikle ve komünizmle mücadele etmeye"[4] yemin eden, ve -tabii ki ilk alkışçısı Donald Trump olan- Bolsonaro'nun iktidarının dört sacayağına dayandığı belirtilir:

Ordu: İktidara geçer geçmez Bolsonaro'nun yaptığı ilk iş, hükümetini askerlerle doldurmak oldu. "Şu ana kadar etrafına generalleri topladı. Onun Savunma Bakanı, askeri diktatörlükten bu yana bu göreve getirilen ilk asker olacak olan emekli General Augusto Heleno oldu. Başkan yardımcısı başka bir general olacak; Hamilton Mourao. Bunların yanı sıra parlamento seçimlerinde başarılı olan PSL adaylarından çoğu ordudan gelen kişiler. Bolsonaro'nun kalelerinden olan Sao Paulo'da parti 15 sandalye kazandı, bunlardan dokuzunda subaylar oturuyor."[5] Ordu desteği yetmemiş olacak ki Bolsonaro özellikle oğlu senatör Flavio Bolsonaro aracılığıyla paramiliter desteği de arkasına alacaktı.

Aşırı sağcı/faşizan ideologlar ve propaganda: Bu bahiste Bolsonaro'nun "guru"su, kendinden menkul "filozof" Olavo de Carvalho'dan ve onun tilmizlerinden söz etmek gerek. Bolsonaro'nun dışişleri bakanının ilk resmi açıklamasında, "Başkan Jair Bolsonaro'dan sonra Brezilya'nın deneyimlediği devasa dönüşümün en etkili ismi"[6] diye tanımladığı Carvalho, Bolsonaro döneminde dışişlerinden eğitime, ekonomiden çevre sorunlarına, tüm sürece damgasını vuran paranoyak siyasanın mimarıdır: solcuların, uluslararası kurumların, muğlak "küresel güçler"in ülkenin bütün kurumlarına, toplumsal yaşamın her alanına sızarak yıkıcı faaliyetlerini sürdürdüğü, ülkenin ancak "güçlü bir lider" eliyle sürüklendiği felaketten kurtarılabileceği yolundaki komplo teorisi... Carvalho'nun (ve hempalarının) Bolsonaro'nun tüm atamalarında, aldığı tüm kritik kararlarda etkili olduğu aktarılmaktadır.[7]

Bu faşizan akıl hocaları, aynı zamanda usta sosyal medya kullanıcılarıdır da. Facebook, Twitter WhatsApp gibi uygulamalardan İşçi Partisi'ne yönelik nefret söylemiyle yüklü mesajları yayarken, örneğin Bolsonaro'nun seçimlerdeki rakibi, İşçi Partisi adayı Haddad'ın ensesti savunduğu, muhaliflerini öldürtmeyi planladığı vb. yollu düzmece haberleri yayıyorlardı. Uluslararası Basın Özgürlüğü ödülüne layık görülen Brezilyalı gazeteci Patricia Mello Bolsonaro'yı destekleyen "trol ve bot'lar ordusu"ndan ve bunlara dökülen milyonlarca dolardan söz edecek (ve tabii bu teşhirleri nedeniyle taciz ve tehditlere hedef olacak)tır.[8]

Evanjelik Hıristiyanlık: Evanjelik Hıristiyanlık, yakın zaman öncesine dek nüfusunun yüzde 90 kadarı Katolik olan Brezilya'da hızla yayılıyor. Anket ve araştırmalar, son derece reaksiyoner motiflerden hareket eden köktendinci Evanjelikler ile tutucu Katoliklerin büyük bölümünün Bolsonaro'yu desteklediğini ortaya koymaktaydı. Bolsonaro'nun kürtaj, LGBTQI+ hakları, feminizm, Afro-Brezilyalı ve yerli hakları, çevrenin korunması gibi başlıklarda sergilediği açık düşmanlık, bu kesimlerin onun arkasında hizalanmasına yol açtı. Sık sık dile getirmekten hiç çekinmediği nefret söylemi: "Kadınlar evde otursun..." "Sana tecavüz etmek aklımdan geçmez, buna değmezsin..." "Oğlumun gay olacağına mezarda olmasını tercih ederim..." "Bir quilombo'yu (Afrika kökenli kaçak kölelerin torunlarının kurup yönettikleri cemaatler - b.n.) ziyaret etmiştim. Afrika kökenlilerin en hafifi yedi arroba (yaklaşık 100 kg.) çekiyor. Hiçbir şey yapmıyorlar! Üremeye bile yaramazlar."[9]

Serbest piyasa(cılık): Ancak Bolsonaro'nun en büyük destekçisi, hiç kuşku yok ki en gözükara uygulayıcısı olduğu neoliberal politikalardan nemalanan iç ve dış sermaye idi. Bolsonaro'nun maliye bakanı Paulo Guedes kamu harcamalarını alabildiğine kısıp emeklilik yasasını gerek emeklilik yaşı, gerekse maaş ve diğer haklar açısından kuşa çevirirken, büyük sermayeyi vergi indirimleri ve çeşitli teşviklerle ödüllendiriyor, kamu mülklerini haraç mezat özelleştirmeye açıyordu. Çevre bakanı Ricardo Salles ise Dilma Roussef döneminde kabul edilmiş çevre koruma önlemlerini ilga ediyor, Amazon ormanlarını sığır yetiştiricileri, soya çiftlikleri, kereste şirketlerinin yağmasına açıyordu. Böylelikle, Brezilya Amazonu'nda bir yıl içinde orman yangınları yüzde 85 artacak, yalnızca 2019'un Haziran ayında her 1 dakikada, beş futbol sahası çapında alan yakılarak tarıma açılacaktı. "Bu, bir önceki yılın aynı ayına kıyasla yüzde 278 artış demekti." [10] Bolsonaro iktidarında 20 bin kilometre karelik Amazon ormanı, katledildi![11]

Uluslararası sermaye, Bolsonaro'dan hoşnutluğunu "coşan" borsa ile gösterdi. Economist dergisi, Bolsonaro'nun birinci yıl icraatını, "Brezilya'nın küresel imgesi kötüledi, ekonomisi iyileşti" cümlesiyle değerlendirecekti.[12]

Tabii ekonomi, hayvancılık, kereste, soya vb. alanlarda faaliyet gösteren çokuluslu firmalar, mali sermaye, ülkenin kamu mallarını ucuza kapatan yerli-yabancı şirketler, kitlesel işten çıkarmalar, sosyal harcamaların kısıtlanması gibi nedenlerle ucuzlayan işgücü maliyetinden yararlanan şirketler için "iyileşmişti". 2021 yılında tarihsel bir rekor kırarak yüzde 14.2'ye varan işsizlik oranının (15 milyon işsiz), yoksulluk sınırı altında yaşayan 30 milyon, açlık sınırı altındaki 19 milyon ve yüzde 8'i aşan enflasyon ile, emekçilerin ve halkın "ekonomisi" dibe vuracaktı. Bolsonaro'nun yüzüne gözüne bulaştırdığı ve Brezilya'ya Covid-19'un dünyanın en kötü yönetildiği ülkelerden biri unvanını kazandırdığı pandemi sürecinde çöküş, katmerlendi. "Ben rakamları ciddiye almıyorum", "hepimiz birgün öleceğiz" diyen Bolsonaro'nun kamu sağlığı için tek kuruş harcamaya niyeti yoktu; sonuç, pandemi sürecinde Covid-19'dan 700 bini aşkın Brezilyalı'nın yaşamını yitirmesi oldu.

Sonrası... Pandeminin hemen ardından gelen seçimler, Bolsonaro'yu (şimdilik) sahnenin dışına itti. "Şimdilik" diyorum, çünkü 2022 Ekim'inde gerçekleşen Başkanlık seçimini Bolsonaro, Luiz Inácio Lula da Silva karşısında tahmin edilenin tersine, "kıl payı" bir farkla kaybetmişti: Lula'nın yüzde 50,9'una karşılık, yüzde 49.1... Bolsonaro yandaşlarının sokaklara dökülmesi, Kongre, Yüksek Mahkeme ve Başkanlık Sarayı'nı basmaları işe yaramadı, Bolsonaro görevi Lula'ya devretmeyi reddederek her ıskarta diktatörün son durağında, ABD'de aldı soluğu...

 

Bir Amerikan Kâbusu: Donald Trump

 

Bolsonaro'nun şanssızlığı, ABD'deki "rol modeli" Donald Trump'ın, iki yıla yakın bir zaman önce, tıpkı kendisi gibi seçim kaybedip, bir de üstelik darbe girişiminde bulunduktan sonra etkisini -en azından bir süreliğine- yitirmiş olmasıydı...

Ama gelin öyküyü başından alalım...

Donald Trump'ın 2016'daki seçim zaferi, tüm kamuoyu araştırmacılarını, siyasal analistleri, TV yorumcularını, anaakım siyasetçileri şoka uğrattı. Çünkü makroekonomik veriler, hiç de fena gözükmüyordu: sıfıra yakın işsizlik, kesintisiz büyüme... 2016 seçimlerini iktidardaki parti, Demokratların alacağına kesin gözüyle bakılıyordu. Kimsenin aklına Amerikan taşrasında umudunu yitirmiş milyonların hissiyatı gelmemişti anlaşılan. Oysa 2008-2012 resesyonu özellikle zeminin ayakları altından kaymakta olduğunu hisseden düşük eğitimli, beyaz orta-alt sınıfı derinlemesine etkilemiş, statükoya güven yitimi zirve yapmıştı. "Büyük Göller yöresi, Kuzeybatı ve Ortabatının paslı kuşak eyaletlerinde bir zamanların sınai zaferleri ve istihdam olanakları artık yerini yıkım ve umutsuzluğa bırakmıştı. 'Küreselleşme' artık kirli bir sözcüktü"[13] Trump'ın seçim zaferinden sonra uğradıkları "şok"tan sıyrılmaya çalışan üniversite ve enstitüler, gözlerini özellikle taşradaki beyaz orta ve alt sınıflara çevirdiklerinde "acı" gerçeklerle karşılaştılar: Amerikalıların yaklaşık yarısının geliri son 30 yılda ya sabit kalmış ya da düşmüş; 10 milyon kadar Amerikalı 2008 krizinin ardından evini yitirmişti; eşitsizlik 1910'dan bu yana en yüksek seviyedeydi. Amerikalıların yüzde 59'u beklenmedik 500 dolarlık bir gideri karşılayabilecek durumda değildi; yüzde 17'si haftada 60 saatten fazla çalışıyordu. "Bütününde işlerin yolunda olduğu bir ülkede -ama eğer bir parçası değilseniz, işlerin iyi gidiyor olması ne anlama gelir ki?- bu umutsuzluk topraklarında isyan rüzgârları esiyordu. Belirtileri başarılı olanlara duyulan nefret, farklı olandan korku, yitirecek bir şeyi olmama duygusu ve bir kurtarıcının zuhuru beklentisi idi."[14]

Küreselleşmenin konumunu zaafa uğrattığı, kapanan fabrikaların işsiz ve vasıfsız bıraktığı, sosyal güvencelerinden bir bir yoksun kılınan taşra Amerika'sının beyaz işçileri, küçük işletme sahipleri, ürünleri küresel pazarda rekabet edemeyen çiftçiler, durumlarının sorumluluğunu kendilerini görmezden gelen, aşağılayan elitlere ve "hırsız, tecavüzcü, işlerini ellerinden alan" göçmenlere yükleyen, lafa gelince küresel şirketlere kafa tutan, "Amerika'yı yeniden büyük yapma"ktan dem vuran bu TV yıldızı, ağzı bozuk mültimilyarderin arkasına dizildi. Trump göçmen akışını durduracak, ticaret anlaşmalarından çekilecek, korumacı önlemler, vergi indirimleri ve çeşitli teşviklerle "yerli" sermayenin yatırımlarını ülkeye yöneltmesini sağlayacak, böylelikle de istihdam hacmini genişletecek, kısacası "yerli ve milli politikalar" uygulayacaktı...

Donald Trump 2016 seçimlerini yüzde 1'lik bir çoğunluk ile aldı. Başkanlık koltuğuna oturur oturmaz, zücaciyeci dükkânında debelenen fil misali, "müesses nizam"ı, kurumları kırıp dökmeye koyuldu. Ülkeyi kendi şirketlerini yönettiği gibi yönetmeye kalkışıyordu: güçler ayrılığı ilkesine boş vererek, bürokratları baypas ederek, etrafına eş-dostlardan, akrabalardan oluşan bir "çevre" toplayarak[15] ("göreve başlar başlamaz ilk işi kızı Ivanka ile damadı Jared Kushner'i başdanışmanlığa atamak oldu. (...) Beyaz Saray'da personel olarak atadığı diğer kişiler de kendi arkadaş ve akrabalarını göreve getirdi. Örneğin basın sekreteri Kayleigh McEnany'nin baş asistanı kocası Sean Gilmartin'in kuzeni Chad Gilmartin idi. Trump ayrıca 2018 başlarında, aylar boyu Kushner'in yabancı hükümet görevlileriyle içli dışlı ilişkiler içinde olduğu yolundaki kuşkularını dile getiren genelkurmay başkanı John Kelly'e, damadına çok gizli düzeyde güvenlik belgesi verilmesi konusunda talimat verecekti."[16]), yargı mekanizması üzerine baskı uygulayarak...

"Yalan" Trump'ın yönetim araçlarından biriydi: Washington Post, görev süresi sona erdiğinde Trump'ın başkanlık dönemi boyunca 30 573 kez yalan söylediğini hesaplayacaktı. Günde ortalama 21 yalan![17] Destekçileri pek aldırmıyordu.

Diplomasi Trump'ın üzerinde tepindiği bir başka alandı. Ülke liderleriyle ABD Dışişlerini es geçerek doğrudan ve kişisel ilişkiler kuruyor, görüşmelerinde kendi mutemetleri dışında resmi çevirmen kullanmıyor, tutanak tutturmuyor ve dış politikayı kendi çıkarları doğrultusunda eğip büküyordu: Örneğin ABD'nin Rusya karşısında desteklediği Ukrayna'ya Kongre'den onaylanmış askeri yardımı, Ukrayna hükümetinin, Biden'ın bir Ukrayna şirketinde yöneticilik yapan oğluna karşı soruşturma açması koşuluna bağlayabiliyordu...

ABD hükümetlerinin insan hakları konusundaki çifte standartlılığı malum. ABD ile uyumlu davranan iktidarların kendi halklarına karşı uyguladığı vahşet genellikle görmezden gelinirken, ABD çıkarlarına ters düşen hükümetler "zalim, diktatör, otokrat vb." ilan edilerek yaptırımlara hedef olur. Ancak Trump'ın "insan hakları" sicili, ABD yönetimini dahi çileden çıkartacak ölçüde bozuktu: Meksika ile ülkesi sınırına ördürdüğü duvardan geçmeye çalışan kaçak göçmen ailelerden koparıp ülkenin iç kesimlerine evlatlık verdiği çocukların çoğu hâlâ anne-babalarıyla buluşturulamadı. Yurt içinde ülkedeki faşist yükselişe karşı protestolarını yükselten gruplara yönelik polis ve sivil faşist saldırılarına, siyahilere yönelik cinayetlere karşı kılını kıpırdatmıyor, dahası, saldırganlara alkış tutuyordu.

Trump'ın "kadın düşmanlığı" biliniyor. Kadınlara ilişkin cinsiyetçi yorumlarıyla dağlar devirirken (Hillary Clinton için: "Eğer Hillary Clinton kocasını tatmin edemiyorsa, Amerika'yı tatmin edebileceğini nasıl düşünüyor?" Kim Kardashian için: "Vücudu güzel mi? Hayır. Kıçı büyük mü? Kesinlikle." Me too hareketi için: "Sonuna kadar inkâr edip bu kadınları püskürtmelisiniz. Eğer herhangi bir suçlamayı kabul ederseniz, ölürsünüz... Güçlü olmalısınız. Saldırgan olmalısınız. Var gücünüzle yüklenmelisiniz. Sizin için her söylediklerini inkâr etmelisiniz. Asla kabullenmeyin." Kızı Ivanka Trump hakkında: "Güzel bir vücudu var. Kızım olmasaydı onunla flört ederdim." Vb. vb.[18]) pratiğiyle de yaşamı kadınlar için daha da sürdürülmez kılıyordu: Kürtaj karşıtı seferberlik, patronların kadınlara eşit ücret verdiklerine ilişkin kontrol mekanizmalarının ilgası, yükseköğrenimde cinsel taciz iddialarının soruşturulmasına ilişkin yönetmeliklerin kadın öğrenciler aleyhine değiştirilmesi, sağlık hizmetlerinde ayırımcılığa yönelik önlemlerin gevşetilmesi vb.[19]

"Muhafazakâr", "köktendinci" Trump, kadın düşmanı olduğu kadar, LGBTI düşmanıydı da. İktidara gelir gelmez ilk icraatlarından biri, Obama döneminde yürürlüğe girmiş olan, ortaöğretimde trans bireylere destek programını iptal etmek oldu. Ardından trans bireylerin askerlikten yasaklanması geldi. Bu adımı, Sivil Haklar Yasası'nın cinsiyet temelli ayırımcılığı yasaklayan maddesinin "cinsiyet" kavramını biyolojik temelde yorumlayan karar ve uygulamaların teşvik edilmesi izledi: kişinin kadın ya da erkek olduğu için bir işe alınmaması, bir ayırımcılık sayılacak, ancak trans olduğu gerekçesiyle reddedilmesi, biyolojik cinsiyete gönderme yapmadığı için, "ayırımcılık" sayılmayacaktı.[20]

Ve bir "çevre katili": "Yerli sanayi"nin teşviki, hiç kuşku yok ki çevrenin korunmasına yönelik tüm yasa ve yönetmeliklerin ayaklar altına alınmasını gerektiriyordu. Trump da tam öyle yaptı. "İklim değişikliğine inanmadığı" vurgusuyla, Paris İklim Anlaşması'ndan çekildi; petrol ve doğalgaz çıkarımını sınırlayan/denetleyen önlemleri gevşetti; Obama döneminde yürürlüğe sokulan ve sera gazı salınımını azaltmayı hedefleyen "Temiz Enerji Planı"nı değiştirdi; Arktik yaban yaşam alanını doğalgaz arama çabalarına açtı; kirlilik denetim kurallarını gevşetti; Tehlike Altındaki Türler Yasasındaki tanımları değiştirdi; Cıva ve hava toksik standartlarını değişikliğe uğrattı[21]...

Trump bu uygulamalarıyla, Amerikan toplumunun en ırkçı, köktendinci, reaksiyoner, erkek-egemen, faşizan unsurlarını merkeze taşıdı. Çay Partisi, Alt-Right, Neo-naziler, Ku Klux Klan, Evanjelikler, "Aryen" örgütler... Cumhuriyetçi Parti'yi etkileri altına almış, iktidar organlarında doğrudan söz sahibi hâline gelmişlerdi.

Yabancı gelmiyor, değil mi? Devam edelim.

Bu kesimlerin Trump yönetiminde edindikleri kazanımları terk etmeye hiç de niyetleri olmadığını, "reis"lerinin Demokrat Parti adayı Joe Biden'a seçimi kaybetmesinin hemen ardından, 6 Ocak 2021 günü başkent Washington'da Kongre binasına yaptıkları baskınla gösterdiler. Capitol Hill'de darağaçları kuruldu, yüzleri gözleri boyalı, Nazi dövmeleri taşıyan, elleri sopalı güruh, Kongre binasına dalarak Demokrat partili senatör avına girişti... İddialarına göre Demokratlar seçimleri "çalmıştı"; üç gün süren ayaklanma, beş kişinin hayatına mal olacaktı. İzleyen soruşturmalar, Trump'ın isyancıları teşvik ettiğini ortaya koydu. Ancak Cumhuriyetçi Parti'nin engellenmesi sonucu, bu suçlamadan yargılanamayacak...

Trump 2020'deki seçimleri Biden'ın 81 milyon oyuna karşı, 74 milyon oyla kaybederken, dört yıl öncesine göre oylarını 11 milyon arttırmıştı.. Şimdi sindiği köşede, 2024 seçimlerini bekliyor... Ama bu kadar da değil: hâkim kıldığı gerici iklim, birçok eyalette faşizan yasaların kabul edilmesini sağlıyor. Anayasa Mahkemesi'nin kürtajı anayasal teminat konusu olmaktan çıkartması sonucu, eyaletlerin kürtajı yasaklamaya başlaması, bu yönelişin göstergelerinden sadece biri. Ama pek bilinmeyen başka göstergeler de var: Örneğin 45 eyalette protesto gösterilerini kriminalize eden 230 yasa kabul edildi. 29 eyalet okullarda ırkçılık ve cinsiyetçilik konularının işlenmesini yasaklayan yasa tasarıları sunulurken, 13 eyalette bu yasaklar yürürlüğe girdi.[22]

 

AB'cilikten "liberal-olmayan demokrasi"ye: Victor Orbán

 

16 Haziran 1989'da Budapeşte'deki Kahramanlar Meydanı'nda 1956 Ayaklanması günlerinin Başbakanı Imre Nagy onuruna düzenlenen "ikinci cenaze töreni"nde uzun saçlı, kot pantolonlu bir genç adam meydanda toplanmış 250 bin kişiye seslendiğinde, adını bilen yoktu, ama genç adamın Sovyet birliklerinin Macaristan'dan çekilmesi ve serbest seçimler çağrısı kalabalıkları derinden etkilemiş ve 1990'da çok partili sistemin ilk Meclis'inin yolunu açmıştı.

Bu, Victor Orbán'ın siyaset sahnesinde ilk boy gösterişiydi. Bugüne dek oradan hiç inmedi - çizdiği politik zikzaklara rağmen...

Mayıs 1963'te Budapeşte'ye bir saat uzaklıktaki bir köyde Protestan bir çiftçi ailenin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Dindar, hatta dinle uzaktan yakından ilgili değildi, ama bu, sonraki yıllarda Hıristiyan değerlerin savunucusu pozlarına bürünmesine engel olmayacaktı.

Budapeşte'deki hukuk öğreniminden sonra George Soros'un Açık Toplum Vakfı'nın bursuyla İngiltere'ye gitti. "Açık Toplum"un iyi bir öğrencisi olduğunu, yurda dönüşünde liberal bir parti olan Özgür Demokratlar İttifakı'na katıldı. Ama hırsları, gençlik kollarında oyalanmasına elvermiyordu. Kısa süre sonra kendisi gibi genç liberal antikomünistlerle birlikte Macar Sivil Birliği Fidesz'i kuracaktı: "özgürlükçü", sivil, serbest piyasacı, (neo-)liberal... Sovyet sisteminin göçtüğü 90'ların büyülü birleşimi...

Ama bu pazarda çok satıcı vardı: eski komünist yöneticilerin bile bir kısmı liberalliğe, serbest piyasacılığa soyunmuştu! Orbán'ın bu alanda ikincil, üçüncül rollerden ötesini kapamayacağı belliydi... Eski muhafazakâr başbakan, Macaristan Demokratik Forumu'nun kurucusu József Antall'ın Aralık 1993'deki ölümü, Macaristan sağında büyük bir boşluk bırakacaktı. Orbán'ın kısa sürede getirilerini kavrayarak doldurmaya soyunacağı bir boşluk... AB muhibbi, "liberal" Fidesz, "milliyetçi ve muhafazakâr" bir partiye dönüştürülecekti.

Bunun için önce, ülkeyi "totaliter diktatörlük"ten piyasa ekonomisi ile yönetilen, NATO üyesi "özgür bir toplum"a dönüştüren liberal muhalifler kuşağı Vaclav Havel, Adam Michnik vb.) ile köprüleri atmak gerekiyordu. Orbán bunu, 1989 dönemecini geçmişle gerçek bir kopuş değil, "liberal muhaliflerle sosyalistlerin (eski KP üyeleri) uzlaşması" ilan ederek gerçekleştirdi. Ardından Hıristiyan sağı ve Haider'in faşist partisiyle koalisyon kurarak Batı Avrupa'yı ayağa kaldıran Avusturya Halk Partisi lideri Schüssel'e destek vererek kendi partisinin kimliğini pekiştirdi.

Tabii ABD'ye ve onun savaş örgütüne karşı olmayan bir "milliyetçilik"ti bu: Orbán'ın 1998-2002 arasında başbakanlık yaptığı sağ koalisyon, Macaristan'ın NATO'ya girişine önayak oldu. 2002-2010 arasında ana muhalefet lideriydi; 2010'da iktidara gelen partisi, 2010, 2014, 2018 ve 2022 seçimlerini de kazandığından 13 yıldır kesintisiz olarak oturuyor başbakanlık koltuğunda.

Aslına bakılırsa, ülkenin neo-liberalleştirilme sürecini, 1990'lı yıllarda iktidarda olan "sosyalist"-liberal koalisyonu neredeyse tamamlamıştı. Sosyalist Macaristan'da kamunun elinde olan tüm işletmeler, özelleştirildi. Orbán'a düşen, özel sektör vergilerini ve sosyal sigortalat payını düşürüp sağlık sistemini "reforme" etmekti: tabii "reform" maliyeti emekçilerin, çalışanların sırtına yıkmak anlamına geliyordu...

Başbakan olduğu sürece Orbán'ın yaptığı, özgürlükler alanını adım adım daraltmak olacaktı. Parlamentonun çalışma süresini sınırlandırdı, kritik pozisyonları sıkı yandaşlarla doldurdu, basın üzerine baskıları arttırdı.

Eli, yeniden başbakan olacağı, partisine de Anayasa değişikliğini gerçekleştirebileceği bir çoğunluk sağlayan 2010 seçimlerinden sonra iyice genişleyecekti. Orbán'ın "geleneksel değerlere, milliyetçiliğe, Hıristiyanlığa" bol bol gönderme yapan ve parlamentoyu sayıca ve işlevce sınırlayan yeni Anayasası 2011 yılında referanduma sunularak kabul edildi.

Kaçak göçmenler "sorunu" Orbán'ın faşizan yönelişini daha hızlandırdı. 2015 mülteci krizinin ardından Orbán yönetimi iki ana sınır kapısına, Nazi temerküz kamplarından biraz daha hâllice iki mülteci kampı kurdurmuş, sığınmak için başvuranları aç ve susuz bırakarak caydırmaya çalışıyordu.[23]

Kamplar her ne kadar insan hakları örgütlerinin protestolarına hedef olmuşsa da, "göçmen politikaları" AB'nin takdirine mazhar olacaktı!

Kaçak göçmen akınına pandeminin etkisi de eklendiğinde, Orbán'ın tepkisi, Hitler'in ilk yıllarını aratmayacak nitelikteydi: parlamentodan hükümete zaman sınırı olmayan bir olağanüstü hâl ilan etme yetkisi veren yasayı geçirdi. OHAL süresince başbakan ülkeyi kararnamelerle yönetecek, seçimleri askıya alabilecek, "yalan" haber yayanlara hapis cezası getirilecekti. OHAL iki buçuk ay sonra kaldırılsa da, aynı gün, hükümete "sağlık gerekçesiyle", parlamentonun onayı olmaksızın OHAL ilan etme yetkisi veren bir yasa kabul edildi.[24]

Otokratik yöneliş, kendisine kişisel çıkarlara dayanan bir sadakatle bağlı bir eş-dost kapitalizmiyle el ele gidiyordu: "Orbán'ın reise sadakatin asli olduğu bir klan sistemini andıran ekonomik yurtseverliğine ise daha az dikkat çekiliyor. Uzun süre Orbán'a yakın duran bir oligark, Lajos Simicsca'nın bunu anlaması kendisine pahalıya mal olmuştu. Orbán'la siyasal anlaşmazlığını açık ettiği an bütün kontratlarını kaybetmişti.

Öte yandan, Orbán çocukluk arkadaşlarından başlamak üzere dostlarına karşı cömert olmasını bilir. Felcsut köyü belediye başkanı Lorinc Meszaros, birlikte büyüdükleri Viktor gibi bir futbol fanatiği. İkibin nüfuslu köyünde bu nüfusun üç katını alabilecek bir stadyum inşa ettirdi, karmaşık bir sulama sistemiyle sulanan çimleri Fifa standardındaydı. Stadyumda Orbán'a tahsis edilmiş bir VIP tribünü de bulunuyor. Stadyuma Avrupa fonlarıyla inşa edilmiş özel bir demiryolu (Macarlar bunun "hiçbir yerden gelip hiçbir yere gittiğini" söylüyor) ile gidiliyor. Başlangıçta bir mekanisyen olan Meszaros'un şikayet edecek bir şeyi yok. 282 milyon Euro olarak hesaplanan serveti bir yılda beşe katlandı (...) Sosyal-liberal ağların yerleştirdiği uluslararası yağmacılar karşısında ekonomik yurtseverliği savunurken, iktidarla bağlantılı bir düzine oligarkın kamusal ihaleleri (kentsel aydınlatma, reklam panoları, yol inşaat malzemeleri vb.) alan şirketleri kontrol ettiği bir sistemin inşa edilişine tanık oluyoruz"[25]

Orbán, rejimini 2014'den bu yana, "liberal-olmayan demokrasi/ illiberal democracy" olarak tanımlıyor. 2010 seçimlerinden önce niyetini "Bir kez kazanmamız yeterli, ama bu kitabına uygun olmalı"[26] sözleriyle açık ettiği düşünüldüğünde, Orbán'ın "demokrasi"sinin kendisini başbakanlık koltuğunda tutmaya uyarlanmış bir "demokrasi" olduğu görülecektir. (Aklınıza ünlü "demokrasi bir tramvaydır" deyişi gelmiyor mu?)

Ve tahmin edin, Orbán'ın "rol modelleri" kimdir? Doğru bildiniz. Rus lideri Putin ve Türkiye'nin AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a takdirini her fırsatta dile getiriyor. Orbán'a dair yazılmış hemen her yazı, onun Erdoğan'la siyasal akrabalığına değinmeden geçemiyor: "Orbánizm, Avrupa'nın saçaklarında kök salan diğer izm'lere benziyor -Rusya'da (Putinizm) ve Türkiye'de (Erdoğanizm). Kuşku yok ki onun varyantı sulandırılmış: kaba bir otoritaryenlik değil ve genel hatlarıyla AB normlarına uyumlu. Yine de hükümeti STÖ'leri, bağımsız medyayı ve hukuk sistemini, Erdoğan ve Putin'in takdir edeceği tarzda sakatladı. Onlar gibi, içeride ve dışarıdaki muhalifleriyle karşı karşıya geliş tarzı içerideki popüler konumuna güç kazandırdı. Orbán halkının onun sunduğu istikrar ve güçlü liderliği, Berlin duvarının yıkılmasından beri 'politik doğruluk' ve 'anaakım politika' ve köhnemiş liberalizme tercih ettiğini söylüyor."

Ve bizzat Orbán, 2014'te Romanya'da yaşayan bir grup etnik Macar'a seslenişinde: "Liberal demokrasi küresel olarak rekabetçi kalamaz.... Bugün düşünce sisteminde en popüler konu, Batılı olmayan, liberal demokrasi olmayan hatta belki de demokrasi olmayan sistemlerin yine de uluslarını başarıya ulaştırdığını anlayabilmektir." Örnekleri ise, Singapur, Rusya, Türkiye, Hindistan ve Çin'di.[27] Ama hakkını yememek gerek, Orbán'ı "rol modeli" olarak alanlar da yok değildi. Örneğin, Trump'ın yakın arkadaşı, ABD'nin Budapeşte elçisi David Cornstein Trump'ın Orbán'a "Biz ikiz gibiyiz," dediğini aktarıyor. Ve devam ediyor: "Başkanı 25-30 yıldır tanıyan biri olarak size diyorum ki, Viktor Orbán'ın koşullarına sahip olmayı çok isterdi, ama değil."[28]

 

... Ve RTE

 

Bu örnekler (ve burada ele almadığım daha niceleri) bize bu "evrende" yalnız olmadığımızı anlatıyor; 2002'den beri bu coğrafyada yaşamak zorunda kaldığımız durumun aslında küresel bir "süreç"in bir parçası olduğunu gösteriyor. Ergin Yıldızoğlu'nun "süreç olarak faşizm" diye tanımladığı...

Recep Tayyip Erdoğan (RTE) yukarıda bir kısmını örneklediğimiz faşizan liderler arasında 1999'dan bu yana dönüşümlü olarak Başbakanlık ve Devlet başkanlığı koltuklarında oturan Rusya'nın Vladimir Putin'inden sonra en kıdemlisi.

Yaşam öyküsü artık ilkokul çocuklarına ezberletildi, ama yukarıdakilerle sergilediği paralellikleri vurgulamak için bir daha üzerinden geçelim...

Bolsonaro ve Orbán gibi, o da mütevazı ve taşralı kökenlerden geliyor. Babası Rize'nin Güneysu bucağından. Eşini ve iki oğlunu Güneysu'da bırakarak İstanbul'a göçüp Kasımpaşa'ya yerleşerek Şehir Hatları'nda kaptan olarak işe başlamış. Burada RTE'nin de annesi olan Tenzile hanım ile evlenmiş. Tayyip Erdoğan Kasımpaşa doğumlu (1953). Kozmopolit Pera'nın hemen bitişiğinde, muhafazakâr, mütevazı bir semt. Muhafazakâr, dindar bir aile... RTE o yıllarda pek revaçta olmamasına İmam Hatip okuluna gönderilmiş. Kasmpaşa'da başlayan futbol yaşamı da (o da Orbán gibi bir futbol düşkünü) birkaç yıl sonra, belki siyasallaşması, belki de baba baskısı nedeniyle sone ermiş. Gençlik yılları, işçi sınıfı hareketinin, devrimci yükselişin damgasını vurduğu, onlara karşı reaksiyonun ise din ve milliyetçilik temaları üzerinden örüldüğü 70'li yıllara denk düşüyor.

Erdoğan anti-seküler, Batı karşıtı, Osmanlı ecdadıyla gurur duyan, Kemalist "elitler"e düşman ethos'unu aile çevresinden edinmiş de olsa, ilk siyasal formasyonu, "resmi" biyografisinde[29] gençlik yıllarında "öğrenci kollarında aktif görev aldığı" belirtilen, 1965'ten sonra önce Türkçülüğün, ardından da İslâmcılığın baskın olduğu antikomünist bir öğrenci örgütüne dönüşen Milli Türk Talebe Birliği'nde[30] biçimlenmiş olmalı.

1976'dan itibaren ise önce MSP Beyoğlu ilçe, ardından da İstanbul il Gençlik kolları başkanlığına seçildi. Siyasal İslâm'ın anaakım sağdan kopup bağımsız bir oluşum olarak biçimlendiği yıllar... 1979 yılında gerçekleşen İran İslâm (karşı-) Devrimi'nin derinlemesine etkileyip radikalleştirdiği bir hareket...

Ama öyle gözüküyor ki RTE 12 Eylül darbesini "kazasız belasız" atlatmış, az sayıda da olsa cezaevi/ işkence tezgâhlarından geçen İslâmcılar arasında yer almamış. Hatta özel sektörde danışmanlık, yöneticilik vb. görevlerde bulunarak dünyalığını da doğrultmuş.

Siyasal partilerin yeniden açıldığı 1983'de Refah Partisi saflarında siyasete geri döndü. 1984'te Beyoğlu ilçe başkanı oldu, ertesi yıl ise, partisinin MKYK üyeliğine ve İstanbul il başkanlığına seçildi. 1986'da milletvekili ara seçimlerinde ve 1989'daki yerel seçimlerinde (Beyoğlu belediye başkanlığına) aday olduysa da, seçilemedi.

Adının İslâmcı çevreler dışında da duyulmasını sağlayan, 27 Mart 1994'teki yerel seçimlerde Refah Partisi'nin adayı olarak İstanbul büyükşehir belediye başkanlığına seçilmesi oldu. Başkanlık dönemi, aynı zamanda "yandaş şirketler"e bol keseden dağıtılan ihalelerle[31], yolsuzluk soruşturmalarıyla yüklüdür. Ve adeta 2002'den bu yana yaşayageldiğimiz RTE döneminin bir "provası" niteliğindedir.

6 Aralık 1997'de Siirt'te bir toplantıda okuduğu şu mahut "minareler süngü kubbeler miğfer" manzumesi nedeniyle 10 ay hapis cezasına çarptırıldı, hakkında siyasal yasak getirildi. Dört aylık cezasını Temmuz 1999'da tamamlayarak tahliye oldu.

Bu sürede Refah Partisi 1998'de kapatılmış, yerine kurulan Fazilet Partisi de uzun ömürlü olamamıştı: o da 2001 yılında kapatıldı.

RTE tüm bu olaylardan ders çıkarmasını bildi. Selamet-Refah-Fazilet hattının temsil ettiği "Milli Görüş"çü çizgiden kopan arkadaşlarıyla birlikte 14 Ağustos 2001'de Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurdu.

Bu "yenilikçi" hat "gömlek değiştirmişti"; "muhafazakâr demokrat", "AB'ci", "ılımlı", "seküler" vb. söylemlerle girdiği 3 Kasım 2002 seçimlerinde oyların yüzde 34.3'ünü alarak iktidar oldu. Ama lider, yasaklıydı. Ona da çare bulundu, Deniz Baykal'ın CHP'sinin verdiği destekle[32] gerçekleştirilen Anayasa değişikliği sonucu RTE üzerindeki yasak kalktı; Siirt milletvekilliklerinden birinin boşalması üzerine yapılan ara seçimle parlamentoya girdi. AKP başkanı ve Başbakanlık görevini yürüten Abdullah Gül emaneti kendisine iade edince de RTE devri resmen başlamış oldu...

İlk yıllar liberallerle AKP arasında "balayı"na sahne oldu: AB ile uyum yasaları hızla geçirilecek, Türkiye AB'ye üye olacak, Kürt sorunu çözüme kavuşturulacaktı. Tabii bunların olabilmesi için ülkedeki "vesayet rejimi"ne son verilmesi gerekiyordu: yani ordunun siyasetteki etkinliği tasfiye edilmeliydi. ("Geriye bakıldığında," diyecekti yıllar sonra bir Türkiye'de görev yapan bir Fransız görevli, "AKP Avrupa Birliği ile ilişkisini kendini Kemalist "derin devlet"ten koruyabilmek ve onun devlet işlerindeki etkisini azaltabilmek için araçsallaştırmış gözüküyor."[33]

Bir "devlet krizi"nin ardından AKP hükümetlerinin uyguladığı IMF patentli "istikrar programı" ve haraç mezat yapılan özelleştirmelerin (2002-2010 yılları arasında yabancı sermaye girişi -büyük bölümü özelleştirmeler kaynaklı- 75 milyar dolar[34]) getirisi, AKP'nin 2007 seçimlerinde oyunu arttırarak iktidarını pekiştirmesi oldu (oyların yüzde 46.6'sı). RTE için her şey çok iyi gidiyordu.

Hüsranla sonuçlanacak olan "AB açılımı"nı "Kürt açılımı" izledi:

"2009'da ise Erdoğan ve hükümet çözüm sürecini başlattı. PKK ile çatışmayı bitirmeye yardım edecek bir plan duyuruldu. Bu süre içinde Kürtçe kullanımına izin verildi, Kürtçe şehir ve kasaba isimlerinin yeniden isimlendirilmesine karar verildi. Ayrıca çıkarılan yasayla birlikte silah bırakan PKK'lilerin eve dönüşleri ile sosyal yaşama katılım ve uyumlarının temini için gerekli tedbirlerin alınması kararlaştırdı. Hatta Erdoğan Dersim Katliamı için özür diledi. Son olarak Dolmabahçe'de HDP ve Hükümet yetkilileri bir araya gelip bir mutabakat metni oluştursa da Erdoğan bu görüşmeyi tanımadığını belirtti ve çözüm süreci 2015'te sonlandırıldı."[35]

Bir yandan seçmen tabanını güçlendirmesi, bir yandan AB ve ABD'nin yüreklendirici tutumu, bir yandan içeride liberallerle Kürt hareketinin desteği, bir yandan da devlet içindeki konumunu bir hayli güçlendirmiş olan Fethullah Gülen hareketiyle giriştiği yakın işbirliği, RTE hükümetlerine karşı hoşnutsuzluklarını her vesileyle belli eden "vesayet rejimi"nin (Kemalizm) üçlü sacayağına (TSK, yargı, üniversiteler) karşı "operasyon" başlatmak için uygun zemini oluşturuyordu. Ordunun 2007'de görev süresi biten Ahmet Necdet Sezer yerine AKP'li Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesine karşı açık tavır alması ile "start" verildi. Aynı yıl yapılan Anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi kararlaştırıldı. 2007'de polisin Ümraniye'de bir gecekonduda gömülü olarak bulduğu el bombalarıyla başlayan soruşturma, devlet içinde örgütlenmiş, asker, polis, gazeteci ve akademisyenlerin üye olduğu, AKP hükümetine karşı darbe planları yapan ve bu amaçla çeşitli terör faaliyetleri gerçekleştiren "silahlı bir gizli örgüt", "Ergenekon" kurmacasını harekete geçirdi. Yüzlerce asker, polis, gazeteci, bürokrat tutuklanarak, Gülen cemaati mensubu yargıçlarca düzmece kanıtlara dayanan iddianamelerle ağır hapis cezalarına çarptırıldılar.

"Ergenekon" davası kararları 2016'da Yargıtay tarafından bozulsa da, dava sürecinin kendisi, RTE için birkaç bakımdan yararlı oldu. Öncelikle ordunun siyaset sahnesinden çekilmesine vesile oldu. Ardından, komuta kademelerindeki atamalarla adım adım AKP çizgisine yaklaştırıldı. İkinci olarak, liberallerin ve (ordunun elinden çok çekmiş olan) Kürtlerin desteğini tam istim arkasına alarak siyasal İslâmcı ajandasını topluma yavaş yavaş zerk etmesinin zeminini hazırladı. Ve nihayet, kendisini "tek adam rejimi"ne taşıyacak olan sonraki toplu davalara bir model teşkil etti ("FETÖ" davaları, "Barış süreci"nin duvara toslaması ardından sökün eden KCK davaları, Gezi davaları, ÇHD davaları...)

TSK'nın "evcilleştirilmesini, diğer iki "sacayağı"na nizam verilmesi izledi. Yargı kurumunun yapılan yasal düzenlemelerle hemen tümüyle hükümete bağlanması gerçekleşti. Üniversiteleri ise, 12 Eylül rejimi yadigârı YÖK sayesinde biat ettirmek çok daha kolay olacaktı.

Muarızların birer birer tasfiye edilmesi, toplumun AKP'nin İslâmcı gündemini hoş karşılaması/ dinsel söylemin giderek yaygınlaşması, anaakım medyanın satın almalar, cezalar, vergiler aracılığıyla "havuz medya"ya dönüştürülmesi, ihaleler ve kayırmalar sonucu güçlü bir "yandaş sermaye"nin yaratılması ve bürokrasi içerisinde yoğun kadrolaşma, "liberal vitrin"in sonunu getirecekti.

"Karizma" ilk kez ciddi bir biçimde, ülke sathında milyonların sokağa döküldüğü 2013 Gezi Direnişi'nde çizildi. Genç kent yoksullarını, emekçileri, kadınları, Alevileri, sekülerleri, öğrencileri, çevrecileri, sanatçıları... bir araya getiren bu heterojen ve kendiliğinden sosyal patlama, RTE ve çevresi açısından hiç beklenmedik bir olaydı. Büyük kentlerde sokaklar, meydanlar birkaç günlüğüne de olsa isyancıların eline geçmişti. Ancak kısa sürede toparlanıp büyük bir şiddetle güvenlik güçlerini göstericiler üzerine sürdü. Protestocuların büyük bölümünün hazır olmadığı bu şiddet karşısında direniş kırıldı.

"Seni öldürmeyen darbe, güçlendirir," derler; bu RTE'nin siyasal yaşamında birkaç kez doğrulandı.

Gezi olaylarının dumanı tüterken, 17-25 Aralık 2013'de Emniyet içerisindeki Gülen'cilerin RTE dâhil hükümet üyeleri ve AKP'li bürokratlarla ilgili başlattığı "yolsuzluk ve rüşvet operasyonu"nda çok sayıda "yandaş" iş insanı, banka müdürü, çeşitli düzeylerde kamu görevlileri, bakanlar, bakan çocukları hakkında rüşvet, görevi kötüye kullanma, ihaleye fesat karıştırma, kaçakçılık" gibi suçlamalarla soruşturma açıldı. RTE'nin oğluyla yaptığı, evdeki dolarların "sıfırlaması" konulu telefon görüşmelerinin kayıtları sosyal medyaya sızdırıldı.

Dedim ya, Ergenekon harekâtında, Gezi Direnişi'nin bastırılmasında "bilenmişti", 17-25 Aralık operasyonuna karşı tepkisi çok hızlı ve kesin oldu: bir yandan havuz medya aracılığıyla Gülen cemaatine karşı şiddetli bir kampanya yürütürken bir yandan da "paralel devlet" olarak nitelenen cemaat hakkında operasyon başlatıldı. Hâkimler Savcılar Kurulu'nu doğrudan hükümete bağlayacak yasa değişikliği yapıldı. Ertesi yıl yapılan yerel seçimlerde AKP oyların yüzde 44'ünü elde ederek zaferini ilan ederken, Ağustos 2014'de gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçiminde RTE oyların yüzde 51.79'unu alarak Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu...

Ardındaki popüler destek güçlüydü ama, "Kürt açılımı"nın 2015'de "Hendek Operasyonları" ile birlikte fiyaskoyla sona ermesi, AKP'yi siyaset sahnesinde yalnız bırakmıştı. Bunun sonuçlarını 2015 Haziran ayında yapılan genel seçimlerde hissedecekti. Bu seçimlerde oy oran yüzde 40.9'a düşen AKP ilk kez tek başına hükümet kuracak çoğunluğu yitirmişti. Hükümet kurulamadı; seçimlerin 1 Kasım 2015'de yenilenmesi kararı alındı.

Haziran-Kasım 2015 ülkede "dehşet ayları" oldu: Diyarbakır'da HDP seçim mitinginde patlayan bomba (5 Haziran), Suruç'ta ESP'li gençlere yönelik bombalı saldırı (20 Temmuz), "çözüm süreci"nin tümüyle sonlandırılması ve Kürt bölgesinde TİHV raporuna göre 310'u sivil olmak üzere yüzlerce PKK'li ve güvenlik görevlisinin yaşamını yitirdiği çatışmaların yeniden başlaması (Temmuz-Ağustos 2015), Ankara Garı katliamı (10 Ekim)... 1 Kasım'da gerçekleştirilen seçimlerde oy dengesini köklü biçimde değiştirecek ve AKP bu seçimi de yüzde 49.5 ile kazanacaktı...

RTE 2015'ten itibaren "derin devlet"le barışarak yüzünü Ergenekon, Balyoz vb. operasyonlarla tasfiye etmeye çalıştığı "milliyetçi/ faşizan" güçlere döndü. MHP ile "balayı" başlamıştı...

Bu yeni "ittifak", "Tanrı'nın bir lütfu" olarak tanımladığı, 2016 yılında, Fethullah Gülen cemaatinin önayak olduğu, akamete uğrayan "şaibeli" 15 Temmuz "darbe teşebbüsü" ile iyice pekişecekti.

"Darbe teşebbüsü"nün ardından MHP'nin desteğini arkasına alan RTE "tek adam rejimi"ne gidiş sürecinde tam istim yol almaya koyuldu: İlan ettiği Olağanüstü Hâl ile kendisine tanıdığı "Kanun Hükmünde Kararname" çıkartma yetkisiyle aralarında sendikacıların, sol muhaliflerin de bulunduğu binlerce kamu çalışanı "terör örgütüyle iltisaklı" olduğu gerekçesiyle işten atıldı, gözaltına alındı, işkenceye uğratıldı. Kurumlara, şirketlere, yayın organlarına el konuldu, bunlar AKP'ye yakın iş insanlarına peşkeş çekildi. 2017 referandumuyla yasamayı işlevsizleştiren, yürütme ve yargıyla birlikte ülkenin tüm kurumlarını Cumhurbaşkanı'na bağlayan "Cumhurbaşkanlığı rejimi"ne geçiş yapıldı. Tek adam rejimi ülkeyi kasıp kavurmaya başlamıştı: kitlesel tutuklamalar, kitle örgütleri, Kürt siyasetçiler, sol partiler üzerinde ağır baskılar, Fethullah Gülen örgütüyle ilişkili oldukları gerekçesiyle ve uydurma kanıtlarla sürdürülen gözaltılar...

Günümüzde RTE rejimi, çoğunu yukarıdaki örneklerle paylaştığı birkaç özellikle

  Bu yazı 6344 defa okunmuştur.

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım