Sibel Özbudun
  17-03-2020 09:50:00

YÖNETENLER YÖNETEMEZ OLUP, YÖNETİLENLER YÖNETİLMEK İSTEMEYİNCE…[1]

SİBEL ÖZBUDUN

 

“Her romanda olduğu gibi her devrimde de en önemli maharet,

 nasıl başlanacağı kadar nasıl bitirileceğini de bilmektir.”[2]

 

Gerçekten de dünya 2019’da emekçi hareketleri açısından “bereketli bir yıl” geçirdi: Yüzbinlerin katıldığı kitlesel protestolar, sokak barikatları, grevler, işgaller…

Geriye bakıp bir anımsayalım mı? Kıta kıta yol alalım, dilerseniz…

Önce Avrupa: 2018 Kasım’ında başlayan Sarı Yelekliler eylemi, 2019 boyunca tüm Fransa’yı kasıp kavurdu. İlk kıvılcımın akaryakıttan alınan vergilerin arttırılması teşebbüsüyle çakıldığı protestolar, çok kısa sürede bir yandan ülke sathına yayıldı, bir yandan da örgütlü emeğin katılımıyla talepler açısından çeşitlendi, eylemler açısından radikalleşti.

Fransa Avrupa’daki eylemliliklerin en çarpıcısına ev sahipliği yaptı, ama 2019 yılında kitlesel gösterilere sahne olan tek Avrupa ülkesi değildi. Belçika ve Almanya Sarı Yeleklilerden etkilenerek hareketlenen coğrafyalar arasındaydı. Ama bu kadar değil. Örneğin Finlandiya’da 400 posta işçisinin işten atılmasını protesto için 100 bin işçinin katıldığı genel grev… İtalya’da Şubat 2019’da sendikaların çağrısı üzerine yüzbinlerce işçinin katılımıyla “İş ve gelecek için” şiarıyla Roma’da gerçekleştirilen protesto gösterisi; Mart ayında Milano’da düzenlenen 250 bin kişilik ırkçılık karşıtı gösteri, Ekim sonunda sendikaların çağrısı üzerine % 22’lik KDV artışı ve sosyal kesintilere karşı gerçekleştirilen genel grev… Macaristan’da Györ kentinde binlerce Audi işçisinin ücret artışı talebiyle üretimi durdurması ve bunu izleyen otomotiv sektörü grevleri… Hırvatistan, Hollanda, Çek Cumhuriyeti’nde kötü çalışma koşullarını protesto ederek ve daha fazla ücret talepleri için greve giden öğretmenler…

İspanya/Barselona’da Katalonya’nın bağımsızlığını ilan etmesinin ardından, bağımsızlıkçı liderlerin tutuklanması üzerine onbinlerce kişinin sokaklara dökülüp polisle çatışması…

“Başka bir gezegen yok!” şiarıyla harekete geçen ve kıta ölçeğinde milyonlarca gencin katıldığı eşzamanlı küresel iklim yürüyüşleri… İspanya ve Fransa’da şiddete karşı yürüyen yüzbinlerce kadın… İsviçre’de yarım milyon kadının katıldığı, 1917’den bu yana ülke çapında gerçekleşen en geniş çaplı grev…

ABD’de 150 bin kadar metal işçisinin haftalar boyu sürdürdüğü grev…

Latin Amerika’da Brezilya’da mart ayında 126 kentte yüzbinlerce işçi ve emekçi hükümetin emeklilik reformuna karşı gösteriler düzenledi. Mayıs ayında 170 kentte milyonlara kişi hükümetin eğitim bütçesinde yüzde 30 kısıtlamaya gitmesini protesto etti. Haziran ayında yine emeklilik ve eğitimde reform politikalarına karşı milyonlarca kişi genel greve gitti. Ağustosta ise yüz bin emekçi kadın, Bolsonaro hükümetinin kadın düşmanı politikalarına karşı 200 kentte gösteriler düzenledi. Aralık’ta ise emeklilik reformuna karşı yeniden tüm ülkede grev ve protesto dalgası yaşandı…

Peru’da Haziran ayında hükümetin işçi düşmanı politikalarına karşı genel greve gidildi…

2019 yazında Honduras’da ABD destekli reform ve özelleştirmelere karşı öğretmen ve doktorların başlattığı protestolar kısa sürede hükümetin istifası talebiyle on binleri sokağa döktü. Aynı günlerde Haiti’de de kitleler yüksek benzin fiyatlarına karşı sokaklara çıktı…

2019 yazı Arjantin’de de çok “sıcak” geçti. Başkan Mauricio Macri’nin IMF ile imzaladığı reform paketi işçi ve emekçi kitlelerini sokağa döktü, Mayıs ayında ilan edilen genel grevin artçıları yaz boyu sürdü. Macri Ekim ayındaki seçimlerle başkanlığa veda edecekti…

Ekvator’da Ekim ayında hükümetin IMF’nin baskısıyla petrol üzerindeki sübvansiyonu kaldırması hükümetin başkent Quito’dan kaçmasıyla sonuçlanacak bir ayaklanmayı tetikleyecek ve sokakların ateşi ancak iktidarın petrol fiyatları ve kemer sıkma politikalarından geri adım atmasıyla dinecekti…

Meksika’da Matamoros şehrinde General Motors, Ford ve Fiat-Chrysler’e mal üreten tedarikçi fabrikalarda 70.000 işçi ücret artışı ve daha kısa çalışma süresi talebiyle greve gitti. Grev kazanımla sonuçlandı…

2019 ABD kolonisi konumundaki Porto Riko’da dahi iktidara uğurlu gelmedi… Yaz aylarında Ricardo Rosselló ve hükümetinin önde gelen isimlerinin muhaliflere karşı cinsiyetçi ve aşağılayıcı ifadelerin bulunduğu yüzlerce sayfa yazışmanın ortaya çıkması üzerine şimdiye değin görülmemiş protestolar patlak verdi. Günlerce süren ve yüz bin kişinin katıldığı protestolar hükümetin istifası ile sonuçlandı…

Ne ki 2019’da protestolar açısından Latin Amerika’nın yıldızı hiç kuşku yok ki Şili’ydi… Metro fiyatlarında birkaç sentlik bir artış, Ekim ayında ülke çapında milyonlarca kişiyi sokağa döken bir kıvılcımı ateşledi. Ekim ortasında başlayan protestoları ne savaş hâli ilan eden Piñera hükümetinin katliam boyutuna varan baskıcı tedbirleri, ne de metro zammının geri alınması başta olmak üzere artarda açıklanan tavizler sokağın ateşini düşürmeye yetecekti. Şili isyanı Kasım’da Kolombiya’yı da etkisi altına aldı. Yüzbinlerce işçi ve emekçinin sosyal bütçeden yapılması planlanan kesintilere ve FARC’la varılan anlaşmayı iktidarın çiğnemesine karşı eyleme geçmesi, Bogota’da sokağa çıkma yasağına yol açacaktı…

Orta Doğu da halk hareketleri ve emek eksenli mücadeleler açısından kaynıyor: İran’da özellikle ABD yaptırımlarına bağlı olarak derinleşen ekonomik kriz, kitlelerin sokaklara dökülmesine yol açıyor. Akaryakıt zamlarının tetiklediği kitlesel gösteriler, kadınların ön saflarda yer aldığı özgürlük mücadelesine dönüştü… Güvenlik güçlerinin katliam boyutların varan müdahaleleri de fazla işe yaramıyor…

Benzer durum Irak için de söz konusu. İş ve ekmek talepli gösteriler, kısa sürede bağımsızlık ve demokrasi taleplerine evrildi. Ekim 2019’da yolsuzluk, işsizlik, yetersiz kamu hizmetlerine karşı yapılan protestolar ülkenin güney ve iç bölgelerine de sıçradı. Kitlesel gösteriler kanlı müdahalelerle şiddete dönüştü. Yüzlerce Iraklı hayatını kaybederken, binlercesi yaralandı. Protestolar Irak Başbakanı Adil Abdülmehdi’nin istifası ile sonuçlandı…

Protesto dalgası Lübnan’ı da etkisi altına almakta gecikmedi. Sosyal medya vergilerine yapılan zamların tetiklediği gösterilere bu heterojen ülkenin tüm din, mezhep ve etnik gruplarından kitleler katıldı. Protestoların yığınsallığı zamların geri çekilmesine ve başbakanın istifasına yol açtı…

Ürdün’de ise 4 haftalık öğretmen grevi, kazanımla sonuçlandı…

Gelelim Afrika’ya: Emek mücadeleleri Tunus ve Cezayir’i etkisi altına alırken Tunus kamu görevlilerinin grevleri ve kitle gösterileriyle sarsıldı. Ancak Cezayir’deki sonuçlar, daha dramatikti: Milyonlarca kişinin meydanları doldurması, Buteflika’nın 20 yıllık iktidarına son verdi…

2019 yılı Zimbabve’de de grevle başladı ve grevle sona erdi. Enflasyonun % 400’lerde seyrettiği ülkede binlerce gösterici sokağa çıktı…

2019’da Afrika’nın en kitlesel gösterilerine sahne olan Sudan’da ise besin maddelerinin fiyatlarının artması ve zorlu ekonomik koşullara karşı kitlesel protestolar yaşandı. Eylemlerde çok sayıda kişi hayatını kaybetti. Ancak 30 yıllık diktatör El-Beşir de devrildi…

Asya kıtasında Hindistan yaygın ve talepler açısından geniş çeşitlilik gösteren eylemlere sahne oldu. Ülkede yıl boyunca kitlesel grevler ve gösteriler hız kesmeden sürerken Modi hükümetinin işçi karşıtı politikalarına karşı on sendikanın çağrısına uyarak yaklaşık 200 milyon işçi ve emekçi iki günlük greve gitti. Ocak ayında Tamil Nadu eyaletinde, 700.000 öğretmen ve memur daha yüksek ücretler ve sürekli istihdam için greve gitti. Kuzey Hindistan’daki Uttar Pradesh eyalet hükümetinde 200.000’den fazla işçi katkı paylarını dört kat arttıran emeklilik yasasının geri çekilmesi talebiyle greve başladı. Hindistan’ın en büyük şehri Mumbai’deki kentsel ulaşım şirketi BEST’in yaklaşık 32.000 çalışanı, daha yüksek ücretler ve ücretlerin zamanında ödenmesi için 9 gün iş bıraktı. Bihar eyaletinde, 200.000’den fazla kadın aşçı, daha yüksek ücretler için iş bıraktı. Eylül ayında kömür ocaklarında çalışan 270 bin kadrolu ve 200 bin taşeron işçi özelleştirmelere karşı greve gitti. Kerala eyaletinde ise, kadınların bir Hindu tapınağına girme hakkı olmaması ayrımcılığına karşı protestoda, beş milyona yakın kadın, 650 km uzunluğunda bir insan zinciri oluşturdu…

Ve Hindistan, 2019’u yurttaşlık yasasında Müslümanlara yurttaşlık hakkını kısıtlayan değişikliklere karşı her din ve mezhepten milyonların katıldığı kitlesel protesto gösterileriyle kapattı…

Hindistan’da bunlar olurken komşu Bangladeş’te kadın işçilerin militan mücadelesi öne çıktı. Dhaka, Gazipur ve Chattogram’da ağustos ayında tekstil işçisi kadınlar ücretlerin ödenmesi için greve gitti. 7 binin üzerinde kadın fabrikalara giden kapıları kapattı, sokaklara barikatlar kurdu, polisle çatıştı…

Güneydoğu Asya da 2019’u “sakin” geçiremedi: Endonezya’da evlilik dışı birliktelik, devlet başkanına hakaret gibi eylemlerin suç kapsamına alınması ve ülkedeki Yolsuzlukla Mücadele Komisyonu’nun etkilerinin azaltılması nedeniyle öğrencilerin çoğunlukta olduğu protestolar gerçekleşirken, Kamboçya’da 10 bin tekstil işçisi kadının günlerce süren grevleri kazanımlarla sonuçlandı. Vietnam, Myanmar’da tekstil işçisi binlerce kadın, Sri Lanka’da çay toplayan on binlerce tarım işçisi kadın daha iyi çalışma koşulları, ödenmeyen ücretlerin ödenmesi ve daha fazla ücret için birçok kez greve gitti, sokaklara çıkarak gösteriler düzenledi, polis ile çatıştı…

Güney Kore’de 20 yılın en kitlesel grevinde 8 bin General Motors işçisi greve gitti. Esnek çalışma uygulamalarını protesto etmek için 2019’un Kasım ayında Sendikalar Konfederasyonu KCTU’nun çağrısı ile düzenlenen yürüyüşe 100 bin işçi ve emekçi katıldı…

Ve Hong Kong: Nisan ayında 7.4 milyon nüfuslu ülkede zanlıların Çin’e ve Tayvan’a iadesini kolaylaştıran yasa tasarısına karşı başlayan protestolar hâlâ milyonların katılımıyla sürüyor. Protestoları düzenlemenin askıya alındığının açıklanması da dindirmedi. Göstericiler polis şiddetinin kovuşturulması ve genel oy hakkı gibi taleplerini sürdürüyorlar…

Devam etmeden, üç saptama: Öncelikle, 2019 hiç kuşku yok ki gökten zembille inmedi. 1990’lı yılların ortalarından itibaren yerküreyi sarsan protesto hareketlerinin yeni bir dinamizme bürünerek devamı niteliğini arz ediyor. Bu süreğenliğe baktıkça, bir “devrimci dalga”dan söz etmek mümkün, hatta elzem…

İkinci olarak, 2019 eylemlilikleri, farklı hedeflere yönelseler de (ekonomik talepler, bağımsızlık, özerklik, demokrasi talepleri) küresel kapitalizmin (ve onun neoliberal birikim modelinin) krizi ile bağlantılılar; ve bir yandan emekçilerin, yoksulların, halk kitlelerinin bu krize tepkilerini ifade ediyor, ve bunu yaparken de bu krizi derinleştiriyorlar.

Ve nihayet, bu hareketlerin çoğunun duçar olduğu “yapısızlık”, hareketlerin dönüştürücü işlevlerini sınırlandırarak potansiyellerini daraltıyor. Tabii bunun tersi de doğru; hareketler, “yapısızlığı” zorluyor, kitleleri yeni arayışlara sevk ediyor.

Bu saptamaları tek tek ele alalım…

 

“Devrimci Dalga” mı?

 

Laurence Cox’u izleyerek “devrimci dalga”yı “dünya sisteminin bir ya da daha fazla bölgesinde tekil bir etnisiteler ve devletler dizisine ait olmayan çoğul yerlerde kabaca eşzamanlı devrimci durumları”ın vuku bulması[3] olarak tanımlayacak olursak, kapitalizmin tarihinde birkaç dalga saptamak mümkündür.[4] Alternatif diziler arasında, Cox’unkini izleyelim:

- 18. yüzyıl sonu Atlantik devrimleri (Amerikan ve Fransız devrimi, Haiti devrimi, 1795 Batavya devrimi ve İrlanda’da 1798 ayaklanması);

- 19. yüzyıl başı Latin Amerika bağımsızlık savaşları - bazı yazarlarca Atlantik devrimlerinin ikinci dalgası olarak görülmektedir.

- 1820’li yılların başlarında İspanya, Portekiz, Napoli ve Rusya’da başarısızlığa uğrayan liberal devrimler, Yunan bağımsızlık savaşları.

-1848 Avrupa devrimleri.

- 20. yüzyıl başı (1905-10) demokratik devrimler: Meksika devrimi, Rusya’da 1905 devrimi, Jöntürkler devrimi, Portekiz Cumhuriyeti’nin kuruluşu, İran’da meşrutî devrim, Arjantin’de yenilgiye uğrayan 1905 devrimi.

- Avrupa’da 1916-1924 devrimci dönem: Özgür İrlanda Devleti, Weimar Almanyası ve SSCB’nin kuruluşu; üç imparatorluğun çöküşü.

- 1943 dolaylarında Avrupa’da antifaşist mücadele ve Asya ve (1950’lerden itibaren) Afrika’da sömürge karşıtı mücadeleler; Savaş-sonrası Arap milliyetçiliği, milliyetçi ve sosyalist/komünist hareketlerin iktidara gelmesi.

-1980’li yıllar “karşı-devrim” dalgası: Sosyalist sistemin dağılışı; “renkli” devrimler…

- 1990’ların sonlarından 2000’lere: Meksika’daki Zapatista isyanından (1994) başlamak üzere, tüm dünyayı saran anti-neoliberal kalkışmalar: Seattle, Cenevre, Atina, Topraksızlar, Latin Amerika’yı saran “pembe dalga”, Gezi, Arap Baharı, Wall Street’i işgal et…

Bu devrimci dalgalardan her biri, kapitalist sistemin tarihinde özgül bir “kriz” evresine denk düşmektedir; ya da bir başka deyişle sistemsel bir “yarık”tan yeşeren yeni politik oluşumlara yol vermiştir.

2019’da karşımıza çıkan “devrimci durumlar”ın “yeni bir dalga”dansa, 1990’ların ortalarından itibaren kâh Latin Amerika’da, kâh Orta Doğu’da, kâh Güneydoğu Asya’da, kâh Avrupa’da patlak veren başkaldırıların devamı olduğunu düşünmenin daha doğru olduğu kanısındayım. Hem nedenleri hem de aktörleri açısından.

Nedenleri açısından; çünkü 1990’lardan beri yerküreyi sarsan patlamalar, kapitalizmin 1980’lerden bu yana küresel ölçekte yöneldiği - daha doğrusu IMF, DB, bölgesel anlaşmalar gibi küresel finans aygıtları eliyle “azgelişmiş” dünyaya dayattığı neoliberal birikim rejiminin, yeryüzü servetini çapı giderek daralan bir avuç plütokratın elinde yoğunlaştırırken yoksulluk ve yoksunluğu, güvencesizliği küresel ölçekte yaygınlaştırıp derinleştirmesinin sonuçlarıdır.

Nihai olarak birkaç çokuluslu şirketin denetlediği kapitalist piyasanın yerkürede nüfuz edilmedik bir köşe, temellük edilmedik bir kaynak bırakmayacak dizginsiz saldırganlığı demek olan neoliberalizm, kendini postmodern ideologları eliyle “alternatifsiz ve ebedî” ilan edişinin üzerinden henüz birkaç yıl geçmişti ki, hâlen içinden çıkamadığı bir krizler anaforunun içine yuvarlandı. Sistemin kriz(ler)i küresel ölçekli, çok veçheli ve derindi. Kolay değil, dünya borsalarında bir gecede el değiştiren menkul değerler toplamının, dünyanın bir yıllık üretimine eşitlendiği, bir avuç plütokratın servetinin gezegen nüfusunun yarısının elindeki değer toplamına denk olduğu, istihdamın kırılgan ve arızî, işsizliğin kronik, yapısal bir seyir izlediği, ücretlilerin hatırı sayılır bir kesiminin yoksulluk sınırının altında kaldığı, sosyal hakların her vesileyle budandığı… bir cangılda kapitalizm sürdürülebilirliğini tümden yitirmiş, “alttakiler”i “isyan et ya da öl” seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştı. Bu sistemin pürüzsüz, krizsiz yürümesi mümkün değildi. Beteri, kapitalist sistemin verili bir momentteki krizinden kurtulmak için giriştiği her hamle, bir sonraki adımda daha derin, daha çıkışsız bir açmaza sürüklemekteydi sistemi. Ve her hamlenin faturası, emekçilere, işçilere, yoksullara, madunlara kesiliyordu: Örneğin Fransa’da Sarı Yelekliler isyanını tetikleyen yeni akaryakıt vergileri, küresel ısınmaya karşı bir önlemdi! Ya da uçsuz bucaksız toprakların “çevre-dostu” etiketli biyo ve/veya agro-yakıt üretimi için GDO’lu ürünlere tahsis edilerek toprakların verimsizleştirilmesi, köylü ve küçük çiftçilerin açlığa mahkûm edilmesi...

Ve aktörleri açısından: Çünkü 1990’lı yıllardan bu yana, yerkürede patlak veren isyanların aktörleri, her dalgada yeni katmanları dâhil etmekle birlikte, sınıfsal bileşiminde bir değişikliğe uğramadı: eğitim bütçelerinde gerçekleştirilen kısıntılarla geleceklerinin her seferinde biraz daha ellerinden alındığını hisseden öğrenciler; vasıflarının gerisinde, geçici, kırılgan işlere ya da işsizliğe mahkûm gençler; şiddet sarmalında soluksuz kalan kadınlar; dev tarım şirketleri ve kapitalizmin yarattığı çevre krizi karşısında geçim temellerini yitiren köylüler; yaşam alanları Çokuluslu şirketlerin ekstraktivist faaliyetlerinin tehdidi altındaki yerli topluluklar; her seferinde müsebbibi olmadıkları krizlerin faturasını ödemek zorunda bırakılan işçiler, emekçiler…

Bir farkla… Talep ve eylemleri giderek (yeniden) sınıfsal bir temele yerleşiyor. 1990’lı yıllardaki protestolarda farklı taleplerle farklı hedeflere yönelen, mücadelelerini ortak bir mantığa tabi kılmaktan kasıtlı olarak uzak duran, özerkliklerini özenle koruyan, iktidarı değil, toplumu aşağıdan yukarı doğru dönüştürmeyi hedeflediklerinin altını çizen, emek örgütlerine soğuk bakan, kendiliğindenliğe ve çoğulculuğa, uzlaşıya önem veren, şiddetten uzak duran bir anlayış başattı. “Kimlik” eksenli “tanınma” talebi (kadınlar, yerliler, etnik gruplar, LGBTİ +’lar…) ve “çevre” eksenli hareketler ön plandaydı. Son dönem protestolarında ise sınıf (işçi-emekçi) damgası öne çıkıyor; işçi sınıfının geleneksel mücadele araçları (grevler, işgaller) yeniden devreye girerken emek örgütleri, özellikle sendikalar eleştirel bir süzgeçten geçirilmekle birlikte yeniden değer kazanıyor. 2019 eylemcileri, yoldaşlarından “provokatör, anarşist, bozguncu, şiddetperest, terörist, vb.” damgasını yemeden, komplekse kapılmaksızın karşılık veriyor egemen şiddete… Her ne kadar “dans edemeyeceğimiz devrim bizim değil”se de, devrimin salt dans ederek kazanılamayacağını güvenlik güçlerinin saldırılarıyla yaşamını yitirenlerimiz, yaralananlarımız, sakat bırakılanlarımız, işkence görenlerimiz, tecavüze uğrayanlarımız, hapse atılanlarımızdan öğrendik…

Bu, tahlil (ve tabii eylem) çerçevemizde “sosyal hareketler” söyleminden “sınıf merkezli bakış”a dönüşü gerekli kılmakta. Örneğin, “sosyal hareketler”in esasında merkezdeki, “Kamusal varlıkların (müştereklerin) özelleştirilmesi/ metalaştırılması, kent topraklarının ranta açılması/ (kentsel) dönüşüme maruz bırakılması, büyük servet sahiplerini kayıran vergilendirme politikaları, kamusal borç mekanizması, kredi sistemleri ve finansallaşma” gibi mekanizmalar aracılığıyla tahakkuk eden sermaye birikimine karşı tepkilerini üretim sürecinde açığa çıkaramayan bozunuma uğramış (örgütsüzleşmiş, konumları kırılganlaşmış, esnekleştirilmiş, yarı-zamanlılaştırılmış, işsizleşmiş… vb.) emekçilerin bu tepkileri, dolaşım, bölüşüm ya da yeniden üretim alanında ortaya koyması olduğunu ifade eden Tolga Tören gibi…[5]

Günümüz “devrimci dalga”sını kapitalizmin -öyle gözüküyor ki- son çıkmazının dünya nüfusunun büyük (ve büyüyen) çoğunluğu üzerindeki yıkımın harekete geçirdiğini ve ona bir tepki olduğunu farklı rasyonellerden hareket ediyor gibi gözüken beş “kriz ve isyan” bölgesini mercek altına alarak örnekleyebiliriz.

 

Beş Diyar, Beş İsyan

 

Hızla sıralayalım.

 

1. Hong Kong ile başlayalım…

 

Hong Kong, 1. Afyon Savaşı (1839-1842) sonucu, Çin’den koparılıp İngiltere’nin ‘mülk’ü olmuştu. Çin anakarası, isyanlar, işgaller, savaşlar ve nihayet devrimlerle çalkalanırken, Hong Kong, bu gelişmelerden düşük düzeyde etkilendi; liman gelirleri ve yatırımcıların yurtdışı etkinlikleri dolayısıyla ekonomik olarak gelişip serpildi ve yüksek gelirli ülkeler sınıfına girdi.

Hong Kong, Çin ile İngiltere arasındaki anlaşma gereği, 1997 yılında Çin’e devredildi ve özerk bölge statüsü edindi. Çin lideri Deng Siaoping’in 1982’de formüle ettiği “bir ülkede iki sistem (kapitalizm ve sosyalizm) uygulanabilir” ilkesi gereği, kent, kendini resmen “sosyalist” (!?) kabul eden Çin’in aksine, kapitalizmi “anayasal güvence” altına almıştır. Hong Kong anayasasının 5. maddesi, sosyalizmin kentte uygulanmayacağını öngörmektedir ve devamında şu ifadeye yer verilir: “Kapitalist sistem ve yaşam tarzının 50 yıl boyunca değişmeden kalacağı garanti edilir.”[6] “… ‘Anavatan’ Çin’den farklı olarak Hong Kong’da özel mülkiyet ve mülkiyetin korunması anayasal güvenceye alınmıştır. Anayasada basın ve ifade özgürlüğünün garanti altında olduğuna ek olarak, din de anayasal statüye sahiptir. Hong Konglular Çin vatandaşıdır, ancak Hong Kong Özel İdare Bölgesi pasaportuna sahiptirler. Bu pasaportla, Almanya dâhil olmak üzere Avrupa’daki Schengen ülkelerine vizesiz seyahat edebilmektedirler. Çin pasaport sahipleri ise bu ülkeler için vizeye tabi tutulmaktadırlar. Ayrıca anakara Çin’le Hong Kong arasında karşılıklı gümrük ve pasaport kontrolleri de bulunmaktadır.”[7]

Çin’in kapitalizme açılan ana kapısı olarak Hong Kong’da bugün kişi başına düşen millî gelir 40 bin dolar dolaylarındadır ve bu tutar kenti Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanan 2019 Küresel Rekabet Raporu’na göre üçüncü sıraya yerleştirmektedir.[8]

Ne ki Hong Kong yüksek gelir düzeyi Hong Kong’u sakin bir coğrafya kılmıyor. Protestolar ilkin, 2012’de Pekin tarafından dayatılan müfredata karşı öğrenci protestolarıyla başladı. Bunu, 2017’de yapılacak seçimlerde adayların belirlenmesinde Pekin yönetiminin etkin olacağı uygulamanın duyurulmasıyla 2014 yılında patlak veren gösteriler izledi[9]. ABD’deki “Occupy Wall Street” (Wall Street’i İşgal Et) hareketinden esinle “Occupy Central with Love and Peace” (Aşk ve Barışla Merkezi İşgal Et) adını alan protesto dalgası, “kendisini Pekin’i Hong Kong’un talep ettiği seçim haklarını vermesi konusunda yola getirme misyonuna sahip barışçıl bir sivil itaatsizlik kampanyası olarak tanımlıyor” du. “Hareketin önemli figürleri arasında Hong Kong Üniversitesi Hukuk Profesörü Benny Tai Yiu-ting, Çin Üniversitesi’nden sosyolog Chan Kin-man ve papaz bakan Chu Yiu-Ming dışında ‘Scholarism’ adlı öğrenci federasyonu yer alıyor. Merkezi İşgal Et fikri geçen sene ‘sivil itaatsizlik en güçlü silahtır’ sloganı altında Benny Tai tarafından ortaya atılmış, kısa sürede 2013 Ekim ayındaki ilk gösterilerde onbinlerce katılımcı tarafından desteklenmiş, yazın düzenlenen gösterilerde katılımcı sayısı yüzbinlere ulaşmıştı. Polis hafta sonu düzenlenen gösterilerde, protestoculara göz yaşartıcı gaz ile müdahale etmişti. ‘Occupy Central’ (Merkezi İşgal Et) adlı ABD’deki işgal hareketinden esinlenen protestocular üniversite öğrencilerinin de katılımıyla demokrasi için yeni bir kampanya başlatmıştı. Cumartesi akşamı düzenlenen protestoya 10 binden fazla kişinin katıldığı açıklanmış, protestoyu organize edenler ise 60 bin katılımcıdan söz etmişti. (…) Geçtiğimiz Eylül sonu özellikle polisin göstericilere biber gazı sıkmasının ardından katılımcı sayısı 50 bine çıktı; Sendikalar Konfederasyonu ve Profesyonel Öğretmenler Sendikası’nın da çağrısıyla bazı okul, üniversite, fabrika ve işletmelerde de işgal eylemleri ve grevler düzenledi.”[10]

Göstericilerin polisin biber gazı ve tazyikli suyundan korunmak için kullandıkları şemsiyeler nedeniyle “Şemsiye devrimi” olarak da adlandırılan Hong Kong protestolarında çeşitli grup ve partiler bir cephe oluşturmuşlardı: Demosisto (Hong Kong İçin Demokratik Kaderini Tayin Hakkı), Hong Kong Yerlileri, Hong Kong Ulusal Cephesi gibi en radikalleri, Pekin’den tam bağımsızlık talep etmekteydiler. En şöven ve antikomünistleri, Hong Kong Yerlileri ve Sivil İhtiras, fiyatları yükselttikleri ve işsizliğe yol açtıkları gerekçesiyle Çinlilere saldırılar düzenlemekteydi.[11] Bu protestolar, hiç kuşku yok ki, Batı dünyasında, özellikle de ABD’de büyük bir sempatiyle karşılandı. 2014’deki protestolar sırasında ABD’nin birçok kentinde Hong Kong’daki eylemcilere destek gösterileri düzenlendi; San Francisco, Boston, Chicago ve New York’ta eylemciler gösterilere destek için ellerinde şemsiyelerle meydanlara çıktı.[12]

Ancak “şemsiye devrimi” istenen sonucu vermedi ve Hong Kong’un (Çin ile uyum içerisindeki) “sınaî, ticarî ve malî sektörlerinin temsilcilerinden oluşan” Yasama Konseyi, 2017’de Çin yandaşı Carrie Lam’ı yürütmenin başı olarak seçti.[13]

Hong Kong’da anakaraya karşı tepkiler, Haziran 2019’da Carrie Lam’ın suçluların Çin’e iade edilmesiyle ilgili yasa tasarısını meclise getirmesiyle birlikte yeniden alevlenecekti. İade yasasının, muhalifler üzerindeki baskıları daha da ağırlaştıracağından kaygı duyuluyordu. Bu kez gösterilerin önünde Pekin karşıtı pan-demokrat partiler, öğrenci örgütleri ve Hong Kong Sendikalar Konfederasyonu’nun da dâhil olduğu 48 STÖ’yü bir araya getiren tutucu Sivil İnsan Hakları Cephesi yer alıyordu. Eylemler dört temel talep etrafında toplanmıştı: İade yasasının geri çekilmesi, göstericilere yönelik polis şiddetinin bağımsız kuruluşlarca kovuşturulması,[14] gözaltı ve tutukluların serbest bırakılıp haklarındaki her türlü kovuşturmanın durdurulması ve özgür ve açık seçimler. Öncellerinin tersine, gösteriler, özellikle sendikaların katılımıyla bu kez daha militan bir görünüm aldı 7.2 milyon nüfuslu bir kentte sokağa dökülenlerin sayısının yüzbinleri bulması, yönetime geri adım attırdı, Lam Eylül 2019’daki genel grevin ardından suçluların iadesi yasa tasarısını geri çektiğini açıkladı.

İktisadi sıkıntıları dile getirmeseler de işçilerin protestolara kitlesel katılımı, hareketin başını çeken liberal-burjuva cephede kaygı yaratmıştı: hareketin denetimini elden kaçırmamak için ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batı’ya çağrıları yoğunlaştırdılar: 8 Eylül 2019’da ellerinde göstericiler ABD bayrakları, dillerinde ABD ulusal marşıyla ABD elçiliğine bir yürüyüş düzenlendi. Bunu İngiliz elçiliğine, eski “efendi”ye müdahale çağrısında bulunan bir başka yürüyüş izledi.

Batı dünyası, özellikle de ABD ve İngiltere’nin Hong Kong protestolarıyla yakından ilgilendiği, üstelik bu ilginin yalnızca “moral” bir düzlemde kalmayıp, protestoculara mali desteği de içerdiği, 2019 yılı içinde gösterilere finansman sağladığı iddiasıyla Spark Alliance adlı platformun hesaplarının Çin tarafından dondurulmasıyla da açığa çıktı.[15] Bir başka deyişle Hong Kong Batı dünyası, Özellikle de ABD emperyalizmi ile “yükselen güç” Çin arasındaki çok boyutlu savaşların bir cephesini oluşturuyor. Ve protestoların gerisindeki sınıfsal irade hiç kuşkuya yer bırakmayacak kertede burjuva: Çin’in mali ve ticari faaliyetlerini engelleyeceğinden ya da ekstra yükler yükleyeceğinden kaygılanan Hong Kong iş çevreleri.

Bu, madalyonun bir yüzü… Ama bir de öbür yüzü var: Protestoların bu denli yığınsallaşması, durumlarından, yaşam koşullarından hoşnutsuz kitleleri gerektirmektedir.

Ve Hong Kong’da “hoşnutsuzlar”dan bolca vardır: “Hong Kong milli gelir açısından dokuzuncu sırada olmasına rağmen, bireylerin ‘yaşamsal özgürlüğe’ dair algıları ölçüldüğünde kendini 66. sırada buluyor.”[16]

Hong Kong, “küresel kentler arasında en kapitalistlerinden biri”[17] olarak tariflenir. “İşçi sınıfının ulusaşırı finans tarafından saçaklara itildiği…” bir küresel kent.

Evet, Hong Kong’da bir işçi sınıfı vardır; kente hükmeden servet önemli ölçüde rant ve finansal hareketlerden kaynaklanıyor olsa da, kentte genç, vasıflı-vasıfsız, mavi ya da beyaz yakalı, çoğu kalifikasyonunun çok altında ücretlere razı olmak zorunda, dünyanın en pahalı kentlerinden birinde ay sonunu getirmekte zorlanan yaklaşık 4 milyon işçi yaşıyor. Bu dört milyonun yaklaşık yüzde otuzu, kentin ithalat/ihracat sektörünün girdilerini sağlayan sanayide istihdam edilmekte: buna informel istihdamı da eklediğinizde, bu pay daha da büyüyor.[18]

“Hong Kong’un işçi sınıfı malî küreselleşmenin en büyük kaybedenlerindendir. Bu, yeni zengin kıtalılar (Çinliler - b.n.) ve devlet destekli sermaye kente aktıkça, yoksulların zenginlerden kaçamadığı bir kenttir. (…) ‘Ayakkabı kutusu daireler’ olarak nitelenen kalabalık ve tıkanık kentsel mekân,[19] küresel kapitalizm mamûlatı, en uygunun hayatta kalabildiği modern bir cangıl görünümündedir. Ekonomik eşitsizlik akıllara durgunluk verecek ölçüde sarsıcıdır: her dört yurttaştan biri yoksulluk sınırı altında yaşarken, yine dört kişiden biri dolar milyoneridir.”[20]

Evet, kent, Asya’nın finans merkezidir, düşük vergiler ve düşük ücretlerle uzun saatler çalışmaya razı emekçileri sayesinde uluslararası finansın ve “business”in tercih ettiği merkezlerden biri. Ama aynı zamanda ileri teknoloji ve onun getirisi sanal para ve kripto para teknolojisinin borsa ve bankalara dayalı finansı en fazla tehdit ettiği yerdir: Facebook yeni sanal parası Libra’yı Hong Kong doları modelinde imal etti örneğin…

Üretim, hatta ticaret merkezi olmaktansa, kapitalist dünyaya en iddialı ve kuraldışı girişi yapan Çin’in gölgesinde, geleneksel malî oyunların sınırlarını da zorlayan, “katı olan herşeyin buharlaştığı” kırılgan, cıvamsı uçsuz bucaksız bir kumarhane… Yaşamından ve emeğinden başka masaya sürecek hiçbir şeyi olmayanların isyanı şaşırtıcı mı?

Değil… Çünkü Hong Kong’da kiralar Çinli yeni zenginlerin hücumuyla füze gibi yükseliyor. Kumarhane kapitalizminde masaya sürecek babadan kalma imkânları, parlak bir zekâsı, dâhiyane bir buluşu olmayan gençlerin bulabilecekleri işler, her an yitirilme riskinde: mali dengelerdeki en küçük bir oynama bir anda onbinlerce kişinin bir anda kendini işsiz bulması anlamına geliyor. Üstelik Hong Kong ekonomisi 2018’den beri daralma trendinde; 2018’in son çeyreğinde büyüme oranı yüzde 1.2’ye inmiş.

Bu koşullarda Hong Kong’lu emekçiler, dünyanın en stresli nüfusu arasında sayılıyor: İnsanların yüzde 92’si, gündelik yaşamında stres yaşadığını açıklıyor (Dünya ortalaması: yüzde 86) Her üç gençten en az bir tanesi, stresin de ötesinde, kaygı ve depresyonla sürdürmeye çabalıyor yaşamını. Ramsy Yeung of Cigna HK adlı sigorta şirketinin araştırması, bunun ağır çalışma, düşük ücretler ve uygunsuz barınma koşullarından kaynaklandığını ortaya koymakta.[21]

Bu etkenlere bir de Hong Kong çeperlerindeki, Çin tarafından özel ekonomik bölge ilan edilip 30 yıl içerisinde 30 bin nüfuslu bir kasabadan nüfusu hinterlandıyla birlikte 13 milyonluk bir megakente, ve yakın zamanda oyuncaktan ayakkabıya, cep telefonundan otomobile her şeyin üretildiği dev bir fabrikalar zincirinden bir “Çin Silikon Vadisi’ne dönüşen Shenzen faktörü eklenmeli… Bölgede sefalet ücretleriyle haftanın yedi günü günde 10-11 saat çalıştırılan çoğu göçmen milyonlarca işçinin emeği ve vergi muafiyetleriyle en alt düzeylerde tutulan maliyetler, bölgeyi Huawei, ZTE, Lenova, TCL, BYD, Apple, IBM, Philips, BGI, Lucent ve Olympus gibi Çokuluslu devler için bir cazibe merkezi hâline getirmekte. Ve şirketlerin katlanan kârları emekçilere sefalet koşulları olarak geri dönüyor: Örneğin bir araştırma göçmen işçilerin yüzde 63.8’inin haftada yedi gün çalıştığını ve haftalık çalışma süresinin 56 saati bulduğunu ortaya koymuştu. Ücretler 2010’daki kısmen başarıya ulaşan bir dizi grev patlak vermeden önce, 900 yuan (140 ABD doları) düzeyindeydi: bu durum emekçileri sağlıkları, hatta hayatları pahasına 56 saatlik hftalık çalışma süresinin üzerine fazla mesai yapmak zorunda bırakıyordu. Çoğu kırsalı yeni terk etmiş genç kadınlar olmak üzere 300 bin işçiinin çalıştığı Foxconn fabrikası 2010’lu yıllarda intihar salgınıyla gündeme gelmişti: Ocak - Ağustos 2010 arasında şirket çalışanları arasında 13’ü ölümle sonuçlanan 16 intihar vakası kaydedilecekti.

Bir yandan Hong Kong’lu emekçilerin ve gençliğin yaşadığı maddi sıkıntılar, bir yandan da Shenzen ve yer aldığı delta bölgesinin 2010’dan bu yana hareketlenen ve bağrında militan bir sendikacılığın gelişmekte olduğu[22] işçi sınıfının etkisi göz önünde bulundurulmaksızın Hong Kong olaylarını salt “emperyalizm oyunu” olarak geçiştirmek, hatalıdır. Hong Kong ayaklanmalarının artan militanlığı, doğrudan dev emekçi kitlelerin sıkıntılarını sokağa dökmeleriyle ilintilidir, ve “Hong Kong sorunu”nun geleceği, Çin’e karşı elini güçlendirmeye çalışan Hong Kong burjuvazisini er geç aşarak, “yükselen güç” Çin’e ve bölgede at oynatan Çokuluslu dev şirketlere karşı emek, yaşam ve onur mücadelesi veren bölge emekçileri tarafından belirlenecektir.

 

2. Gelelim Sudan’a…

 

Hog Kong ve Hidistan başta olmak üzere Asya kıtası, 2019’da protestolarla çalkalandı; ama toplumsal hareketler açısından üzerinde pek odaklanmadığımız bir başka kıta, Afrika da dingin bir yıl geçirmedi 2019’da. Zimbabwe’de işçi protestoları ve grevler öne çıkarken Sudan ve Cezayir’de diktatörler devrildi…

Sudan, bu protesto coğrafyları arasında dikkate değer gelişmelere sahne oldu.

Aslında Sudan’ın öyküsü, bir hayli tanıdık…

30 yıl kadar önce, siyasal İslâmcıların desteklediği bir darbeyle iktidara geçen Devlet Başkanı Ömer el Beşir, siyasal ve iktisadi alanlarda işleri yüzüne bulaştırmakla maruftur. Şeriat ilan edip iç savaşa yönelttiği ülkesini sonunda böldürdü;[23] Hıristiyan ve pagan nüfusun yoğun olduğu Güney Sudan, uzun ve kanlı bir iç savaşın ardından Ocak 2011’de bir referandumla Kuzey’den ayrılarak bağımsızlığını ilan etti. Bu, Sudan’ın petrol gelirlerinin büyük bölümünü yitirmesi anlamına geliyordu.

İç savaş sırasında başvurduğu soykırıma varan vahşet[24] ve radikal İslâmcı teröre verdiği destek uluslararası arenada da giderek yalnızlaştırdı Beşir’i. Uluslararası yaptırımlarla karşı karşıya kaldı, hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nce tutuklama kararı çıkartıldı…

Bu tecrit, iç savaş ve içerideki yolsuzlukların talan ettiği ekonomik durumu daha da açmaza sokacakdı. “Ekmek ayaklanmaları” Sudan’ın neredeyse gündelik bir gerçeği olmuştu. Beşir her seferinde bu isyanları şiddetle, ”dış güçler”, “üst akıl” türü komplo teorileriyle bastırıyordu.

Ancak 19 Aralık 2018’de hayat pahalılığı, ekmek ve akaryakıt fiyatlarındaki artışa karşı patlak veren ayaklanmayı, ne yüzlerce ölüme yol açan devlet terörü, ne de “İsrail parmağı”, “üst akıl” gibi gevelemelerle bastırmak mümkün olmadı.

“İsyanların arkasında başlangıçta eko­nomik sıkıntılar yatıyordu.[25] Beşir rejimi ABD ile terörizme karşı işbirliği yapma­ya başladıktan, Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmak için başvurduktan sonra, ül­keye yönelik ekonomik ambargo kalk­tı. Beşir hükümeti de devlet işletmeleri­nin özelleştirilmesi, temel mallara verilen fiyat desteklerinin kaldırılması gibi neoliberal politikalar uygulamaya başladı. An­cak henüz IMF-Dünya Bankası yardı­mı alamadığından, uluslararası bankalar da Sudan’a kredi verecek kadar güven­mediklerinden, henüz dış kaynak girişi sağlanamadı. Buna karşılık, ticaret ser­bestleşince, hızla artan ithalat, dövize ta­lep sonucu Sudan parası dolar karşısın­da yüzde 85 değer kaybetti, enflasyon yüzde 70’e vurdu. Ekonomide döviz kıt­lığı ve dövize hücum başladı. Halk ban­kaların, ATM’lerin önünde uzun kuyruklar oluşturmaya başladı. Günde en fazla 11 dolar çekebiliyorlardı. Sudan halkının ya­şam düzeyi hızla aşındı.
Ekmek fiyatlarına, hayat pahalılığına karşı başlayan protesto hareketleri, kı­sa sürede gelişerek yaygınlaşarak, neoliberal politikaları, Beşir rejimini hedef alan siyasi bir nitelik kazandı. Çeşitli mu­halefet grupları eylemlerini koordine et­meye başladılar.”[26]

Kimdi bu muhalefet grupları?

Protestocuların başını, Doktor, öğretmen, avukat, gazeteci ve işçileri temsil eden Sudan Meslekler Birliği çekiyordu.

“2014’te El Beşir’e karşı kurulan Sudan Çağrısı platformu buna eşlik etti. 22 muhalif partiden oluşan Ulusal Değişim Cephesi bundan geri duramadı. Bunlar arasında El Beşir’in 2015’te kurduğu uzlaşı hükümetinde yer alan partiler de var.

Sufî hareketi Ensar’ın desteklediği Ümmet Partisi koalisyondan ayrıldı. Partinin 50 yıllık lideri Sadık el Mehdi 1989 darbesiyle başbakanlıktan indirilmişti. Darbeyi bugüne kadar ‘İslâmi kurtuluş devrimi’ olarak savuna gelmiş İslâmcıların bir kısmı da El Beşir’e ‘yetti artık’ deyiverdi.

Darbeye ideolojik yakıt sağlamış Selefî eğilimli Milli İslâmi Hareketi’nin uzantısı Halk Kongresi Partisi de sokakta. Bir diğer Sufî hareket Demokratik İttihatçı Parti de öyle.

Sokağın en hareketli taraflarından biri de Komünist Partisi. Bu açıdan bakıldığında sufîler, Selefîler, Müslüman Kardeşler, Komünistler, liberaller, merkeze silah çekenler, 1989’da devirenler ve devrilenler, yani yan yana gelemeyecek gruplar El Beşir’e karşı birleşti.

Gösterilerin ikinci haftasında üç ana muhalif koalisyon ‘Özgürlük ve Değişim’ adıyla bir bildiri yayınlayarak anayasal reform ve seçim sürecini yönetecek ‘geçiş konseyi’ kurulmasını önerdi.”[27]

Kendiliğinden başlayan protestolar kısa sürede eşitlik, özgürlük, demokrasi sloganlarıyla, din-ırk-cins ayrımcılığına, şeriat düzenine, kadınlar üzerindeki baskıya son verilmesi talepleriyle rejim değişikliği iradesine dayanan[28] yaygın ve kapsamlı bir halk hareketine dönüşürken Başkanlık konutunun da bulunduğu Genelkurmay Başkanlığı önünde milyonların katıldığı oturma eylemleri düzenlendi, hükümet binaları yakıldı, protestocular güvenlik güçleriyle çatıştı. Kadınların yoğun katılım gösterdiği protestolar, 22 Şubat’ta bir yıllık süreyle ilan edilen OHAL (bu süre parlamento tarafından 6 aya düşürülecektir) ve buna eşlik eden polisin vahşi saldırılarıyla; başta Komünist Parti olmak üzere muhalif parti liderlerinin tutuklanması ve Rus özel harp şirketlerinin de kullanıldığı[29] bastırma operasyonlarıyla karşılandı. Beşir aynı zamanda bütün kabineyi değiştirmiş, bol keseden reform vaadlerinde bulunmuştu[30].

Ama tutmadı… Çürümüş bir iktidara karşı halk ayaklanmasının ısrarı ve gücü, başlangıçta “tarafsız” gözüken ordunun süreç içerisinde Beşir rejimine karşı tavır almasına yol açtı.
Ordu protestoculara desteğini önce onları güvenlik güçleri ve sivil milislere karşı koruyarak gösterdi. Bazı askerlerin göstericilerle birlikte slogan attığı dikkatlerden kaçmıyordu.

“Destek” bununla da kalmadı. 11 Nisan 2019’da Ömer Beşir’in Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı ve Savunma Bakanı Avit Muhammed Ahmed İbn Auf iktidarı bir askeri konseyin ele aldığını, Ömer Beşir ve hükümetin bir kısım bakanlarının, Ulusal Kongre Partisi’nin, İhvan’ın bir dizi mensubunun tutuklandığını, anayasanın askıya alındığını, üç ay boyunca OHAL ilan edildiğini, askeri şuranın ülkeyi iki yıl boyunca yöneteceğini açıkladı.[31]

Başbakanlık ofisi, Parlamento ve mevcut Ulusal Güvenlik Konseyi feshedildi. Ülkenin tüm sınırları da yeni bir karara kadar kapatıldı. Sudan’ın resmi haber ajansı SUNA da Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi’nin, ülkedeki tüm siyasi mahkûmların serbest bırakıldığını duyurduğunu bildirdi.

Aslında buraya kadar olanlarda şaşırtacak bir şey yoktu. Orta Doğu ve Arap dünyasında bildik bir senaryoydu: Halk çürümüş diktatörlere karşı ayaklanır, durumdan vazife çıkaran ordu ve bürokratların bir kısmı, o güne dek ortak oldukları diktatöre sırtlarını dönerler, silahlı kuvvetler belirli bir süre sonra sivil yönetime dönüleceği vaadiyle iktidara el koyar, ayaklananlar evine döner, bundan sonra ordu, bürokrasi, egemen sınıflar, emperyalist güçler müzakereye oturur ve uzun pazarlıklarla ülkenin “yeni” rejimini belirlerler… Genellikle “diktatör”ün emperyalist ve diğer güçlere ekonomik, siyasal ve askeri taahhütlerinin ihlâl edilmeyeceği, ülke içindeki sınıfsal çıkarlara halel gelmeyeceği, diktatörlük rejiminin siyasal sorumlularının sınırlı ve göstermelik bir biçimde kovuşturulacağı, ülkenin kaynaklarını dış sömürüye açacak bir yönetim oluşturulur. Emekçilere, ezilenlere, madunlara ise “kahramanlık destanları” ve yeni fedakârlıklar kalır.

Bu sefer öyle olmadı. En azından başlangıçta

Muhalif gruplar, askeri darbenin halkın taleplerini karşılayamayacağını belirterek, sivil yönetim için protestolara devam çağrısı yaptı. Sudan’da halk hareketinin lider örgütü olan Sudan Meslekler Birliği ile Sudan Komünist Partisi, halka sokağı terk etmeme çağrıları yaptı. Başkent Hartum’da ordu merkez karargâhı önünde halka seslenen muhalif Kongre Partisi lideri Ömer ed-Dakir, Özgürlük ve Değişim Güçlerinin devrim talepleri gerçekleşene kadar gösterilere devam edilmesi kararı aldığını duyurdu. Devrimin zafere ulaşacağını söyleyen Dakir, “Özgürlük ve Değişim Güçleri devrimin meşru talepleri yerine getirilene kadar gösterilere devam edilmesi kararı aldı” diyordu[32].

Meslekler Birliği ve Komünist Parti’nin çağrısı üzerine kitleler, sokağa çıkma yasağına karşın Genelkurmay başkanlığı önündeki eylemlerine devam ettiler. ‘Ekmek, Adalet ve Özgürlük’ ayaklanması sürüyordu.

Muhalefet cephesi, “Özgürlük ve Değişim Deklarasyonu Güçleri” darbenin hemen ardından bir bildiri yayınladı. “Devrimimiz rejimin yüzleri ve aldatıcı maskelerinin değişmesiyle sona ermeyecek. Rejimin düşmesinin ilk adımı derhâl yönetim geçici sivil bir hükümete şartsız olarak devredilmelidir. Söz konusu hükümet geçiş sürecini 4 yıl yönetmelidir” ifadeleriyle başlayan bildiride, halkın istekleri maddeler hâlinde sayıldı.

Devrimci muhalefetin talepleri şöyleydi:

“- Kötülükleriyle bilinen ve 30 yıldır, zor kullanarak emirler veren güvenlik ve istihbarat kurumlarının yönetici kadrolarının görevden alınıp tutuklanması.

- Güvenlik ve istihbarat kurumlarının yeniden oluşturulması.

- Gölge birlikler, halk savunması ve halk polisi gibi rejimin silahlı milis güçlerinin dağıtılması.

- Silahlı çatışmaların olduğu Darfur, Nuba Dağları ve Güney Mavi Nil bölgelerinde yurttaşlara karşı suç işlediği bilinen nizami kuvvetlerdeki ve kurumlardaki yöneticilerin görevden alınarak tutuklanması ve haksızlığa uğrayanları razı edecek şekilde adalete teslim edilmeleri.

- Rejimin tüm kurum ve organlarının hâlli, adam öldürme ve mali yolsuzluklara adı karışmış tüm kadrolarının görevden alınıp tutuklanması ve ardından anayasaya uygun bir şekilde yargılanması.

- Siyasi tutukluların ve devrimin yanında yer alan askeri tüm tutukluların serbest bırakılması.

- Sudan Anayasası’ndaki insan hakları belgesi ve uluslararası sözleşmelerdeki uluslararası insan hakları beyannamelerine aykırı, özgürlükleri kısıtlayan tüm kanunların kaldırıldığının ilan edilmesi.”[33]

Görüldüğü üzere muhalefet eski rejimle tam bir kopuşta ısrarlıydı. Bu ısrar, karşılığını 11 Nisan’da Ömer Beşir ‘in görevden alındığını ilan eden, sakıt başkanın birinci yardımcısı ve Savunma Bakanı Avit Muhammed Ahmed İbn Avf’ın Askeri Geçiş Konseyi Başkanı sıfatıyla yemin etmesinin üzerinden 24 saat geçmeden görevini bıraktığını açıklamasında buldu. Ardından istifa ve görevden alınmalar birbirini izledi: Geçiş Konseyi Başkan yardımcısı Orgeneral Kemal Abdulmaruf görevinden alınırken, Sudan İstihbarat Başkanı, ABD’nin “adam”ı Salah Abdullah Kuş istifa etti. Sudan Askeri Geçiş Konseyi başkanlığına Orgeneral Abdulfettah el-Burhan getirildi. Peki ya bu istifa ve görevlendirmeler halk kitlelerinin ısrarla talep ettiği “kopuş”u gerçekleştirmeye yetecek miydi? Bu soruya olumlu yanıt vermek, olanaksız.

 Askerî Geçiş Konseyi (AGK) ile Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri (ÖDBG) arasında müzakereler başladı. Ancak çatışmalar ve katliamlarla kesintiye uğrayan, muhalefetin derin anlaşmazlıklara düştüğü sorunlu bir süreçti bu. ÖDBG oluşturulacak geçici yönetimde sivillerin çoğunlukta olmasında ısrarcıyken askerler buna kesinlikle yanaşmıyorlardı. Mayıs ayında askerler barikatları kaldırmamakta direnen göstericiler üzerine ateş açarak en az altı kişinin ölümüne yol açtı; AGK bunun hemen ardından muhalif güçleri provokasyonla suçlayıp müzakerelere ara verdiğini açıkladı. ÖDGB ise halkı sivil itaatsizlik ve genel greve çağırdı.[34]

Ne ki müzakereler yine de devam etti. Öyle gözüküyor ki darbeciler, muhaliflerle bir yandan görüşürken bir yandan da kitle desteğini silahla kırıp muhalefeti ayrıştırarak elini zaafa uğratmaya karar vermişti. Bir yandan ÖDBG’nin çağrısıyla genel grev ve başkent Hartum’da Genelkurmay önündeki oturma eylemleri, bir yandan da müzakereler devam ederken, 3 Haziran günü ordu birlikleri eylemciler üzerine ülke genelinde bir harekât başlattı. Ülke genelinde 100’ün üzerinde eylemci, gerçek mermilerle katledildi…[35]

Gerek cunta liderlerinin [General Burhan, ve yardımcısı RSF (Rapid Support Force = Hızlı Destek Gücü: Sudan ‘Derin Devleti’nin en etkili kurumlarından[36], özel savaş aygıtı) komutanı, Beşir’in Suudi Arabistan’ın desteğini kazanmak için 1000 Sudanlı askere komuta etmek üzere Yemen Savaşına gönderdiği[37] Muhammed Hamdan Dagalo] katliamdan önce Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’a gitmiş olmaları,[38] gerekse katliamda Darfur katliamında etkin bir rol oynamış olan RSF bünyesindeki Janjaweed milislerinin kullanılmış olması,[39] ordunun “değişim”e ayak diremedeki kararlılığını ortaya koyuyor.

Cunta ülke genelinde yüzün üzerinde protestocunun öldürüldüğü katliamla yetinmedi. Ülke genelinde muhalefete yönelik bir tutuklama kampanyası başlatıldı. Cunta ile ÖDGB arasında arabuluculuğa soyunan Etiyopya Başbakanı Abe Ahmed’le buluşan muhalif liderler birer birer gözaltına alındılar. Onları Öğretmenler Komitesi, Gazeteciler Ağı, Mühendisler Birliği, Veterinerler Birliği, Avukatlar Demokratik İttifakı ve Eczacılar Merkez Komitesi üyelerine yönelik de gözaltı operasyonları izledi.[40]

ÖDBG katliama rağmen görüşmeleri sürdürdü. Ve 17 Temmuz 2019’da Askerî Geçiş Konseyi ile Özgürlük ve Değişim Bildirgesi Güçleri arasında Anayasa Belgesi konusunda anlaşmaya varıldığı açıklandı.

Anayasa belgesi, her iki taraftan beşer üye ve iki tarafın üzerinde anlaştığı bir başkandan oluşan “Devlet Başkanlığı Konseyi” ile sivillerin ve ordunun ülkeyi ortaklaşa yöneteceği otuz dokuz ay sürecek olan uzun geçiş dönemi için yapılan düzenlemeleri kapsıyor. Yine, askeri bir şahsın 21 aylık ilk dönem için Konseye başkanlık etmesine ve geri kalan 18 ayın sivil bir başkan tarafından yönetilmesine karar verildi. Konsey siyasi ve güvenlik konularının yanısıra, doksan gün içerisinde ağırlığını ÖDGB’nin oluşturduğu bir yasama meclisi seçilene dek yasama görevini de üstlenecek ve hükümetle çatışan silahlı güçlerle müzakereler yürütecek.

Yürütme görevini ise başkanını ÖDBG’n

  Bu yazı 271 defa okunmuştur.
  FACEBOOK YORUM
Yorum
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
PUAN DURUMU
Takım O G M B A Y P AV
1 Trabzonspor 26 15 3 8 59 28 53 +31
2 Başakşehir FK 26 15 3 8 50 25 53 +25
3 Galatasaray 26 14 4 8 44 20 50 +24
4 Sivasspor 26 14 5 7 47 29 49 +18
5 Beşiktaş 26 13 8 5 40 32 44 +8
6 Alanyaspor 26 12 7 7 44 25 43 +19
7 Fenerbahçe 26 11 8 7 46 34 40 +12
8 Göztepe 26 10 9 7 31 30 37 +1
9 Gaziantep FK 26 8 10 8 36 41 32 -5
10 Denizlispor 26 8 11 7 26 34 31 -8
11 Antalyaspor 26 7 10 9 29 43 30 -14
12 Gençlerbirliği 26 7 12 7 33 44 28 -11
13 Kasımpaşa 26 7 14 5 38 50 26 -12
14 Konyaspor 26 5 10 11 21 33 26 -12
15 Yeni Malatyaspor 26 6 13 7 38 40 25 -2
16 Çaykur Rizespor 26 7 15 4 26 44 25 -18
17 MKE Ankaragücü 26 5 13 8 23 45 23 -22
18 Kayserispor 26 5 14 7 28 62 22 -34
Takım O G M B A Y P AV
1 Hatayspor 28 15 5 8 38 23 53 +15
2 BB Erzurumspor 28 13 7 8 30 22 47 +8
3 Bursaspor 28 14 7 7 43 35 46 +8
4 Adana Demirspor 28 12 7 9 55 35 45 +20
5 Akhisarspor 28 12 7 9 36 31 45 +5
6 Fatih Karagümrük 28 11 7 10 40 34 43 +6
7 Altay 28 11 7 10 36 30 43 +6
8 Ümraniyespor 28 11 10 7 39 39 40 0
9 Giresunspor 27 10 9 8 30 33 38 -3
10 Keçiörengücü 28 8 9 11 21 22 35 -1
11 Balıkesirspor 28 8 9 11 30 33 35 -3
12 Menemenspor 28 9 11 8 32 38 35 -6
13 İstanbulspor 27 7 8 12 38 34 33 +4
14 Altınordu 28 7 11 10 32 39 31 -7
15 Boluspor 28 4 11 13 24 36 25 -12
16 Osmanlıspor FK 28 6 13 9 32 42 24 -10
17 Adanaspor 28 3 14 11 26 42 20 -16
18 Eskişehirspor 28 7 16 5 32 46 17 -14
Takım O G M B A Y P AV
1 Samsunspor 28 23 1 4 64 11 73 +53
2 Manisa FK 28 19 3 6 79 31 63 +48
3 Hekimoğlu Trabzon 28 17 7 4 51 34 55 +17
4 Sancaktepe FK 28 16 8 4 51 23 52 +28
5 İnegölspor 28 13 9 6 41 30 45 +11
6 Afjet Afyonspor 28 13 11 4 47 30 43 +17
7 Tarsus İdman Yurdu 28 14 13 1 45 39 43 +6
8 Pendikspor 28 11 10 7 40 39 40 +1
9 Sarıyer 28 11 10 7 34 33 40 +1
10 Zonguldak Kömürspor 28 9 10 9 35 37 36 -2
11 Çorum FK 28 11 14 3 36 42 36 -6
12 Hacettepe Spor 28 11 15 2 37 48 35 -11
13 1922 Konyaspor 28 9 13 6 38 45 33 -7
14 Kırklarelispor 28 8 11 9 25 41 33 -16
15 Başkent Akademi FK 28 9 15 4 37 41 31 -4
16 Amed Sportif 28 7 14 7 28 46 28 -18
17 Gümüşhanespor 28 7 17 4 31 57 25 -26
18 Şanlıurfaspor 28 0 27 1 10 102 14 -92
Takım O G M B A Y P AV
1 Serik Belediyespor 28 16 5 7 49 24 55 +25
2 24Erzincanspor 28 14 4 10 47 22 52 +25
3 68 Aksaray Belediyespor 28 14 6 8 43 27 50 +16
4 1928 Bucaspor 28 14 7 7 47 34 49 +13
5 Artvin Hopaspor 28 12 5 11 38 21 47 +17
6 Düzcespor 28 12 6 10 32 18 46 +14
7 Karaköprü Belediyespor 28 10 6 12 25 22 42 +3
8 Çatalcaspor 28 9 5 14 39 28 41 +11
9 Silivrispor 28 8 6 14 37 31 38 +6
10 Sultanbeyli Bld. 28 9 8 11 33 27 38 +6
11 Kızılcabölükspor 28 8 8 12 39 37 36 +2
12 Yomraspor 28 9 10 9 28 30 36 -2
13 52 Orduspor FK 28 7 7 14 21 20 35 +1
14 Çankaya FK 28 9 12 7 33 37 34 -4
15 Şile Yıldızspor 28 6 11 11 23 30 29 -7
16 Erzin Spor Kulübü 28 6 12 10 27 34 28 -7
17 Tokatspor 28 1 23 4 16 66 7 -50
18 Manisaspor 28 1 24 3 16 85 0 -69
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 12/04/2020 Başakşehir FK vs Galatasaray
 12/04/2020 Beşiktaş vs Konyaspor
 12/04/2020 Çaykur Rizespor vs Denizlispor
 12/04/2020 Fenerbahçe vs Yeni Malatyaspor
 12/04/2020 Gaziantep FK vs Antalyaspor
 12/04/2020 Gençlerbirliği vs Kasımpaşa
 12/04/2020 Göztepe vs Alanyaspor
 12/04/2020 Sivasspor vs Kayserispor
 12/04/2020 Trabzonspor vs MKE Ankaragücü
 12/04/2020 Başakşehir FK - Galatasaray Galatasaray ligdeki son 10 maçında hiç kaybetmedi  Galatasaray yenilmez
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 16/03/2020 Eskişehirspor 1 - 4 Adana Demirspor
 16/03/2020 Altınordu 1 - 1 Balıkesirspor
 15/03/2020 Osmanlıspor FK 1 - 1 Giresunspor
 15/03/2020 Akhisarspor 0 - 0 BB Erzurumspor
 15/03/2020 Adanaspor 1 - 1 Keçiörengücü
 15/03/2020 Menemenspor 2 - 2 İstanbulspor
 15/03/2020 Hatayspor 2 - 0 Ümraniyespor
 14/03/2020 Bursaspor 1 - 1 Boluspor
 14/03/2020 Fatih Karagümrük 2 - 2 Altay
 12/04/2020 Ümraniyespor - Eskişehirspor Eskişehirspor ligdeki son 7 maçında hiç kazanamadı  Ümraniyespor yenilmez
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 22/03/2020 Elazığspor 0 - 0 Ankara Demirspor
 18/03/2020 Van Spor 2 - 1 Ergene Velimeşe
 15/03/2020 Bodrumspor 0 - 1 Bandırmaspor
 15/03/2020 Kardemir Karabükspor 0 - 1 Niğde Anadolu FK
 15/03/2020 Ergene Velimeşe 0 - 3 Tuzlaspor
 15/03/2020 Van Spor 0 - 1 Sakaryaspor
 15/03/2020 Sivas Belediyespor 0 - 3 Kastamonuspor
 15/03/2020 Kahramanmaraşspor 0 - 1 Kırşehir Belediyespor
 15/03/2020 Uşak Spor 3 - 0 Elazığspor
Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
 18/03/2020 Artvin Hopaspor 0 - 1 Sultanbeyli Bld.
 18/03/2020 Yomraspor 1 - 0 Serik Belediyespor
 15/03/2020 Kızılcabölükspor 1 - 0 Erzin Spor
 15/03/2020 Manisaspor 0 - 4 68 Aksaray Belediyespor
 15/03/2020 Serik Belediyespor 0 - 0 Düzcespor
 15/03/2020 Sultanbeyli Bld. 2 - 2 Silivrispor
 15/03/2020 Çatalcaspor 1 - 1 24Erzincanspor
 15/03/2020 Tokatspor 1 - 2 1928 Bucaspor
 15/03/2020 Artvin Hopaspor 2 - 1 Çankaya FK
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ
Tüm Anketler
Web sitemize nasıl ulaştınız?
ŞANS OYUNLARI
BİZİ TAKİP EDİN