EĞİTİMİN AMACI NEDİR?
Tamer UYSALEğitimde temel sorunlar çözümlenmedikçe eğitimin bileşenlerini aynı
sorunlar bekliyor…
Eğitim bir öğretme-öğrenme sürecidir. Eğitimde temel sorunlar
çözümlenmedikçe eğitimin yaşayan bileşenlerini aynı sorunlar bekliyordu...
Sizin değil çocuklarınız
Özlenen bir yaşamın oğulları, kızlarıdır onlar
Sizden geldiler, henüz sizinledirler;
Ama sizden ya da sizin değildirler
Sevginizi verebilirsiniz onlara,
Düşüncelerinizi değil
Bedenlerini barındırabilirsiniz ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarının evlerinde barınacak
O evler ki
Düşünüzde bile göremeyeceksiniz.
Onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz
Onları kendiniz gibi yapmaya değil.
Böyle diyordu, Kahlil Gibran. Nedir eğitim, neyi amaçlar? Eğitimle ilgili
söylenecek çok şey var. Eğitim deyince gençliğin yalnız bir bölümünün
sorunları geliyor akla. Oysa gençlik içinde çeşitli gruplar var. Örneğin
çalışan gençlik… Çocuklar; Çoğu okul-okuma çağına gelmiş çocuklar, yoksul
ve çalışan çocuklar, emekçi çocuklar… Okuyan çocuklar; İlköğretim,
ortaöğretimde okuyan çocuklar, liseliler ve üniversiteliler…
Gençliğin sorunları, eğitim sorunları ülkenin sorunlarından ayrı
düşünülemez. Çünkü onlar geleceğidir toplumun. Ne diyor şiirde; “Özlenen
bir yaşamın oğulları, kızlarıdır onlar.” Çünkü onlar yarınlarıdır toplumun
ve bu yüzden önemlidir, gençlik…
Osmanlılar ve Selçuklular döneminde eğitim dine dayalıydı, yani medrese
sistemiydi. Öğretmenler de dolayısıyla sadece din adamı ya da biraz
matematik ya da mantık bilgisi olan din adamıydı. 16.Yy’dan itibaren batılı
anlamda eğitim kurulları gelişince din eğitimi ve batılı eğitim kurulları
şeklinde ikiye ayrılmıştı. Sıbyan mektebi denilen ilkokul düzeyindeki
eğitim kurumları yanında medreseler yani üniversite düzeyinde verilen
eğitime batılı usullerin girmesiyle askeri teknik ve ihtisas okullarıyla
genel eğitim kuruluşları da katıldı.
Osmanlılar 17.Yy sonlarına kadar feodalitenin hâkim olduğu bir Avrupa ile
karşı karşıya idi. Bu yüzden Avrupa’nın içlerine kadar genişlemesi ve
askeri başarılar elde etmesi hiç zor olmamıştı. Ancak bu yüzyılın
sonlarından itibaren Avrupa’da yaşanan birtakım ekonomik ve politik olaylar
Avrupa’nın gelişmesine neden olmuş buna karşılık başarısızlıkları sadece
askeri temele dayayan Osmanlı gerileme içine girmiştir. 18.Yy’da Avrupa’da
buhar makinesinin bulunuşu, sanayinin gelişmesini sağlamış, bununla rekabet
edemeyen Osmanlı ekonomik düzeni dokuma sanayindeki üstünlüğünü de
Avrupa’ya kaptırmıştır. Rönesans ve reform gibi hareketler, yeni coğrafi
keşifler ve sonuçta ikinci Viyana kuşatması bu başarısızlığı Osmanlıya
çevirdi. Tanzimat-ı Hayriye (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) gibi Osmanlı’nın
batıya uyumu konusunda gösterdiği çabalar yeterli olmayacak, eğitime
doğrudan katkısı olmayan bu gelişmelerle aksine zararlı da çıkılacaktır.
Osmanlının içinde barınan farklı kültürlere eşitlik getireceği ifade edilen
sözleşmelerle dünya görüşleri zıt hatta birbirlerine düşman kuşakların
yetişmesi sonucunu doğacaktı.
İkinci Abdülhamit’in devlet yönetiminde olduğu 1876 yılındaki Kanuni
Esasi’yle başlayan ve 1908’e kadar süren (birinci ve ikinci meşrutiyet
arası) dönemde eğitim nicelikçe gelişme göstermiş ancak nitelikte tersi
olmuştur. Teknik bakımdan batıya eğilen Abdülhamit siyasal ve sosyal
gelişmelere sırtını dönmüştü. Bu dönemde eğitimden sorumlu siyasetçiler
batıda bu alandaki gelişmelerden habersiz, burada yetişmemiş kimselerdi.
Batıda okuyan tek kişi olan ve kısaca adı Münif Paşa olarak da bilinen
Mehmet Tahir Münif Efendi ise bu dönemin hem çekingen hem tutucu biri
olarak eğitim hareketlerinde büyük rol oynamıştı. Bu dönemde eğitimin
modernleşmesini engelleyen en büyük nedenlerden birisi de kitap, gazete ve
dergi gibi yayınlara gösterilen baskıydı. Sansür kurumunun gelişmesi bu
dönemde olmuştur. Modern eğitim veren teknik okulların açılması için
İngiltere, Fransa, Almanya hatta ABD gibi sömürgeci devletlere tavizler
verilmiş, Osmanlının ileri gelenlerinin çocuklarının bu yabancı okullarda
yetiştirildiği görülmüştür. Abdülhamit’in tek adam ve devletin en etkili
kişisi oluşu gelişmelerin çok yönlü olmayışı sonucunu doğurmuştu.
İkinci Meşrutiyet’in 25 Temmuz 1908’deki ilanıyla birlikte eğitimde
tartışma ve bocalama yıllarına girilir. Önceleri ikinci Abdülhamit’in
baskılarından henüz kurtulmaya çalışan sosyal-siyasal hayat sonraları
olumlu gelişmeler gösterince Osmanlı devletinde o zamana kadar görülmeyen
esaslı bir fikir akımı meydana getirmişti. Böylece herkes imparatorluğun
geçmiş ve geleceği hakkında düşünmeye, konuşmaya ve yazmaya başladı. İkinci
Abdülhamit devrinde batıya gidenler geri döndüklerinde Fransa’da
gördüklerinin Osmanlı’da tatbik edilmesini talep ediyorlardı. Eğitimden
sorumlu bakanların sık sık değişmesi eğitimdeki gelişimi engellemiş yapılan
savaşlarla ortaya çıkan sıkıntıyla güçlükler de buna eklenmişti. Mehmet
Emin gibi kişiler Batılılığı savunurken Ziya Gökalp gibi zamanın bazı
mütefekkirleri ise çekingen davranınca farklı görüşler etkili olmaya
başlamıştır. Cumhuriyetin ilanına kadar süren bu dönemde üzerinde durulan
eğitimle ilgili konuların başında, mahalli dil ile öğretim, harflerin
değiştirilmesi, eğitim ve öğretimde uluslaşma, azınlık ve yabancı
okullarının Türkleştirilmesi, kızların yüksel tahsile alınması, din
derslerini çoğaltma arzuları ve Türk dilinin ıslahı teşebbüsleri vardı.
Tanzimatla birlikte gerçekleşen değişimle, eğitim kuruluşlarının bir kısmı
vakıf sistemi bir kısmı da Maarif Nezareti’ne bağlı olarak sürdürülmüştür.
Devletin olanaklarının yetersiz oluşu eğitim kurumlarında gerileye yol
açarken fakir halk çocukları için medreseler en uygun yerler olarak
görülmeye devam etmiştir. Ulusal savunma, sağlık, tarım, güvenlik gibi
temel hizmetlere dönük alanlarda eğitim kurumları birleştirilip devlete
bağlanmamış, medreseler de şeriat makamlarının etkisiyle bütün yeniliklere
karşı koymuştur. Bir yanda halktan kopuk mektepliler diğer yanda halka ait
medreseler olmak üzere birbiriyle çatışan iki farklı kesim ortaya çıkar.
Eğitim işe dönük değildir ve toplumla ilgisi yoktur. Yüksek öğrenim,
devletin gereksinme duyduğu insan gücüyle bilim adamlarını
yetiştiremiyordu. Yetenekli öğrencilerin yoksulluğu ve ortamları onların
gelişimini engelliyordu. Modernleşme hareketinin temelleri atılmakla
birlikte bazı çabalar bocalamaların ötesinde çözüm bekleyen sorunlar olarak
Osmanlı’dan TC’ye devredilmiştir…
Günümüze doğru gelirsek…
Özellikle 28 Şubat 1997 tarihindeki MGK toplantısının hemen ardından
gündeme taşınan bir konuydu, 8 yıllık zorunlu eğitim tartışması. Yeşil
sermayenin güçlenip de siyasal islamın yükselişiyle birlikte özellikle,
imam-hatiplerin orta kısmının kapatılmasına duyulan tepkiye bağlı olarak
liselerinin de kapatılacağının sanılması 8 yıla karşı bu kesimlerde büyük
bir tepki doğurmuştur.
Zorunlu eğitimdeki artış aslında bir sonun başlangıcıdır. Neyin? Oy ve
iktidar uğruna yıllarca verilenlerin… Neyin? İnançları sömürerek halkı
kandırma yanlışına düşmelerin…
Neden?
Hani irticanın sinyalleri geliyordu, hani laik cumhuriyet kavramına eğik
çizgiler çekmek kimsenin kanacağı bir yalan değildi artık ya!
Demokrasi inançların değil, fikirlerin çarpışmasıydı çünkü…
Sonra sanki yeni bir tartışma konusuymuş gibi sürülmüştü önüne halkın 8
yıl. Eğitim üzerine birçok tantana kopartılmıştı. Ardından belki 30 yılın
türban sorunu bugünün meselesi gibi sunulmaya çalışılmıştı. 8 yıl üzerine
birçok aritmetik hesaplar yapılmıştı. Toplandı, çıkarıldı, çarpıldı,
bölündü. Sonra dönüp dolaşıp yine aynı yere geldiler. 2 yıl artı 5 yıl artı
3 yıl artı 3 yıl artı 5 yıl artı 2 yıl gibi. Eklenen sadece beşin önüne iki
yıl ana eğitim ardına da fazladan üç yıl orta ilköğretimden eklemekten
ibaretti. Bunun için yani 5 yıla bir 5 yıl daha eklenmesi için koparılmıştı
bütün yaygara.
8 yıl ve türban gibi konular tartışılırken eğitimin temel sorunlarına
gençliğin saydığımız tüm kesimlerinin sorunlarına yine çözüm getirmekten
uzak kalınmıştı. Eğitim içeriğiyle şekillendirmeci iken konuşulan konular
açısından da aynı doğrultuda açmaza sürüklenmeye başladı. Soruna ideolojik
değil gerçekçi çözümler getirilmesini isteyenler eğitimin bir sorunlar
yumağı olduğunu ve çözümlenmesi gerekli birçok yönünün bulunduğunu
söylediler. 5 yıllık eğitim uygulayan devletin artık kalmadığı, zorunlu
eğitim süresinin dünyanın her tarafında anaokullarından başladığı, üstelik
8 yıllık eğitimle ilgili yasa TC tarafından çeyrek Yy önce kabul edilmişken
bu tartışmayı aşmamız gerektiği ve önemli olan sürenin değil eğitimin
kaliteli ve parasız olmasının ve nitelik tartışmasının yapılması gerektiği
de vurgulanmıştı.
Eğitim bir öğretme-öğrenme sürecidir. Eğitim bilimciler eğitimi bireyin
kendi yaşantısı yoluyla davranışları üzerinde istendik (hedeflediği)
değişiklikleri yaratma süreci olarak tanımlar. Eğitimin tarafları başta
öğreten ve öğrenendir. Yani öğretici (öğretmen), öğrenci…
Öte yandan Türkiye’de eğitim çağındaki nüfusun yapısal özellikleri göz
önüne alındığında tablo hiç de iç açıcı değildir. Sayılar genel nüfusa göre
ülkede her 5 kişiden birisinin okuma-yazma bilmediğini göstermekteydi. Okur
yazar nüfusun önemli bir kısmı sadece 5 yıllık eğitimi bitirmiş kimselerden
yani ilkokul mezunlarından oluşmaktaydı. Kadınlar arasında okur yazarlık
oranı ise çok düşüktü. Eğitimde gözlenen iki temel sorun ezbercilik ve içe
dönüklük, pratik alandan, sosyal yaşamdan kopukluk, toplumla bütünleşmemiş
olmaktı.
İşte zaten imam-hatipler de kanundaki boşluktan değil de eğitimdeki
zayıflıktan ortaya çıkmış kurumlar değil miydi? Ve bozuk eğitim sistemine
alternatif arayışlar içinden orta çıkartılmamışlar mıydı?..
Yoksul bir ülkede yaşıyoruz. Yoksulluk ebeveynlerden çocuklara geçen bir
miras gibidir. Çocuk işçiliğin nedeni de yoksulluktur. Ailesinin gelirine
muhtaç olması nedeniyle çalıştırdığı çocuk 3-5 yıl sonra vasıfsız bir işçi
olarak yeni bir yoksul ailenin ebeveynlerinden biri olmaya adaydı. 8 yıl
sayesinde erken iş hayatına atılmak yok, hiç olmazsa 7-15 yaş grubu
çocuklar iş yaşamından çekilecek deniyordu. Ama eğitimin parasız olduğu
belirtilen ülkemizde artan kayıt ve karne paraları, harçlar, zorunlu
tutulan bağışlar vs. unutulup ya da göz ardı edilerek… Bunlar temel eğitim
de bile paralı eğitimin somut göstergeleri olarak görünüyor ve çözüm
sunulmuyordu.
Eğitimde paralı bir kişiliksizleştirme düzeni hüküm sürüyor…
Ekonomik ve kültürel işlevi yanında fırsat eşitliği sağlaması gereken
eğitim kurumları toplumun alt gelir gruplarını ise dışlıyordu. Oysa eğitim
kurumlarının amacı sermayeye ucuz ve yedek işgücü ordusu yetiştirmek değil
özellikle kol ve kafa emeği arasındaki derin uçurumu nitelikli işgücüyle
dolduracak insanları yaratmak olmalıydı. Düzen yanlısı partilerin adeta
devrim yaptık edasıyla lanse ettikleri değişiklik akademik ve bilimsel
eğitime yönelik ciddi adımlar atılmadığı takdirde hiçbir işe yaramayacaktır.
Ancak 8 yıl, eskiye artı bir 3 yıl daha ilave etmekten başka hiçbir işe de
yaramadı. Sonuçta okuyan 3 yıl daha fazla okuyabilecekti. Sonra!..
Ekonomisi sürekli krizde olan bir ülkenin doğal olarak eğitimi de krizde
olacaktır. Okumayı sürdürebilenler bile parası olanlarla yarışa
sürüldükleri bir ortamda ya ucuz işgücü ya da kalifiye işsiz olacaklardır.
Sıradan üniversitelerin durumu ortadadır. Türkiye araştırma yoksulu bir
ülke. Eğitim harcamaları geri bir ülkede ne, nerede ve kimden
öğrenilecektir ki.
Dekanlar bile birbirleriyle anlaşamayıp YÖK denilen cenderenin altında
sürekli ezilirken öğrenciler derdini kime ve nasıl anlatacaktır.
Üstelik 15 yaşında çocukların DGM’lerde yargılandığı bir ülkede…
Oysa demokrasi çözüm üretebilen, esnek düşünebilen insanlara ihtiyaç
göstermiyor muydu? Yani aslında bu ülkede eğitimci de demokrasi istiyordu.
Sıkıştıkça başvurulan Batının çözümleriyse belliydi. Yoğun ders saatleri,
boş zaman değerlendirme merkezleri, kültürel ve sportif etkinliklere
katılım olanakları sağlayan sınırlı kurumlar, kurallar, yasalar vs…
Oysa ülkemizde millet mekteplerinden sonra “köy enstitüleri” ve “halk
evleri” gibi topluma çok uyan ve eğitimi burjuvazinin tekelinden kurtaran
bir açılım, önemli bir deneyim örneği de yaşanmışken… Önce çevreyle
bütünleşmiş, gereksinimleri karşılayan, ileri aşamada bölgelere göre
hazırlanan programlar, nihayet yüksek öğretime çağdaş, bilimsel ve teknik
gelişmelerin hızına ayak uydurabilecek demokratik, parasız bir eğitim
sistemi.
12 Eylül 1980 askeri darbesi, üzerinden geçen onca yılla ve kendiyle
birlikte birçok demokratik unsuru da üniversite içinden uzaklaştırmıştı.
Yüzlerce, binlerce öğretim üyesi, üniversite öğrencisi fişlendi,
mahkemelerde yargılandı. Sırf ilerici ve demokrat oldukları öyle bir
üniversite savundukları ve özlemleri için…
Eğitimde temel sorunlar çözümlenmedikçe eğitimin yaşayan bileşenlerini aynı
sorunlar bekliyordu. Üniversite sorunları hala çözülememiş, sorunlar çığ
gibi büyümüştü. Ayıklama yani, her yıl değişen üniversiteye seçme biçimi
açıkta kalan binlerce gence yenilerinin eklenmesini de önleyemiyordu. Ve
bugünkü eğitimdeki, kültürdeki yozlaşma, 12 Eylül’ün ürünü olan YÖK’ün en
büyük eseri idi.
Üniversitelerle ilgili sorunlar 6 Kasım 1981’de, YÖK’ün kurulmasıyla yeni
bir boyut kazanmıştı. YÖK, yani “Yüksek Öğretim Kurulu” kuruluşuyla
birlikte çıkartılan bir sürü kanun ve yönetmelikle alabildiğine otoriter,
müdahaleci, denetleyici bir yapıya dönüşmüştü. YÖK’ün kurulmasının altında
yatan neden de buydu zaten. Siyasal iktidarların ısrarla Üniversitelerarası
Bu yazı 6600 defa okunmuştur.
YORUMLAR
0 Yorum
YORUM YAP
FACEBOOK YORUM
YAZARIN DİĞER YAZILARI













