Temel DEMİRER

GEÇMİŞTEN (BUGÜNDEKİ) GELECEĞE[*]

Temel DEMİRER
  23-11-2020 14:22:00
 

TEMEL DEMİRER

 

"Gelecek günler için

gökten ayet inmedi bize.

Onu biz kendimiz

vaat ettik kendimize."[1]

 

Belirsizliklerin, karamsarlıkların, yalnızlıkların, yabancılaşmaların hülasası kapitalist yıkımın "yeni normal" vaazlarıyla ambalajlanan pandemi günlerinde; umut(suzluk) ile gelecek(sizlik), üzerinde en çok konuşulan mesele ve elbette boşuna değil; hatta bir zaruret...

Söz konusu zaruret kimileri için gelecek(sizlik)e ilişkin bir kaygılar bulamacıyken; kimileri için de "Kapitalizmin sonunu tahayyül etmek devrim umutlarının devindirici gücüdür,"[2] saptaması güzergâhındaki bugünde biçimlendirilen geleceğe yürümektir.

Düalitelerin keskinleşerek ayrıştığı verili koordinatlarda İtalyan Marksist-Leninisti Antonio Gramsci'nin, "il pessimismo della ragione e l'ottimismo della volontà/ aklın kötümserliği iradenin iyimserliği" formülüne büyük değer verenlerden olduğumun altını ısrarla çizerek ekleyeyim:

"Corona sonrası ne olacak konusunda, ortalık iyimserlikten yıkılıyor. Ben kötümser taraftayım... Yoksa birileri dünya ihtilali mi düşlüyor?!"[3] diyen "karamsarlık"lara...

"Öngörülen 'değişme'nin emareleri nelerdir? Gerçekleşebilecek şeyler midir?"[4] sorusunu dillendiren ampirisist reel-politikerliğe...

"Dünya toplumlarının siyaset sonrası bir döneme girmesi, büyük bir felaket senaryosudur ve dünya tarihinin sonunu getirebilir,"[5] biçimindeki fütürist lafazanlıklara aldırmayanlardanım...

"Ne" mi diyorum?

Thomas Piketty'nin, "Büyük politik-ideolojik altüstlükler daha yeni başlıyor";[6] Nouriel Roubini'nin, "Önümüzdeki 10 yıl boyunca daha büyük bir buhran kaçınılmaz";[7] Çukurova Üniversitesi'nden Prof. Dr. Adnan Gümüş'ün, "Her tür eşitsizlik artacak,"[8] saptamalarını açıklayıcı bulanlardanım.

İş bu nedenledir ki, "Coronavirüs sonrasında dünya eskisi gibi olmayacak," diyenlerdenim.

Bu sadece bir öngörü değil; ayrıca (bugünde) geleceğe ilişkin politik bir pozisyondur; çağrıdır.

Kolay mı?

Öngörülemeyen, ancak etkileri frenlenebilecek Covid-19 karşısında sürdürülemez kapitalizm açarsız kaldı. Ayrıca bu açarsızlık, emperyalist-kapitalist sistemin yoksul, geri bıraktırılmış periferisinde değil, merkezinde ortaya çıktı ve yerküreyi topyekûn sarstı.

Pandemi(ler) böyledir; Albert Camus'nün 'Veba'sı[9] ya da José Saramago'nun 'Körlük'ü[10] salgın aracılığıyla biz(ler)e bir şeyler anlatır.

Mesela: "Olağan" denilen gündelik hayatın sıradan akışı sekteye uğrar. İnsan(lık) var kalmakla yok olmak arasındaki keskin çelişkiyle yüzleşmek zorunda kalır ki, tam da burası çok önemlidir.

Altını çizdiğim önemi, "önemsizleştiren" egemen görüş, sürecin "tatlıya bağlanacağı" yalanına, "normale" dönüleceği yaygarasına sarılıp; sürdürülemez kapitalizmi sürdürülebilir kılmanın, yapılandırmanın yollarını araştırıyorsa da; "Covid-19 'sonrasında', uygarlığı uzun bir kaos döneminin beklediğini söylemek abartılı olmayacak"tır![11]

"Hiçbir şey eskiden olduğu gibi ve eskiden olduğu yerde kalmaz; her şey hareket eder, değişir"ken;[12]

Norman Brown'un, "Tarih, insanı öyle bir zirveye taşıdı ki nihayet insanlığın tamamen silinmesi gerçekçi bir ihtimale dönüştü," uyarısı eşliğinde unutulmasın: "Kapitalizmin kendini böylesine açık edip öldürücü yüzünü tüm çıplaklığıyla sergilemesine ilk defa tanık oluyoruz... 'Ölüme Karşı Hayat'... Sermayeye karşı yaşam... Bu, hayatımızın en büyük mücadelesidir. Yaşayabilmek adına verdiğimiz bir mücadele"[13] koordinatlarındayız ve bugün(ümüz)de geleceğin önemi, anlamı, bağlamı sadece budur.

Gelecek mi? O, dünyada her şey yıkılsa bile yerli yerinde durur.

Tam da bunun için bugün(ümüz)de, şimdide kendilerini geleceğe hazırlayanlar, doğru yoldadırlar.

Geçmişin de, geleceğin de sonsuz bir şimdisi varken; yapılması gerekenlere geçmiş ışık tutup, önünüzü açarak geleceği yakınlaştırır.

Eğer geçmiş hakkında düşünmezseniz, asla bir geleceğiniz olmaz. "Keşkeler"le kavranması mümkün olmayan geçmişle yaşanmaz. Ancak unutmamalıdır ki, hiçbir gelecek geçmişsiz var edilemezken; geçmişin "keşkeleri", geleceğin "endişeleri"yle oyalanmadan hayallerimizle yol(umuz)a devam edilmelidir.

Hayır geç(me)mişe ilişkin "pişmanlık"lar; geleceğe ilişkin "kaygılar" ilerletici olmadığı gibi, ayaklarımıza, aklımıza vurulmuş prangalardan başka bir şey değildir.

Bugünün değerini anlamayan bir geçmiş ile gelecek düşünmek nafiledir.

Geride duran geçmişi, bugün(ümüz)de gelecek için yaşatmak; onu şimdide biçimlendirmekle mümkündür.

Çünkü bugün(ümüz)deki geçmişte yapılanların toplamı olarak sunulması mümkün olmayan hayat, geleceği inşa ederken; ne olmak istediğimizin de yanıtıdır ki, gelecek sadece bugün(ümüz)dedir.

Özetle şimdinin değerini anlamadan gelecek biçimlendirilemez. Geleceği yaratan bugünü nasıl yaşadığımız, ne yaptığımızdır. Her gün yeni bir hayat için imkândır; İbn-i Sina'nın, "Mazi geçip gitti. Gelecekse meçhul. Sadece yaşadığımız an var elimizde," ifadesindeki ya da İvan Turgenyev'in, "İnsan yaşadığı ânın farkına varamıyor; zaman geçtikçe duyuyor geçip gidenlerin sesini," saptamasındaki üzere...

 

GEÇMİŞ İLE GELECEK

 

Üzerinde konuştuğumuz meselenin kapsayıcı açıklaması için "geçmiş" ile "gelecek" kavramlarını açmak "olmazsa olmaz"ken; "Geçmiş, bir kova dolusu küldür," diyen Carl Sandburg'un hezeyanına "Hayır" diyenlerdenim...

Geç(me)miş; "Bugüne ait olmayan, geride, dünde kalmış olan, eskiye dair, nostaljik değerler," diye tanımlanamaz.

"Mazi kalbimde bir yaradır," makamıyla  sınırlandırılması mümkün olmayan O; iyileştirilmesi gereken yaralar olduğu sürece, bugün(ümüz)ü geleceğe bağlayandır.

George Santayana'nın, "Geçmişlerini hatırlayamayanlar, onu tekrar yaşamaya mahkûmdurlar," notunu düştüğü geç(me)miş ile ne kadar geriye bakarsanız, o kadar ileriyi görebilirsiniz.

Geç(me)miş, geleceğin malzemesiyken, onu değiştiremeyiz; ancak, bugün(ümüz)de telafi edebiliriz. Çünkü geç(me)miş, şimdiyle beslenip, yaşa(tılı)r.

Geç(me)miş anılarımızda, gelecek ise planlarımızdadır; bizim tek gerçeğimiz ise şimdidir.

Belirtmeden geçmeyeyim: Geç(me)mişten öğrenmek ile geçmişte yaşamak aynı şey değilken; William Shakespeare, "Geçmiş, bir başlangıçtır"; İbn-i Haldun, "Geçmişler, geleceğe; suyun suya benzemesinden daha çok benzer"; Publius Cyrus, "Bugün, dünün öğrencisidir," diye eklerler.

Geçmiş, geçip gitmez; hiçbir yere gitmez; geçmiş bugünün içinde vardır hep. Gölge gibidir; hep arkadan gelir. Ders alınması gereken örnektir. Bu bağlamda geç(me)miş unutulmadan, gelecek bugün(ümüz)de inşa edilir.

En önemlisi de geç(me)miş bir zamandır, bir mekân değil. Asla geride kalmayan ve gelecek için referansımız olan zaman dilimidir. Yani geç(me)miş geçmişte kalmamıştır; gelecek yaşanmayı beklerken...

Elizabeth Bowen'ın, "Geçmişi düşününce, fazla cesaret göstermeme değil de, çok defa tehlikeyi göze almamış olmama üzülürüm," notunu düştüğü o tarihin tozlu sayfalarından ibaret değildir. Varlığını asla inkâr edemeyeceğiniz salt gerçeklik. Öyle ya da böyle hep karşınıza çıkar. İnsan(lık)ın peşini bırakmaz.

Dünlerin değerini yarınlar anlatırken; geç(me)miş, bizi biz yapandır; kolektif bir hafızadır, gelecektir, sürekliliği olandır. Ve "Geçmişin gerçek yüzü hızla kayıp gider. Geçmiş, ancak göze göründüğü o an, bir daha asla geri gelmemek üzere, bir an için parıldadığında, bir görüntü olarak yakalanabilir," der Walter Benjamin.

Evet zamanın bir parçasıdır geçmiş. Asla geçmemiştir. Geçmişi hep yanınızda taşırsınız. Geride kal(a)mayandır. Geç(iştiril)memesi gereken önemli husustur.

Geçmiş bir hâkimiyet alanıdır. O sınıfsal bağlamda tanımlanır. O bugünü yıkan geleceğin kurucusudur. "Geçmişi denetim altında tutan, geleceği de denetim altında tutar; şimdiyi denetim altında tutan, geçmişi de denetim altında tutar,"[14] George Orwell'in ifadesindeki üzere!

Ve gelecek...

Onun hakkında; "Gelecekten söz eden her kimse namussuzdur, tek geçerli olan güncel olandır,"[15] saptamalarına da itirazımın altını çizerek ekleyeyim: Hiç de kolay ol(a)mayan, gecikme ihtimalini de içeren bir zaman dilimidir gelecek...

Hayır! Popüler tasarım kurgularında hologramlar, robotlar ve cyborglarla resmedilen teknofetiş odaklı gelecek(sizlik) kavrayışını da anlamsız bulurum; kimseye hayrı olmayan illüzyonel söylencelere ya da Jacque Fresco, Isaac Asimov benzeri gelecek kurgularına prim vermem!

Gelecek ne saltçı bir "bilememe durumu", ne de sınıf gerçeğini ihmal eden uçukluklardır!

Sınıfsız toplum yolunda sınıf mücadelesinin bir mevzisi olarak gelecek mücadelesi şu andır, şimdidir, bugün(ümüz)dür...

Amansız bir tutkuyla bağlanılmalıdır bugünden geleceğe; "şimdiki zaman"lardan, "yaşanacak zamanlar" için "Gelecek gelecek, o günler de gelecek" ısrarıyla ve Bertolt Brecht'in dizelerindeki üzere: "Ormanlar daha gür olacak, daha gür./ Tarlalar daha çok şey verecek, daha çok şey./ Şehirler daha canlı olacak, daha canlı./ İnsan ömrü daha uzun olacak, daha uzun"...

Ellie Parker'ı, "Geleceğin bir vaat olduğu zamanları hatırlıyor musun? Şimdi ise bir tehdit gibi..." uyarısını asla "es" geçmeden; umut etmekle kardeş bir kavramdır gelecek; bazen uzun sürse de!

Gelecek gelmemişse; "Henüz değil" noktasınızdadır; yani umutlarımız geleceği yakınlaştıracak olgunlukta değildir hâlâ...

Bilindiği üzere ne istediğimize göre değil; ne yaptığınıza göre biçimlenir gelecek! Sadece gelmesin beklenmek yetmez...

Gelecek dünden başlar; geçmişi olmayanın geleceği olmazken; Rainer Maria Rilke hatırlatır: "Gelecek gerçekleşmeden çok önce kendini dönüştürmek için içimize girer."

Yaşanan çağın insanı tarafından kurgulanıp, hayal gücü ve öngörülerle topluma sunulup; hayata geçirilen o, harekete geçmek için hayal kurmaktır öncelikle ve kesinlikle. Sonra o hayal için bir şeyler yapmaktır. Mâlum, hayal(ler)i babında insan yaptığı kadarını alır.

Böylelikle de gelecek insan(lar)ca biçimlendirilir. Bugün(ümüz)de hayal gücünüz ne kadar geniş ise, yarın da o kadar ilerdesinizdir. Yani gelecek, önceki nesillerde yaratılmış hayalin eseridir.

Geleceğin çok uzaklarda değil, yanı başımızda olduğunu söylerdi Aristo.

Peyami Safa'nın, "Yalancı istikbalin, şüpheli vaatlerine değil, teminatına ve senedine ihtiyacım var," garanticiliğine prim vermeyen gelecek takvimin henüz koparılmamış yapraklarıdır; hem ümit hem de endişenin nesnesidir.

Gelecek, özlemin doğmamış çocuğudur; bir hayal, bir fikirdir. Gelecekten korkmak, kendi hayallerimizden, fikirlerimizden korkmaktır. Bu bağlamda Cemal Süreya'nın, "Ne varsa yarım kalmış, geleceğindir/ Bir kez girilmiş sokaklar/ Açılmamış kapılar," dizelerindeki üzere düşünmekten başka açarı yoktur ezilenlerin...

Evet henüz yaşanmamış şeylerin tümüdür gelecek. Onu, geçmişle beslenen bugün(ümüz)den yaratabiliriz. Umut, her daim gelecek sayfadadır. Çünkü "Gelecek, ümit sahibi için vaatlerle doludur," Johann Wolfgang von Goethe'nin altını çizdiği gibi...

Gelecek için umut taşıyıp, korku duymamak özgür insan(lık)a özgüyken; geçmişe sabitlenerek, gelecek inşa edilemez elbette...

Bugün(ümüz)de geçmişsiz bir gelecek planlanamazken; geçmişten çok geleceği düşünmeliyiz; çünkü bugün(ümüz) vesilesiyle -bundan sonra- orada yaşayacağız; hayatın geri kalanını orada geçireceğiz.

Paulo Coelho'nun,"Geleceği nasıl seziyorum? Şimdinin işaretleri sayesinde. Gizin kökü şimdidedir; şimdiye dikkat edecek olursan, onu iyileştirebilirsin. Ve şimdiyi iyileştirebilirsen, daha sonra gelecek olan da iyi olacaktır," ifadesindeki üzere gelecek, bugüne dahildir. Kaldı ki göreliliğe göre de geleceğin içindeyiz, onu yaşıyoruz zaten.

O hâlde Simone Weil'in, "Gelecek, şimdiyle aynı malzemeden yapılmıştır"; Mahatma Gandhi'nin, "Gelecek, bugün ne yaptığınıza göre şekillenir"; Çin atasözünün, "Geleceğin bütün çiçekleri, bugünün tohumları içindedir," saptamalarındaki üzere ansızın geliveren gelecek, yarın yapılması planlananlarla değil, bugün yapılanla biçimlendirildiği için "Carpe Diem/ Yaşadığın Anı Kavra" denir.

Jim Rohn'un, "Bırakın başkaları küçük hayatlarla yetinsin, siz sakın yetinmeyin. Bırakın başkaları küçük şeyler üzerine tartışsın, siz sakın katılmayın. Bırakın başkaları küçük acılarına ağlasın, siz sakın ağlamayın. Bırakın başkaları geleceklerini başkalarının ellerine versinler, siz sakın vermeyin," vurgusunu hatırlatarak toparlarsak...

 "Yaşanacak zaman", "istikbal", "ati" olarak da adlandırılan gelecek hakkında Marcel Proust, "Ne var ki, geleceği bazen farkına varmadan içimizde taşırız, yalan zannettiğimiz sözlerimiz, yakın gelecekteki bir gerçekliği tasvir eder,"[16] derken; Jean-Paul Sartre da ekler:

"Gelecek, olgusallığın (geçmiş), kendi-içinin (şimdiki zaman) ve kendi-için için mümkün olanın (gelecek) aniden ve sonsuza dek sıkıştırılmasının kendi-içinin kendinde varoluşu olarak en sonunda kendini açığa çıkaracağı ideal noktadır."[17]

Öyleyse "gelecek" derken; her şeyi kaybettiğimiz anda dahi, elimizde en azından gelecek olduğunu unutmadan; Konfüçyüs'ün, "Geleceği düşün, yoksa yakında pişman olursun"; Lao Tzu'nun, "Doruğa ulaşsanız bile, hâlâ ulaşılması gereken gelecek, önünüzde durmaktadır," saptamaları hatırlanmalı...

Ayrıca geçmişi değiştiremezsek de, gelecek avuçlarımızdadır. "Gelecek için hiçbir endişe duymadım. O yeterince hızlı geliyor," Albert Einstein'ın deyişindeki gibi...

Özetin özeti: Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu, onu yaratmaktır.

 

KÖTÜMSERLİKLER, UÇUKLUKLAR VE ZIRVALAR

 

Konfüçyüs'ün, "Uzağı düşünmeyen, üzüntüye yakındır," uyarısını kulağımıza küpe ederek; bugün(ümüz)de geç(me)mişi geleceğe bağlamak için i) kötümserliklerden, ii) uçukluklardan ve iii) zırvalardan uzak durup, onlarla hesaplaşmak "olmazsa olmaz"dır.

Öncelikle kötümserlik(ler) konusunda; "Bizi özgürlüklerden mahrum eden istisnai tedbirlerin kriz sonrasında 'kalıcı hâle geleceği' endişelerini paylaşıyorum, ama kıyamet söylemi destekçisi değilim,"[18] diyen Étienne Balibar'ın saptamasına bütünüyle katılıyorum...

 Örneğin "Salgına Alfred Hitchcock pencerelerinden bakış"[19] veya "Covid-19 ya da Floyd sonrasında adil, barışçı, huzurlu bir dünya bekleyenler çok umutlu, çok hevesli olmasalar, iyi olacak sanki,"[20] türünden bir ele alış tarzına kesinlikle yabancıyım.

Kötümserlik, gizemli bir çekiciliğe sahip olsa da maliyetsizdir; yani kötümser bir tahlil yaptığınızda mesele nihayete erer. Çünkü umut elinizden alınmıştır; tıpkı Hannah Arendt'in, "Toplumun geleceği bireye bir şey vaat etmez; bireyin geleceği ölümden başka bir şey vaat etmez"; Herakleitos'un, "Hayat, hayat diye adlandırılır; esasında ölümdür o," önermesindeki üzere!

Aslolan Nâzım Hikmet'in, "Yaşamak şakaya gelmez,/ büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın/ bir sincap gibi mesela,/ yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,/ yani bütün işin gücün yaşamak olacak.// Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/ yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,/ hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,/ ölmekten korktuğun hâlde ölüme inanmadığın için,/ yaşamak yanı ağır bastığından.// Böylesine sevilecek bu dünya/ 'Yaşadım' diyebilmen için..." dizelerindeki üzere, karamsarlıkları aşan Yaşar Kemal'in ısrarla vurguladığı "Mecbur İnsan"ı anımsamalıyız.

Umutla silahlanmak "Mecbur İnsan" olmayı kaçınılmaz kılar. O, yalnız kalsa bile itiraz eden insandır. Gelecek için bugünde her bedeli göze alarak mücadele eden insan tipidir. Tek başına kalsa da, sürgün, mahpusluk ya da ölüm rağmına geleceğin yolunu açma mecburiyetidir.

1988'de Nedim Gürsel'in sorularını yanıtlayan Yaşar Kemal'in, "Dünya öküzün boynuzunda değil, mecbur adamın sırtında duruyor", sözleriyle tanımladığı O; Namık Kemal'in, "Felek her türlü esbab-ı cefasın toplasın gelsin" dizelerindeki ısrarlı, umutlu meydan okumadır!

Covid-19 günlerinde geleceği inşa etmek için ihtiyacımız olan ucuz kötümserlikler yerine "Mecbur İnsan"ların kararlığıdır!

Ve uçukluklar...

Mesela; "Bundan sonra ne olacak? Dünya, 2008'de olduğu gibi, sadece birkaç zengin için mi kurtarılacak; dijitalleşme ve gözetim yeni dünya düzeni hâline mi gelecek?

Bu trajedi sona erdiğinde her şey eskiden olduğu gibi mi olacak?..

Bu kriz dijital kapitalizme karşı son direnişi silip atmanın ve insani temastan yoksun bir toplumun gelişinin kostümlü provasına dönüşebilir,"[21] veya "Distopik totaliter rejimler yaratılabilir,"[22] türünden kestirmeci füturolojik uçukluklar, distopyalar!

Bu tür söylenceler yakın ya da uzak gelecekle ilgili hikâyelerin "kehanet"lerle sunulmasıdır.

İmam Mehdi söylenceleri, Ortaçağ sihirbazları, medyumları anımsatan böylesi bir okültizm, Marksist-Leninistler açısından ciddiye alınması mümkün olmayan uçukluklardır. Sınıfsal gerçeği, insan(lık)a ilişkin genellemelerle söylenceleriyle perdeleyip, karartan zırvalardır...

Mesela "Biz insanlar, gezegenin virüsleri hâline gelmiş durumdayız"![23]

Ya da "Yaşanan bu felaketler, doğal yaşamın insanlık tarafından tahrip edilmesinin sonuçlarını da gözler önüne seriyor"![24]

Veya "Bugün doğa Covid-19 uyarısıyla son uyarısını yapıyor insanlığa"![25]

Ardından "Kendini evrenin merkezi kabul eden, endüstri devrimiyle birlikte diğer canlıları, hayvanları ve eşyayı küçümseyen ve hareket tarzını da bu inanışı çevresinde şekillendiren insan, şimdi çaresizce kendi türünün yok oluş tehdidiyle burun buruna"![26]

Sonra da "Doğa üzerinde 'egemenlik kurma', 'kontrol', 'çağdaş uygarlığın' isteyerek veya istemeyerek geldiği noktaydı... 'Covid-19 benim!' diyebileceğimiz zaman, hem uygarlığı hem de kendimizi kurtaracağız,"[27] türünden kapitalizmsiz, sınıfız insan(lık)a mal edilen yıkım!

Böyle bir şey kesinlikle söz konusu değil; tüm ekosistemi yıkan bir üretim tarzı olarak kapitalizm, Covid-19 gibi salgınların sorumlusudur.

"Aslî nedeninin kapitalist toplumsal yapı olduğu"

  Bu yazı 9104 defa okunmuştur. Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım