Temel DEMİRER

YEDİ NOKTAYA DA YETER ARTIK/ TEMEL DEMİRER

Temel DEMİRER
  01-04-2021 08:44:00

TEMEL DEMİRER

 

"Adalet, insanın

kendi üzerine

düşeni yapmasıdır."[1]

 

20 Ağustos 2017 tarihinde Suruç Anması'nda yaptığım konuşmadan ötürü tastamına 1348 gün ya da 44 ay 11 gündür yargılanıyorum. Ancak 18 yılda sonuçlanan davalara bakınca kendimi "şanslı" mı hissetmeliyim acaba?![2]

Bugün, 30 Mart 2021'de, Anadolu 33. Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki 2017/107940 Soruşturma; 2018/35957 Esas; 2018/25144 İddianame No'lu davanın yedinci duruşması...

 

BİR

 

İstanbul Cumhuriyet Savcısı Edip Şahiner'in (39783) 26 Eylül 2018 tarihi "iddianame"sine göre "Suçu ve Suçluyu Övmek"ten Türk Ceza Kanunu 215/1, 53/1, 63 maddesi uyarınca cezalandırılmam isteniyor.

Kanımca hukuktan nasibini alamamış bu "iddianame"; "Şüpheli hakkında herhangi bir terör örgütü ile iltisakının araştırılması amacıyla ilgili kolluk birimlerine müzekkere yazıldığı, gelen cevabi yazıda şüphelinin PKK/KCK silahlı terör örgütü ve sol tandanslı terör örgütleri tarafından düzenlenen eylem ve etkinliklere katılan şahıslardan olduğu yönünde bilgiler elde edildiği," ifadesinde de görüldüğü üzere, "Argumentum primarium/ Önemli delil. Çürütülemez delil,"ler yerine polis söylentilerine itibar etmektedir. (Yeri gelmişken sorayım: eğer "PKK/KCK silahlı terör örgütü ve sol tandanslı terör örgütleri tarafından düzenlenen eylem ve etkinliklere katılmış" isem polis niye görevini yapıp beni tutuklamadı ki?)

Hatırlatmalıyım: "Absoluta sententia expositore non indiget/ Mükemmel ve mutlak bir hüküm yorumcu gerektirmez,"[3] der hukuk ilkeleri. Ancak beni "mahkûm ettirmek"te kararlı "iddianame" bu hukuk ilkesini de; "Actori incumbit onus probandi/ İspat yükü davacıya aittir,"[4] zorunluluğunu da "es" geçmektedir!

Sormadan geçmemeliyim: "Yukarıda anlatılan eylem ve bütün dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde şüphelinin üzerine atılı suçu işlediği yönünde yeterli delil elde edilmiş olup," denilen iddianamede savcının 16 satırlık yorumlarında ifade ettiği "YETERLİ DELİL" nedir acaba? "İddianame"de bunun yanıtı yok. Yani "delil" değil, savcının öznel hükmü var sadece!

Ancak burada savcının öznel hükmüne Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun, 'İçtihat Metni' niteliğindeki tarihi kararının itirazı var! "Nasıl" mı?

Adli hataların önüne geçilebilmesinin en önemli ilkelerinden biri olan "in dubio pro reo/ kuşkudan sanık yararlanır' ilkesi olduğuna dikkat çeken Kurul, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulunun, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesi olduğuna karar verdi.

Kararda şöyle denildi: "Ceza mahkûmiyeti, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir olasılığa dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan, varsayıma dayalı olarak hüküm vermek anlamına gelir. O hâlde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir olasılığa değil, her türlü kuşkudan uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilebilmesinin başka bir yolu da bulunmamaktadır."[5]

 

İKİ

 

Sokrates'in, "Kendini bil," uyarısını kulağına küpe eden birisi olarak; Marcus Tillius Cicero'nun, "Adaletten yoksun olan hiçbir şey ahlâken doğru olamaz"; Albert Camus'nün, "Adalet olmadan düzen olmaz"; Nathaniel Hawthorne'un, "Dünya, bütün ileri hareketleri huzursuz kimselere borçludur," uyarılarına müthiş değer atfederken; "Hürriyet bizim memleketimizde bir gazete ismidir, bir de Anka kuşudur. Konuşmak korku... Yazmak korku,"[6] saptamasının da altını durmadan çizerim.

Meselenin özü, IŞİD'in ve dolaylı bağıntılarının eseri Suruç Katliamı'na dair yaptığım konuşma yani ifade özgürlüğüdür!

Ancak öncelikle, davanın avukatı Serdil İzol'un, "Adalet için bağlantılar ortaya çıkarılmalı"[7] notunu düştüğü Suruç Katliamı'nı neden lanetlediğime değinmeliyim!

BoldMedya.com'un özel haberine göre, İngilizce yayın yapan 'Nordic Monitor' haber sitesi, Diyarbakır, Suruç, Ankara Garı ve Atatürk Havaalanı saldırılarının planlayıcısı olarak bilinen IŞİD militanı İlhami Balı, Milli İstihbarat Teşkilâtı'nın (MİT) misafiri olarak Ankara Anadolu Otel'de konakladığını ortaya çıkardı.[8]

Ayrıca Suruç'ta 20 Temmuz 2015 günü 34 kişiyi öldüren canlı bomba Şeyh Abdurrahman Alagöz hakkındaki "terör nitelikli aranan şahıs" kaydının, 16 Haziran 2015'de Suruç Emniyet Müdürlüğü'ne ulaştığı ve Emniyetin, patlamanın meydana geldiği Amara Kültür Merkezi'ne girenleri aramak üzere polis görevlendirmediği de ortaya çıktı.[9]

Böylesine soru işaretleriyle yüklü bir konuda yaptığım konuşma, nasıl olur da "Suçu ve Suçluyu Övmek"ten yargılanmaya kalkışılabilir. Hem benzer konuda ve isnattan Mardin 4'ncü Ağır Ceza Mahkemesi Şemşa Yurtgül'e beraat kararı vermişken![10]

Uluslararası planda takip edilen[11] dava(m)da herhangi bir "suç" söz konusu değilken; ayrıca Adil Okay,[12] İhsan Hacıbektaşoğlu[13] gibi birçok değerli kalemin de işaret ettiği gibi, ben de "suçlu" falan değilim.

 

ÜÇ

 

Soru(n) ifade özgürlüğüne karşı tavıra mündemiçtir; hepsi bu!

Özellikle "Düşünmek Serbest, Söylemek Suç"[14] ilan edilmişken; "Özgür Düşünce"den;[15] "İfade Özgürlüğünü Korumak"tan[16] ve "Benim Özgürlüğüme Katlanacaksın"[17] uyarılarına ilişkin "Düşünce Özgürlüğü Nerede Başlar?"[18] sorusunun yanıtının aranıp; "Özgür Düşünce Susturulamaz"[19] diye haykırılan bir coğrafyada yaşa(tılı)rken...

Çiçero'nun, "Vivere est cogitare/ Yaşamak düşünmek demektir"; Vergilius'un "Mens agitat molem/ Yığınları harekete geçiren, fikirdir," sözlerine atfen düşünceyi ifade özgürlüğünün vazgeçilmez olduğuna inananlardan ve Mehmed Uzun gibi, "Eğer bir ülkede insan hakları ayaklar altındaysa, düşünce ve ifade özgürlüğü yoksa, bunlardan hepimiz sorumluyuz," diyenlerdenim...

Ayrıca da da Karl Jaspers'in, "Düşünmek, insan olmanın başlangıcıdır"...

Ludwig Andreas Feuerbach'ın, "Sadece düşünen insan özgürdür"...

Michel de Montaigne'in, "Düşünce olmadan, geriye kalan her şey kör, sağır ve cansızdır"...

Mahatma Gandhi'nin, "Düşünceye gem vurmak, zihne gem vurmak gibidir"...

Stefan Zweig'ın, "Bir fikir, ancak ifade edildiği zaman bir fikirdir"...

José Martí'nin, "Sadece tiranlık, özgürlüğün tam ifadesinden korkar"...

Sokrates'in, "Sizin İstediğiniz gibi konuşup yaşamaktansa kendi istediğim gibi konuşup ölmeyi yeğlerim"...

Friedrich Hegel'in, "İnsan eğer düşünmüyorsa özgür değildir, çünkü o zaman, bir başkasına göre davranır"...

Jean Paul Sartre'ın, "Düşünce özgürlüğünden yoksun olmak düşündüğünü söyleyememek değil hiç düşünememiş olmaktır"...

Paul Valéry'nin, "Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelmeye çalışır"...

Albert Einstein'ın, "İfade özgürlüğünü, yasalar tek başına garanti edemez. Herkesin kendi düşüncesini, cezalandırma olmaksızın açıklayabilmesi için toplumda hoşgörü mevcut olmalıdır," betimlemelerindeki üzere yaşamaya gayret ederim

Kolay mı? "Sorgulanmamış hayat yaşamaya değmez," diyen Sokrates etikle yaşamı birbirinden ayırmazken; hayatı özgürce sorgulamasının bedelini ise hayatıyla öder. Oysa ölüm cezasına hep karşı çıkmıştı...

Bu tabloda çoktandır buharlaşıp tükenmeye yüz tutan ahlâk/etik felsefesini şöyle formüle etmişti Immanuel Kant: "Öyle davran ki, davranışların genel kural hâline gelsin"...

Ancak düşünceyi ifade konusunda yaşa(tıl)dıklarımızın tarihi de oldukça kadimdir.

Bilmiyorum değilim; "geçmişte yaşanmaz/ praeteritum non viviturte)" der Roma Hukuku ilkesi!

Lakin bizde böyle değil! İktidar/lar, özgürlüğe dair siyasi irade taşımıyor ve düşünceyi ifade etmeyi cezalandırmaktan vazgeçmiyorlar.

"Hep böyle oldu"! Özel ve genel anlamda geç(me)mişle ilgili sayısız örnek vermem mümkün: 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunu'ndaki (TCK) 141/142, 311/312 vb'leri! Bu maddelerin tümünü hatırlarım! Bunlar "komünizm propagandası", "milli duyguları zayıflatma", "halkı kin ve düşmanlığa tahrik", vb'leriyle ilgiliydi...

1991'den itibaren bazı TCK maddeleri (141,142 vb. maddeler) kaldırıldı, bazıları da kısmi değişikliklere uğradı (312. madde)...

Ne yazıktır ki bir çok şey başkalaşmış gibi görünse de, zihniyet her daim yerli yerindeydi; Giuseppe Tomasi di Lampedusa'nın, "Hiçbir şey değişmesin istiyorsan, her şeyi değiştirir gibi yap" ilkesindeki üzere!

Evet, ne yazıktır ki değişen bir şey yok! Mahkemelerde sayısını hatırlayamadığım kadar yargılandım...

Mesela İstanbul (Anadolu) Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 2017/1596617 no'lu "Halkı Kin ve Düşmanlığa Alenen Tahrik Etme" soruşturmasında 2019/107433 nolu karar ile (Furkan Okudan 194479) "kovuşturmaya yapılmasına yer olmadığına" hükmedildi.

Ayrıca geçenlerde, 25 Eylül 2020'de "1) "Halkı Kin, Nefret ve Düşmanlığa Tahrik, Aşağılama", 2) "Cumhurbaşkanına Hakaret", 3) "Terör Örgütüne Üye Olmak", 4) "Terör Örgütü Propagandası Yapmak"..."tan gözaltına alınıp, dört gün sonra da "takipsizlik kararı"yla (İst. Cum. Başsavcılığı, 2020/131956) serbest bırakıldım.

Yine Tunceli 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nde 14 Ocak 2021'de, 2020/2588 Soruşturma, 2020/535 Esas ve 2020/185 No'lu İddianame ile isnat edilen "Terör Örgütü Propagandası Yapmak" suçlaması(?) ile açılan davanın ikinci celsesi de 28 Ocak 2021'de (Karar No:2021/ 15) beraatla neticelendi.

Bu tür lüzumsuz zaman kayıplarının aslî nedeni Yargıtay 16. Ceza Dairesinin 9.2.2016 tarihli ve E. 2015/7466, K. 2016/1025 sayılı kararındaki, "Terör örgütünün propagandası suçunun oluşumu için; faaliyetleri devam eden bir terör örgütünün cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemleri teşvik edecek şekilde yapılması gereklidir," hükmünün görmezden gelinmesi yatmaktadır.

Tıpkı bana yöneltilen atılı "suçun" oluşma zemininin bulunmadığı gibi...

Kaldı ki suçlamaya konu konuşmamın hiçbir yerinde "cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemleri meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek" bir ifade ve/veya ibare de yoktur.

 

DÖRT

 

Hemen her çevreden, "... 'Adaletin bu mu dünyâ' haykırışlarını duyan yok mu? Hukuk bu mu?"[20] tepkilerinin yükseldiği bir hâldeyiz...

"Yargı Eleştirileri"nden[21] "Çocuk Hâkimler"e...[22]

"Tutarsız Yargı"dan,[23] "Saray Yargısı"[24] saptamalarına...

"Yargı Güvenliği"nden,[25] "Yargının Hâli"ne[26] dair itirazlara...

 "... 'Hukuk Reformu' mu Dediniz?",[27] "Siz Hâlâ Adalete Güveniyor musunuz?"[28] soru(n)larına uzanan geniş spektrumda Giorgio Agamben'ın, 'İstisna Hâli'nde[29] işaret ettiği "hukukun silaha dönüşmesi" mefhumu ve buna uygun başkalaşım hâl(ler)i öne çık(artıl)ıyor.

Hızla birkaç örnek aktarıyorum...

i) Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre, 2018'de erişkin nüfusun yüzde 19.6'sı şüpheli olarak soruşturma geçirdi. 2018 yılında şüpheli yurttaş sayısı 13 milyon 180 bine çıktı.[30] 2011'de 8 milyon 227 bin 710 olan şüpheli sayısı çoğu yıl nüfus artış hızından daha yüksek oranda arttı. 2018'in sonunda her beş kişiden birisi şüpheli hâle geldi...[31]

ii) Üniversitelerde bulunan 73 hukuk fakültesinin 29'unda dekanların vekâleten görev yaptığı açığa çıkarken 17'si ise hukukçu bile değil. Üniversitelerin neredeyse yarısını vekâleten yöneten dekanların içinde veterinerlik, kimya ve ilahiyat eğitimi alanlar var...[32]

iii) Polis, avukat MİT üçgeni; Soruşturmalarda takipsizlik vaadiyle FETÖ şüphelilerinden para topladılar. 'FETÖ borsası' soruşturmasında tamamlanan iddianameye göre, pasaport tahdidini, mal varlığına el koyma kararlarını kaldıracakları vaadiyle FETÖ şüphelilerinden para toplayan suç çetesinde avukatlar, polisler, bakanlık bürokratı ve MİT mensubu da yer alıyor...[33]

iv) Eski milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Üyesi Prof. Dr. Burhan Kuzu, "uyuşturucu baronu" Zindaşti'yi tahliye eden hâkimi aradığını ancak baskı yapmadığını savundu. Prof. Dr. Kuzu, ifadesinde "Talimat ve telkinde bulunmaksızın düşüncemi iletmek amacıyla Cevdet Özcan'ı telefonla aradım," dedi...[34]

v) Yargının geldiği duruma ilişkin bir bildiri yayımlayan 25 Baro HSK'nin siyasileştiği, avukatlara yapılan keyfi uygulamaların arttığı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına uyulmadığına değinilerek Türkiye tarihinin en büyük yargı krizinin yaşandığı görüşünü dile getirdiği...[35]

vi) Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan, AYM'ye 7 yılda 244 binin üzerinden bireysel başvuru yapıldığını ve 197 bin tanesinin sonuçlandırıldığını söyleyip, 47 bin dosyanın sonuç için beklediğini aktardı...[36]

İşler bu merkezdeyken; 'Uluslararası Af Örgütü'nün, "Hukuku istismar eden kovuşturmalar var";[37] "Türkiye'de 'toplam özgürlük' söz edilemeyecek bir kavram,"[38] notunu düşüp; 'Freedom House'un '2018 Dünyada Özgürlükler Raporu'nda, Türkiye'nin "kısmen özgür" kategorisinden "özgür olmayan ülkeler" arasına alındığı[39] coğrafyamızda bunlar; elbette tesadüf değil!

Kolay mı?

AİHM'in, 2020 bilançosuna raporuna göre, Türkiye ifade özgürlüğü ihlâlinde başı çekiyor ve Rusya'dan sonra hakkında AİHM'ye en çok başvuru yapılan ikinci ülke konumundayken;[40] Mahkeme Türkiye hakkında 97 karar aldı. Bunlardan 85'inde AİHS'nin en az bir maddesinin ihlâl edildiğine hükmedildi. En çok ihlâl "ifade özgürlüğü"nden; ihlâllerin 31'i bu maddeden verildi.

İkinci sırada AİHS'nin 6'ncı maddesinde yer alan "Adil yargılanma hakkı" var. Bu başlıkta 21 ihlâl var.

Üçüncü sırada "Özgürlük ve güvenlik hakkı" başlığı altında tutuklulukla ilgili konuların düzenlendiği AİHS'nin 5'inci maddesi geliyor. Bu başlıkta 16 ihlâl kararı göze çarpıyor.[41]

Ayrıca AYM de, 23 Eylül 2012'de başlayan bireysel başvurulara ilişkin karara bağladığı 19 bin 529 dosyada 559 ihlâl kararına imza atarken; en çok hak ihlâli, 393 ile "adil yargılanma hakkı" konusunda verildi. İstatistiklere göre mahkemeye yapılan başvuru sayısı her yıl katlanarak artıyor. 2012'de 1342, 2013'te 9 bin 897, 2014'te 20 bin 578 başvuru yapılırken 2015'te ise 10 Nisan'a kadar 6 bin 250 bireysel başvuru yapıldı.[42]

Özetle "Hak ihlâlleri ülkesi olduğu"[43] belirtilen coğrafyamızda milletvekili Gamze Akkuş İlgezdi, "Türkiye'de haftada 230 bin 483, dakikada 23 kişi hakkında şüpheli sıfatıyla işlem yapıldı," diyorken;[44] varın gerisini siz düşünün!

Dahası var; AYM, 7 yılda 2 bin 299 başvurucuya 67 milyon TL tazminat ödenmesine hükmedip; 2012 Eylül'den 2020'ye 253 bin 120 başvurudan 200 bin 694'ünü karara bağlarken, 8 bin 361 hak ihlâli kararı aldı. İktidarın yargıya müdahale ettiğini belirten milletvekili Özgür Özel, tarihin en büyük yargı krizinin yaşandığını söylüyor...[45]

 

BEŞ

 

Tüm bunlara bir de Kadir Has Üniversitesi'nin 'Türkiye Eğilimleri Araştırması'na göre, toplumun yüzde 45.9'unun yargının siyasallaştığını düşündüğü[46] "Bağımlı Yargı" meselesi eklenmeli...

Ahmet Mümtaz Taylan'ın, "Türkiye'de hukuk kişiselleşti. Kamusal bir şey değil yani, kişisel artık";[47] L. Doğan Tılıç'ın, "Başkan mülkün temelidir";[48] Taner Timur'un, "Bugün yargıçların kaderinin 'Reis'in ağzına bakan bir kurula bağlı olduğu bir rejimde yaşıyoruz,"[49] vurguları eşliğinde "Hukuk Devleti"nin,[50] "Cumhurbaşkanı ve Yargı Bağımsızlığı"nın[51] tartışıldığı bir ortamda Adana milletvekili Burhanettin Bulut, "Müebbet hapse mahkûm olmuş bir kişiyi kalkıp hemen beraat ettirme ya da tahliyesini verme gibi bir yola bir mahkeme nasıl gidebiliyor. Bu anlaşılabilir bir şey değil. Sağ olsun Adalet Bakanlığımız ve savcılarımız bu noktada adımlarını attılar. En kısa sürede yapılan operasyonda yakaladılar. Tekrar ceza uygulanmaya başladı. Şu an malum içeride,"[52] diyebilen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın yargı bağımsızlığına gölge düşüren sözlerinden bazılarını "Saray Yargısı" alt başlığında şöyle aktarıyor:  Bu yazı 11173 defa okunmuştur.

Bu Yazı'ya ilk yorum yapan siz olun.

  FACEBOOK YORUM

Yorum

  YAZARIN DİĞER YAZILARI

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Takım O G M B A Y P AV
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım
    Tarih Ev Sahibi Sonuç Konuk Takım