Tiyatro sanatçısı Yılmaz Şere: Dersim, benim kalbimin başkentidir!

 Tarih: 02-08-2018 16:18:01   Güncelleme: 02-08-2018 19:15:01
Tiyatro sanatçısı  Yılmaz Şere: Dersim, benim kalbimin başkentidir!
Tiyatro sanatçısı Yılmaz Şere’yle bir görüşme yaptık. Amacımız, hem kişi olarak hem de bir sanatçı olarak Şere’yi bütün yönleriyle okurlarımıza tanıtmaktır. Böyle bir görüşme için bize vakit ayırdığı için, kendisine teşekkür ederiz. Sorularımız ve Yılmaz Şere’nin verdiği yanıtlar aşağıdaki gibi oldu.

Ne zaman, nerede doğdunuz? Nasıl bir çocukluk yaşadınız?

 

Yılmaz Şere: Merhabalar. Değerli yayın organınızda bana da yer verdiğiniz için asıl ben çok teşekkür ederim. 1973 yılının bir kış gecesi Nazmiye‘ye (Qısle) bağlı hâlâ yolu, elektrigi ve okulu olmayan bir dağ köyünde dünyaya gelmişim: Markasor (Dokuzkaya). Sekiz kardeşli bir ailenin ikinci sırasıyım. Benden büyük bir abim, benden küçük ise ikisi kız olmak üzere altı kardeşim var. Yoksul bir aileyiz. Dağlar arasındaki bir kartal yuvasına benzetirim ben köyümüzü. Ama şirin bir köydür, her yanı heybetli dağlarla kaplı ve ortasından bir de dere geçer. Akşamları, geyiklerin ve kekliklerin su içmeye indiği, asırlık ceviz ağaçlarından evlerin görünmediği bir köy. Artık ne o ceviz ağaçları var, ne de ayakta tek bir ev.

Annemin anlattğına göre bir yılbaşı gecesi dünyaya gelmişim, ki zaten bölgemizde kime sorsan, üç kişiden en az biri yılbaşı gecesi dünyaya gelmiştir. Tabi annem bunu çok belirgin hatırlıyor. “Dam cisirlerine salıncak kurduk ve insanlar eğlendiler“ diyor. Biz, bu doğum tarihleri konusunda netliğin yeni yeni başladığı bir kuşağız. Ondan önce, nüfus kayıtları gecikmeli yapılıyormuş. İş güç zamanları ya da tarla tum vakti kente inip de onunla uğraşmaya üşendikleri için genelde böyle olmuş. Çocuklar, annelerine ya da evin büyüklerinden birine sordukları vakit, genelde doğum zamanı ya da günü, ayı tam olarak hatırlanmaz. Bu yüzden, “sen orak vakti dünyaya geldin“, “sen yaprak kesim vakti dünyaya geldin“ gibi zaman tarifleri yapılırdı.

 

Yedi yaşına kadar hiç köyden dışarı çıkmadım. Şimdi düşünüyorum da ruhumun en iyi beslendiği vakitler, o çocukluk zamanlarıdır. Çok hareketli ve çok meraklı bir çocuktum. Merakım müzik aletlerineydi daha çok. Mesela teyp, radyo ve pikap, benim merağımı en çok celb edenlerdi. Hep merak ederdim, “bu ses nereden ve nasıl çıkıyor“ diye. Ya da “bu sesin sahibi nasıl biridir“ diye. Alır kurcalardım o aletleri. Pilağın o dairesel dönüşünü seyrederdim. “O inip kalkan iğneden nasıl ses çıkıyor?“ derdim. Orada kimsecikler yoksa, dönen plağın üzerine parmağımı koyar, ne olacağını merak ederdim, kurcalardım ve büyük olasılıkla da bozardım. Evde bu tarz şeyler bozulduğunda, babamın direk huzura çağıracağı ilk çocuk ben olurdum. Bu yüzden babamdan çok dayak yemiş ve azar işitmişimdir, ama yine de bıkmıyor, pes etmiyordum. Babam, belki farkında olmadan bendeki o merakı kısmen de olsa öldürdü, ama hepsini değil tabi.

 

Belli bir süre sonra, teypten ses kaydetmeyi çözdüm. Bu bana inanılmaz bir keyif veriyordu. Babam evde olmadı mı dünyalar benim oluyordu, çünkü annem bana pek karışmıyordu. Ben de kimi zaman kardeşlerimin seslerini, kimi zaman annemin ve babamın halası olan Zeynep Hala‘nın sesini kayederdim. Sorular sorardım ona, bana Zazaca kılamlar söylemesini isterdim. Birkaç yıl önce kasetleri karıştırırken, o sesi kaydettiğimiz kasete denk geldik. Babamın halası, çoktan bu dünyadan göçüp gittiği halde, sesi benim o çocukluk kaydım sayesinde duruyor. Açıp dinlediğimizde bütün aile biraradaydık, herkes gözyaşı döktü dinlerken. Çünkü Zeynep Hala, bilge bir kadındı. Çocukları çok seviyordu. Geçirdiği çiçek hastalığı sonucu, evliliğine bir hafta kala gözlerini kaybetmişti. Hani derler ya, “muradı gözünde kaldı“, bu da öyle bir şey. Babam ne zaman bizleri dövmeye çalışsa, bağırır kıyametleri koparır, “sakın çocuklara karışma Kazım“ derdi. Ziyaretleri sayar ve yalvararak şöyle derdi: "Bırro hurdi dayma beno pil." Yani, “küçük orman her zaman büyür karışma“ derdi. Onun benim hayatımda çok derin izleri vardır. Neden derseniz, büyük bir merakla sorduğum her soruya, derin bir sabırla karşılık vermiştir o.

 

Annemin de benim hayatımda izleri vardır, çünkü anneme masal anlatırmayı çok severdim. Zazaca/Kırmançki masallar. Annem çok güzel masal anlatırdı. Bu, bende edebi bir tad bırakırdı. Çok eski zamanlarda, bizim köyden göç etmiş bir aile olan Seber ailesinin büyükleri, bizim büyük dedelerimizle kardeşti. Her ne kadar, “Büyükyurt‘tan gitmeler“ deniyorsa da soyağacına ve büyüklerimizin anlatımlarına bakıp incelediğimizde, şair Cemal Süreya‘nın büyük dedelerinin bizim köyden, yani Markasor‘dan gittikleri gün gibi ortadadır. Yani, büyük büyük dedelerimiz kardeştiler. Cemal Süreya‘nın hayatını en ince ayrıntısına kadar araştırıp okudum, çok benzer yanlarımız var. Ben bunu genlere bağlıyorum. Onun annesinin ona anlattığı öyküler de onda iz bırakmıştır. Çocukluğumuz da benzerdir, yatılı hayatlarımız ve çaresizliklerimiz! Ama sanırım onun sürgünlüğü, analığı Esma‘nın ona ve kardeşlerine yaşattığı zulüm, buna bağlı yaşanan travma, küçük yaşta annesini kaybetmesi (ki bunu tarif ederken, "Küçük kalbimdeki kuş öldü" der), nakliyeci olan babasının bir trafik kazasında feci şekilde can vermesi ve babasına bir türlü doyamaması, onunla aralarında hep bir mesafe olması…

 

Ben de babamla hep mesafeliydim. Babama hiç sarılamadım, ne de o bana. Çocukluğumdan babama dair hatırladıklarım, kısmen şiddet ve azar işitmek. Ama yine de babam ile gurur duyuyordum, çünkü köyümüzde herkesin yardımına koşan, sevilen sayılan bir adamdı. Tabii onun da işi zordu, sekiz çocukla başedebilmek kolay değil. Aslında babam, sevgisini kolay kolay belli edemeyen bir adamdı. Ta ki bu son senelere kadar! Öyle yetişmişti. Ama çok isterdim, babamın sevgisini hissetmeyi. Sadece, “babam bizi korur“ hissi vardı. O bir koruyucuydu sadece, soğuk bir koruyucu. Yine de her şeye rağmen, anne ve babama çok düşkünüm. Bende anne, baba değeri çok farklı. Yaşadıkları sürece, iyi olsunlar ya da kötü bence onlara saygıda kusur etmemeli, sahip çıkmalı, destek olunmalı.

 

 

Öğrenime nerede ve nasıl başladınız? Yüksek öğreminizi hangi alanda yaptınız?

 

Yılmaz Şere: Köyümüzde okul olmadığı için, yatılı okula verildik. Yatılı hayatı, benden çok şey alıp götürmüştür. Şimdi dönüp baktığımda, bunu çok daha iyi görebiliyorum. Orda çok şiddet gördüm, çok azarlandım, çok bastırıldım bütün yaşıtlarım gibi. Eğer bu olmasaydı, şimdi durum çok daha farklı olabilirdi. O bastırılmış olma duygusu, insanı öyle bir hale sokuyor ki! Oradan mezun olduğumda fark ettim ki, bir lokantaya gittiğimde garsonun tepeme dikilip benden ne yiyeceğimi sorması bile beni çaresiz bırakıyordu. Bekliyordum, yanımdaki bir şeyler istesin, ben de onun istediklerine bakarak seçim yapayım. Benim hiç kendime ait seçimlerim olmadı.

 

Elbette yatılı okulda iyi bir şeyler de vardı. Mesela arkadaşlıklar, mesela ilk tiyatroya o okul piyesleriyle başlamışımdır. İlkokul dördüncü sınıfta, öğretmenimiz İzzetin Eroğlu‘nun okulda oynattığı müsamerede yer almakla başladı sahne hayatım. İlk kitap yazma hayalim de yatılıda filiz vermiştir. O zamanlar, çizgisiz bir deftere resimler yapar, altına da yazılar yazardım. Resimli masal kitaplarına bayılırdım. Kütüphaneden, kaydımızı yaptırıp alırdık. Beni en çok etkileyen, Ak Kavak Kızı, Altın Yumartlayan Tavuk gibi resimli masal kitaplarıydı. Bu tarz masal kitapları, hayal dünyamı geliştirmede bana katkı sunuyordu.

 

Yatılı okuldan sonra düz liseye gitmek, oradan da üniversitenin konservatuvar bölümüne gitmek istiyordum. Ama maalesef, bu isteklerim ailem tarafından gözardı edildi. Halamın eşi Suat enişte, hiç unutmam, babama aynen şunu söyledi: “Kazım, ne düz lisesi, gönder meslek lisesi elektirik bölümüne gitsin, sanat öğrensin, sanat altın bileziktir.“ Bu karar, benim hayallerimin ilk yıkıldığı yerdi. Sanat lisesine gönderilişim bende çok derin bir yara açtı. Keşke babam, arkamda durabilseydi ve benim ne istediğime kulak vermiş olsaydı. Durum, çok daha farklı olabilirdi. Ama okul hayatım boyunca tiyatroyu asla bırakmadım ve elektirik mesleğinden de hep nefret ettim.

 

Elektirikçi olmaktan tiyatrocu olmaya geçişi ne zaman ve nasıl yaptınız?

 

 

Yılmaz Şere: Sanat okulunun elektirik bölümüne başladığım yıl, babam Arabistan‘a çalışmaya gitti. Ben de sevmediğim bir okula gönderilmiştim ve okula gitmiyor kaçıp gidip dışarlarda geziyor, top oynuyordum. Böylelikle, ilk yıl tam dokuz zayıfla sınıfta kaldım. Bundan dolayı, baktım bana “geri zekalı“ muamelesi yapılıyor. “Peki“ dedim, çalıştım ve okulu bitirdim. Bitirmekle kalmadım, yüksek öğrenimimi de yapıp, gelip aynı okulda iki yıl sözleşmeli olarak elektirik bölümü öğretmenliği yaptım. İki yıl da çıraklık eğitim merkezinde elektrik öğretmenliği yaptıktan sonra, elektiriğe veda ettim.

 

 

Artık tek uğraş alanım tiyatro oldu. Para yoktu, gelir yoktu. Ama benim için tiyatro, huzur demekti. Uzun yıllar Dersim ve ilçelerinde tiyatroyla uğraştım. O zamanlar dil yasak olduğu için, Türkçe tiyatro yapıyordum, ama gizliden yasaklı olan dilimi de serpiştiriyordum. Asıl hayalim sevmesem de İstanbul‘a yerleşmekti. Çünkü her şeyin merkezinin orası olduğunu çok iyi biliyordum. Fakat memeleket sevdası, Dersim‘e duyduğum o derin sevgi, buna bir türlü izin vermiyordu. Birkaç kez çantamı alıp otogara gitmiş, ama cesaret edemeyerek geri dönmüşümdür. En sonunda bundan yaklaşık on beş ya da daha fazla bir zaman önce binip İstanbul‘a geldim. Bir süre, özel bir tiyatroda oyunculuk yaptım. Kalacak yerim yoktu, koca bir denizin ortasında kalmıştım bir başıma. Avcılar sahilde, bir hemşerimizin ahşap kafesi vardı, iki yıl boyunca orada yatıp kalktım. Yatma yeri karşılığında, tiyatrodan çıkınca gelip gece yarısına kadar garsonluk yapıyordum.

 

Baktım, zaman akıp geçiyor ve ben yerimde sayıp kendimi kandırıyorum. Program yapmak isteğiyle özel bir kanal olan Dem Tv ile iletişime geçtim. Kanalın sahipleri, Maraşlı iki kardeşti. Orada, “3. Göz“ adıyla Türkçe bir aktüel programa başladım. Program çok sevildi, tam iki yıl devam etti. Onun ardından, yine tiyatro ve özel bir şirketten gelen Zazaca program teklifiyle "Meyman" isimli bir ikinci televizyon programı. Bu programla birlikte, nerede yaşayan Zaza/Kırmanç varsa, o köyleri bir bir gezmeye başladık. Program aktüeldi ve yine tuttu. İnsanlar, aynı dili konuşan insanların varlığını, bizim programımızla fark ettiler ve bu bir çığırdı. Şirket, programı TRT6‘ya yapıyordu, ama bizler için önemli olan o kitleye ulaşıp arşiv niteliği taşıyan bu programı yapmayı başarmaktı. Nitekim, bir takım eleştirilere rağmen öyle de oldu.

 

Dersim’e, anadilinize ve kültürünüze olan bağlığınızı nasıl izah edersiniz?

 

Yılmaz Şere: Dersim, benim tabirimle "kalbimin başkentidir". Mayamı oradan aldım, oranın her dağınıni taşının, ağacının, kuşunun, nehrinin, jiyar u diyarının, bulutunun, güneşinin, yağmurunun, suyunun, canlı cansız oraya dair ne varsa hepsinin yeryüzünde bir benzerinin daha olmadığını düşünüyorum. Belki birileri, abarttığımı düşünebilirler. Ama bendeki Dersim bu. Birilerini inandırmak zorunda değilim. Orası, bende derin bir aşk! 30 yıldır bizim köyümüz yasaklı. Kendi köyümüze gidemiyoruz. Bir asma köprümüz vardı, devlet kesip suya attı. Zağge‘yi geçin, bir vadi var, oradan çıkılıyor bizim köye. Erzincan anayolundan, yaklaşık bir ya da bilemedin bir buçuk saat yol yürüyerek çıkılıyor. Ama 30 yıldır gidemiyoruz. Mezarlarımıza bile bir tas su dökemiyoruz, ceviz ağaçlarımız kurudu, çocukluğumun sarayı evimiz bombalandı, yerle bir edildi. Şimdi soruyorum, biz kimin evini başına yıktık? Biz kimin kapısını ve penceresini kırdık? Biz batıda , akdenizde, karadenizde varıp gidip hangi köyde hangi köylülere hadş defolup gidip buralardan dedik ve evlerinden yerlerinden yurtlarından ettik? Neydi suçumuz? Bu çok derin bir yara. Dersim‘in içinde “küçük Dersim“dir benim köyüm. Ama oraya gitmem yasak. Bazen diyorum ki “Allahım bana orada on beş - yirmi yıl yaşamayı nasip et, sonra alacaksan al şu canımı“. Ben Dersimsiz olamam. Oranın sesleri, kokuları, tabiatı beni beslemiş, ruhumu güzelleştirmiş. Şunu da söyleyeyim: Tekrar dünyaya gelme olanağım olsa, yine Dersim'de doğmak isterdim.

 

Tirotro oyunlarınızla ilgili biraz bilgi verir misiniz?

 

Yılmaz Şere: Bundan yaklaşık yedi-sekiz yıl önce kurduğumuz Arêyê Kay'ın hem kurucusu, hem genel sanat yönetmeni, hem oyuncusu, hem de oyun yazarıyım. İlk oyunumuz “Xırmaçek“ (Göz Hakkı) idi. Bununla hem yurt içinde birçok kentte, hem de (başta Almaya, Avusturya, İsviçre, İngiltere, Fransa olmak üzere) yurt dışında birçok kentte oynadık. Sonraki yıl, "Amên" (Maya) oyununu sahneledik. Aynı şekilde hem yurt içi hem de yurt dışında. Bir sonraki yıl, "Bekçi" ile sahnedeydik. Yine aynı yaygınlıkta oynandı. Bu sene ise "Mezela Pasay" (Paşanın Mezarı) oyunumuzu hem yurt içinde, hem yurt dışında birçok yerde oynadık. Yani, her sene yeni bir oyun yazıyorum. Tabii komediden de ayrılmıyoruz, bu artık gelenekselleşti.

 

Tam sayı vermek gerekirse, simdiye kadar kaç ülkede, kaç sefer oyun sergilediniz? Avrupa’da yaşayan Dersim halkı sizi sahipleniyor mu!

 

Yılmaz Şere: Almanya, İsviçre, Fıransa, Avusturya, Hollanda, İngiltere. Yurt dışında yaşayan insanlarımız, bana göre yurt içinde yaşayanlara oranla çok daha duyarlılar. Gerek anadillerine karşı, gerekse de inaç ve kültürlerine karşı. Çok iyi bir sahiplenme söz konusu. Bu hususta, onların hepsine sizin vasıtanızla çok teşekkür ediyorum. Onların o sevgisi, ilgisi ve sahiplenmesi, bizi daha çok azimli kılıyor.

 

Bu dili, kültürü yaşatmak için bu kadar emek veriyorsunuz. Dersimli iş insanlarından yardım alıyor musunuz? Beklentileriniz nedir?

 

Yılmaz Şere: Çok güzel bir soru sordunuz. Maalesef ki çok az bir destek sözkonusu. Birkaç kişi, bir-iki projeye cüzzi miktarda sağolsun destek oldular. Gönül ister ki destekleyenimiz olsun. Ben iş insanı olsam, bu tarz proje yapanlara şunu söylerim: “Bak, sana bu kadar destek, ama senden de karşılığında iş istiyorum“ derim ve sonuna kadar üretken insanlarımızın arkasında dururdum. Durumu çok iyi olan iş insanlarımız var. Bizim de yapmak istediğimiz, ama kaynak olmadığı için hali hazırda yatan onlarca projemiz var. Bizler hepimiz bir gün bu dünyadan göçüp gideceğiz, hiç kimse maddi varlığını birlikte götüremeyecek, ama hiç değilse hayattayken bizden sonra gelecek Kırmanç nesillere bir miras bırakalım, onlara bu tahribat ve toz dumanın içinde yollarını görebilmeleri, kendi öz kimliklerinden ayrılmamaları, ayrılmışlarsa bir gün sorgulayıp tekrar dönebilmeleri için bir çığır açalım. Ondandır ki yapacağımız her görsel, işitsel ya da yazınsal proje hayatî önem arz etmektedir. Biliyorum iyi yürekli birçok iş insanımız var dünyanın dört bir yanında. Sizin aracılığınızla onlara çağrıda bulunmak istiyorum: Elimizdeki bu projelerin hayata geçmesi için, lütfen bizimle iletişime geçin ki bunları hayata geçirelim.

 

Geleçekteki projeleriniz neler?

 

 

Yılmaz Şere: Şu an elimde hayat bulması gereken 9 belgesel projesi var. Birincisi: Tam üç yıldır, jiyar u diyarlarımız ve kerametleri çekiyorum. İkincisi: Yatılı okul gerçekliğini, orada yaşanılan ve kimsenin deşifre etmediği acı gerçekleri anlatan bir belgesel. Üçüncüsü: Musahipliği anlatan bir belgesel. Bunun kurgusunu yapıp, canlandırma drama şeklinde çekmek lazım ki çocuklarımız izleyip anlasınlar. Drödüncüsü: Cemal Süreya, 38 ve Dersim. Bu belgesel çalışma için de materyal toplamışım, taslak şeklinde bekliyor. Bu çok büyük bir proje. Beşincisi: Dersim‘in yöresel kıyafetlerini ve renklerini modern çizgilerle harmanlayıp moda tasarımcılarımızla birlikte, Dersim‘e ait bir giysi alanı yaratmak. Bu yöresel giysilerimizin giyilmesini teşvik etmek. Altıncısı: “Çel“ adlı belgesel. 38‘den önce Siverek‘e sürülen ve kimlik değişimine uğrayan 22 köyü anlatır. Bu proje için söz veren iş insanlarımız oldu, ama maalesef ki onlardan da hiçbir şey çıkmadı. Burada bir traji-komik olayı sizlerle paylaşmak istiyorum. İsmi lazım değil, bir iş insanı, ben söylemeden bana haber yollamıştı: "Gelsin bir projesine destek olacağım." Bir zaman sonra telefonlarıma çıkmamaya başladı. Araştırdım, nedeni şuymuş: Beni, kendi aşiretinden sanıyormuş, ama öyle olmadığını öğrenince vazgeçmiş. Yedincisi: 38 Sürgünü tanıklarından ve halihazırda yaşayanlardan 20-30 kişi projelendirilmiş durumda. Bunlar, yerlerinden alınıp bir psikolog, bir sosyolog, bir doktor, bir hemşire ve yolculuk boyunca onlara hizmet edecek iki gençle birlikte, sürgün edildikleri yerlere doğru bir tren yolculuğuna çıkarılacak. Bu yolculuk, en doğal haliyle kameralara çekilecek. Neden? Çünkü onların böyle bir tren yolculuğu travması var. Trenin düdüğü, yol boyunca acaba onlara neler hissettirecek? Neler anlatacaklar? Onların yüzlerini çekseniz, bu bile yeter. 38 Sürgünü tanıklarının çoğunu kaybettik. Hiç değilse hayatta kalanlarla farklı şeyler yapmak gerek. Sadece anmalarla, basın açıklamalarıyla kendimizi avutmamalıyız. Anma ve basın açıklamaları da önemli, ama başka şeyler de yapmak lazım. Sekizincisi: Yine 38 mağdurlarından en az on tanesini, Avrupa‘daki bir Nazi toplama kampına götürmek ve bunu kayıt altına almak. Dokuzuncusu: İlerde, bir “38 Müzesi“ kurmak. Bunun için gecikmeli de olsa ne varsa tek elde toplamak. Bu, bir tütün tabakası olur, bir çakmak olur, bir saç olur, giysi olur… Her ne varsa toplayıp biraraya getirerek korumaya almak. Müze, belki bundan elli ya da yüz yıl sonra kurulur ve toplanan ne varsa (tıpkı Avrupa‘daki müzlerde olduğu gibi) cam kasalarda sergilenir. Böylece çocuklarımız , torunlarımız da gelip gezip gördüklerinde kendi geçmişleri ile ilgili bilgi ve ilgi sahibi olurlar.

 

Ülkede ve Avrupa’da yaşayan Dersimliler hakkında ne düşünüyorsunuz? Ülkesine, diline yeterince sahip çıkıyorlar mı?

 

Yılmaz Şere: Özellikle Dersim merkezde, anadilden neredeyse tamamen uzaklaşıldığını söyleyebilirim. Bu, beni o kadar üzüyor ki anlatamam. Bir insan kendi anne ve babasını, dede ve nenesini kar kışta, kıyamette nasıl olur da dışarı atar, evden kovar; başkasının anne ve babasını, nene ve dedesini içeri alır? Bu kültürü yaratanların hakları, bize nasıl helal olur? Adorno'nun dediği gibi "Anadil anavatandır". Anadilini dışarı kovan, anavatanını da kovmuştur. Öyle garip bir durum ki oraya her gittiğimde bir dükkana ya da bir tekel büfesine selam vererek girdiğimde, karşımdaki insanların tespiti şu oluyor: "Abi, dışarıdan mı geldin?" Ne yazık ki böyle! Ya da Dersim merkezde küçük bir çocuğun anadilini konuştuğunu gördüler mi, hep beraber şok olup hayretlere düşüyorlar. Uzaylı görmüş gibi gülüşüyorlar. Tabii hoşlarına gidiyor küçük çocuğun anadilini konuşuyor olması. Ama bir düşünseler, bunun nasıl acı bir manzara olduğunu! Ya da bir bilseler neyi kaybettiklerini, neye dönüşeceklerini! İnan ki vicdanı olanların uykuları kaçar. Yahu bir hareket başlatsın, vicdanlı insanlar birbilerine söz versinler; “çarşıda, pazarda, evde, telefonda her yerde anadilimizi konuşacağız“, diye. Bu yüz kişi ise iki yüz olur, bin olur ve gelişip gider. Yeter ki istesinler. Oysa, durmadan anadilimizi kendi elimizle öldürüp, sakat çocuklar dünyaya getiriyoruz. Çocuk o topraklarda doğuyor, ama onu o topraklara ait kılacak bir şeyler yok. Şunu zanediyoruz: En iyi okula gitsin, her istediğini alalım, ona iyi davranalım… Bütün olay bu! Sen, dalı gövdeden ayırmışsın. Onu, altından bir tasa su koyup büyütmek istesen sen ne olur ki! Yatağını bozmuşsun, ruhunu bozmuşsun, şarkısnı bozmuşsun, inancını bozmuşsun, en önemlisi aidiyetini bozmuşsun. Bu, bir insanın kendi kendine yapabileceği en büyük kötülüktür.

 

Peki ne olacak? Nasıl farkına varacağız?  Bu durum değişir mi? Evet, inancım var. İstersek değiştirebiliriz. Sadece kendimize, topraklarımıza, insanlarımıza ve çocuklarımıza karşı derin bir vicdanla, samimiyetle harekete geçmemiz lazım. Yurt dışında yaşayan Dersimlileri kutluyorum. Hiç değilse onlarda sızlayan bir vicdan var ve bu onları rahatsız ediyor, o yüzden bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Peki, bu yeterli mi? Hayır, yeterli değil. Bu durumun değişimine daha çok katkı sunmaları gerekmektedir.

Toplumun ayrışmaktan çok, kenetlenmeye ihtiyacı var. Hele hele bu dönemde, bu ihtiyaç kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Artık bırakalım; “felanca budur”, “o şunu dedi”, “öbürü böyledir”... Artık elimizi birbirimizin gırtlağından çekelim ve kenetlenelim. Bu durum, artık aciliyet arz etmektedir. Dersim’in dilinin, inancının, kimliğinin özgün bir şekilde korunması, yeryüzündeki olumlu ve insanlık lehine olan her şeye katkı sunacaktır. Konuşulacak, üzerinde tartışılacak çok şey var, ama kırmadan, dökmeden, edep erkânla, sevyeyi koruyarak, yapıcı bir şekilde yapılmalı bu. Yoksa, birbirmize çamur atarak, cephe alarak olmaz. Dersim hepimizindir. Siyasi görüşü, inancı rengi, dili ne olursa olsun, Dersim biz Dersimlilerin ortak paydasıdır. Ondandır ki sahip çıkmak lazım. Ama genlerini, renklerini, kokusunu ve görünümünü bozmadan. Çünkü Dersim kendi doğallığıyla güzeldir.

 

Dersim’in dili, kültürü, ziyaretleriyle ilgili bilgilendirici, tanıtıcı başka ne tür çalışmalarınız oldu?

 

Yılmaz Şere: Bu güne kadar beş tanesi Türkçe, bir tanesi Zazaca/Kırmançki olmak üzere, toplam altı kitap çıkardım. Birçok klip de çektim. Üç tane kısa film, iki televizyon programı, beş tane belgesel film yaptım. Otuza yakın tiyatro oyunu ve parodi yazdım. Çeşitli oyunlarımla yüzlerce kez sahne de aldım. Tiyatroda birçok öğrenci yetiştirdim. Asıl üretim ve en verimli çağımın yeni yeni başladığını düşünüyorum.

 

Etiketler
  Bu haber 3490 defa okunmuştur.   Editör: Haber merkezi   Kaynak: WELG MEDYA HABER

  YORUMLAR 0 Yorum YORUM YAP

  FACEBOOK YORUM Yorum

  BİZİ TAKİP EDİN

  • ÇOK OKUNANLAR

      SON YORUMLAR

    PUAN DURUMU

    # Takım O G B M A Y AV P
    1Galatasaray134245--547
    2Fenerbahçe2342111--240
    3Trabzonspor334209--522
    4Beşiktaş434179--819
    5Başakşehir534169--923
    6Göztepe6341413--710
    7Samsunspor7341312--91
    8Rizespor8341011--13-6
    9Konyaspor9341010--14-7
    10Kocaelispor1034910--15-12
    11Alanyaspor1134716--110
    12Gaziantep FK1234910--15-15
    13Kasımpaşa1334811--15-16
    14Gençlerbirliği S.K.143497--18-11
    15Eyüpspor153489--17-15
    16Antalyaspor163488--18-22
    17Kayserispor1734612--16-35
    18Fatih Karagümrük183486--20-23
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    Güncel fikstür verisi şu anda alınamadı.
    # Takım O G B M A Y AV P
    1Erzurumspor FK1382312--355
    2Amed2382111--639
    3Esenler Erokspor3382111--646
    4Çorum FK438218--924
    5Bodrum FK5381810--1032
    6Pendikspor6381615--725
    7Keçiörengücü7381612--1030
    8Bandırmaspor8381612--1013
    9Manisa F.K.938167--151
    10Sivasspor10381411--134
    11İstanbulspor11381313--122
    12Sarıyer1238157--160
    13Iğdır FK13381311--14-2
    14Vanspor FK14381310--155
    15Boluspor1538146--184
    16Ümraniyespor1638137--18-4
    17Serik Spor1738116--21-31
    18Sakaryaspor1838810--20-27
    19Hatayspor193828--28-69
    20Adana Demirspor203813--34-147
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    Güncel fikstür verisi şu anda alınamadı.
    # Takım O G B M A Y AV P
    1Batman Petrolspor136258--353
    2Muğlaspor236219--632
    3Elazığspor336216--945
    4Adana 01 FK4361910--720
    5Şanlıurfaspor536198--920
    6Ankaragücü636189--911
    7İnegölspor7361612--823
    8İskenderunspor836168--126
    9Beyoğlu Yeni Çarşı9361315--810
    10Ankaraspor10361313--1010
    1124 Erzincanspor1136156--156
    12Kastamonuspor1236119--16-12
    13Karacabey Belediyespor1336118--17-9
    14Altınordu1436811--17-26
    15Erbaaspor1536107--19-21
    16Beykoz Anadolu163686--22-29
    17Kepezspor173658--23-45
    18Karaman FK183649--23-56
    19Bucaspor 1928193648--24-38
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    Güncel fikstür verisi şu anda alınamadı.
    # Takım O G B M A Y AV P
    1Sebat Gençlikspor130207--333
    2Yeni Orduspor230184--838
    3Yozgat Bld Bozokspor330176--731
    4Karadeniz Ereğli BSK430169--515
    5Fatsa Belediyespor530154--118
    6Zonguldak Kömürspor630137--1018
    7Pazarspor7301110--9-2
    8Karabük İdman Yurdu830125--13-15
    9Düzcespor930117--12-6
    10Tokat Bld Plevnespor1030106--14-7
    11Orduspor 1967113097--14-16
    12Amasyaspor 1968123096--15-12
    13Artvin Hopaspor133095--16-12
    141926 Bulancak143085--17-30
    15Çayelispor153059--16-21
    16Giresunspor163049--17-22
    Tarih Ev Sahibi Saat / Skor Konuk Takım
    Güncel fikstür verisi şu anda alınamadı.
    Son güncelleme: 20.05.2026 08:00:49